Mana-i Harfi

Kaçış O’ndan Değil O’nadır

“Birinci Vecih-Birinci Yara

“Şeytan, evvelâ şüpheyi kalbe atar. Eğer kalp kabul etmezse, şüpheden şetm’e döner. Hayale karşı şetme benzer bâzı pis hâtıraları ve münâfi-i edeb çirkin halleri tasvir eder. Kalbe ‘Eyvah!’ dedirtir; ye’se düşürtür. Vesveseli adam zanneder ki, kalbi Rabbine karşı sû-i edebde bulunuyor. Müthiş bir halecan ve heyecan hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister.”

Varlık alemine gelen her insan çetin bir imtihanla yüzleşmek üzere ruhen ve bedenen hazırlanır. Bu hal aslında hayatın değişik safhalarında farklı şekillerde işleyen bir seçme kanununun parçasıdır. Mesela, bir insan bedenine dönüşmek meyli ile binlerce hücre yola çıkar. Bunlar çeşitli sağlamlık imtihanlarından geçirilirler. Enzimlerin, mekanik etkilerin oluşturduğu çeşitli zorlukları atlayabilen hücrelerden yalnızca biri ya da birkaçı insan olabilmeye namzet konuma gelir. Bu, hayattaki tekamül sırrının ve bu sır işlerken ortaya çıkan seçiciliğin bir tezahürü olmalıdır.

Aynı şey ebede namzet olan ve bu amaçla dünya hayatını bir imtihan şeklinde yaşayan insanlarda da gözlenir. Varlık aleminin, maddi boyutun önüne koyduğu zorlayıcı şartlar içinde hem kabiliyetleri gelişen hem de zorluklara dayanma gücü artan ve aynı zamanda ebedi bir hayata layık olduğunu ortaya koyabilme imtihanı ile yüz yüze olan insan, bu konumu gereği sürekli nefis ve şeytan gibi maddi boyutun dışındaki varlıkların tasallutu altındadır. Bu, insanın asıl yaratılış gayesi doğrultusunda gelişimi ve sürekli teyakkuzu için Rabb-ı Kerim’in rahmeti ve şefkati ile birlikte düşünüldüğünde latif bir cilveleşme ve kul ve Halık arasında incelikli bir haberleşmedir. Halık-ı Kerim kulun sağlamlığı noktasında latif bir muamele ile onu imtihan ederken, kul da bu muamele içinde acziyetini anlayıp, Rabb’ine sığınması gerektiğinin farkına varacak ve varlığın aslını teşkil eden Yaratan ve yaratılan arası muhabbet hali pekişecektir.

Bu hal, küçük bir çocuğun ilgisini çekmek ve onunla diyalog kurmak isteyen bir yetişkinin şaka mahiyetinde çocuğu korkutmasına benzer. Maksat sıkıntı vermek değil, iletişim kurmaktır. Problem çocuğun bu durumu algılamayıp aşırı bir korkuya kapılması halinde yaşanır. O durumda, kendini korkusuz, çaresiz ve yalnız hissetmekle bunalımlar anaforu oluşur ve baştaki maksadın çok uzağında ve zıddı denebilecek bir hal ortaya çıkar.

Hayatımızda, nefis ve şeytan gibi unsurlar özünde, yukarıdaki ifadelerin toplamından ortaya çıkan bir anlam taşırlar. Ancak bu konumları bilinmediğinde ve kul Rabb’i ile bağlantısını kopmuş algılayıp bunlar karşısında benliğini yalnız ve çaresiz algıladığında, hele de kendini Halık’ına karşı kusurlu zannedip ondan kaçmaya yeltendiğinde bunalımlar ve çözümsüzlükler bir örümcek ağı gibi iç alemini sarmaya başlayacaktır. Yaşanan her halde Alemlerin Rabbi’ne sığınmaktan O’ndan yardım talep etmekten başka hiçbir çare yoktur ve aramak abesle iştigaldir. O halde, O’na karşı kusur işlenmişse bile yine sığınılacak, af dilenecek ve tövbe ile yönelinecek olan O’dur.

Kulu bu noktada imtihan için musallat edilmiş olan şeytan Halık-ı Kerim hakkında bir şüpheyi kalbe atar. İmanı zayıf ve hemen etki altında kalabilecek kul, bu noktada yenilip şüpheyi aleminde kesinleştirmekle daha bu noktada imtihanı kaybeder. Kalbin şüpheyi kabul etmemesi durumunda ikinci taktik, küfür tarzı ve edep dışı sözleri fısıldamak ve kalbine şüpheyi almayan kulun iman hassasiyeti ile onu telaşa düşürüp, bu noktadan avlamaya çalışmaktır. Burada dikkat edilmesi gereken husus, şeytanın sizi iman noktasındaki hassasiyetinizle avlamak istiyor olduğudur. Bu amaçla size ait olmayan ve Kadir-i Küll’i Şey’e karşı büyük bir edepsizlik anlamına gelecek sözleri fısıldayarak bu sözlerin size ait olduğunu hissetmenizi hedefler. Bu sözleri benimseyip, kendinize ait kabul edip, kalbinizden “Eyvah!” dediğiniz anda şeytan sizi ağına düşürmüştür. Sizin hassas olduğunuz noktada sizden kaynaklanmayan bir söz ya da düşünceyi size mal ederek ümitsizliğe kapılmanız için attığı ilk adımda başarılı olmuştur. Bu başarı aynı yoldaki adımların devamına yol açacak sıkıntılarınızı, heyecanlarınızı artırmak için sürekli bu tarz şeyleri ve dozu artar tarzda fısıldamaya devam edecektir. Bu fısıltılar zaman zaman zihinde ve hayalde edep dışı manzaralara dönüşecektir.

Bunu takip eden safha anlamsız ve gereksiz yere sahiplendiğiniz bu edep dışı sözlerden ve manzaralardan dolayı kendinizden utanmanız, hatta nefret etmenizdir. Bu yanlışlar üzerine kurulmuş ilişkiler ağını insanların en ilkel ve refleks tarzında bir sosyal davranışı olan kaçış izler. Kişi kendinden ve Halık’ından kaçmak ister. Ancak kaçış için, sığınmak için başka hiçbir yer de yoktur. Bu durumda akla gelen çözüm yolu intihardır. Bu ise çözüm yolunda değil, çözümsüzlük yolunda atılmış en büyük adım olacaktır. Çünkü ebedi bir hayatın mahvı yönünde atılmış bir adımdır. Düşünmemek, kaçmak, gaflete dalmak, unutmak… bunların hepsi yaşadığı olaylarla yüzleşme cesareti olmayan zayıf kişilik yapılarının çözümden çok çözümsüzlük, bunalım ve kargaşa üreten arayışlarıdır. Hele Alemlerin Rabbi’nden kaçmayı istemek, bunun mümkün olabileceğini düşünmek, ancak yaşanan olayın şokundan kaynaklanan şaşkınlıkla izah edilebilir. Bu noktada bir Kızılderili atasözü olan şu cümle hep aklımıza gelmelidir: “Bir sınavın üstesinden gelmenin tek yolu, onunla yüz yüze gelmektir. Bu kaçınılmazdır. (Yaşlı Kişi Soylu Kara Kuğu)” Bu bunalımlar ve çözümsüzlükler girdabının ana nedeni durup anlamak ve soğukkanlı, mantıklı çözümler üretmek yerine şuursuzca kaçmak, “biri kovalıyor mu?” diye geriye bakmadan, biri yoksa bile hep kaçmaktır. Üstelik büyük bir suçluluk duygusu ile kaçmaktır. Bu duygu ise kendine ait olmayan bir suçu kendi işlemiş gibi algılamaktan ve gereksiz bir vehimden kaynaklanmaktadır.

Aslında kişi bu düştüğü durumun, şeytan tarafından şeytanca hazırlanmış bir tuzak olduğunu bilse ve içinde bulunduğu durumun gerçek görüntüsünü algılar konuma gelse, muhtemelen kendi haline gülecektir. Karanlıkta hafif bir kıpırtı ya da bir hışırtı algılayıp bununla birilerini ürküttüğünü anlayıp kaçmaya başlayan ve sürekli kaçan, ancak yorgunluktan bitkin düşünce geriye baktığında hiç kimsenin kendini kovalamadığını, kendi gölgesinden kaçtığını fark eden insanın düştüğü komik duruma benzer.

Kaçış her zaman Rabb-ı Rahim’e olmalı, O’ndan olmamalıdır. O’nun mülkünün dışına çıkabilmek, O’nun görmediği bir yere gidebilmek mümkün olmadığına göre, O’na sığınmalı, O’ndan yardım istemeli, tövbe ve istiğfar ile O’na yönelmelidir. Şeytandan kaçıp Rahim-i Mutlak’a sığınılmalıdır.

Yazar


Avatar