Mana-i Harfi

Risale-i Nur: Tefekkür

Düşünmek insanın en belirgin özelliği. “Düşünen hayvan” olarak tanımlanan insanın Descartes’e göre varlığının temel dayanağı düşünce. “Düşünüyorum, öyleyse varım.” cümlesi bu gerçeği ifade ettiği için insanlar arasında meşhur bir ifade olarak kabul görmüş olmalı. Bu tür pek çok ifade, “Düşünen Adam” heykeli ve bunun yine insanlık tarihinin en kıymetli eserlerinden kabul edilmesi insanlık için düşünme fiilinin ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor. “Kognitif fonksiyonlar” şeklinde adlandırılan muhakeme, akıl etme, ayırt etme gibi tezahürleri gözlenen, hayalle zenginleşen ve beyinle irtibatlandırılan bir fiil. Milyarlarca nöronun, yani sinir hücresinin, nörotransmitter denen kimyasal maddelerle birbirine irtibatı, ahenkli faaliyetinin neticesi olan bir fonksiyon. Bu, konuşma, yazı, sanat eserleri şeklinde ifade edilen bedeni fonksiyonlara dönüşüyor. Bu fonksiyonlar aslında bir tür ifade şekli. Bu ifadeler ve eserler diğer insanların duyu organları ve algılarıyla tekrar beynin fonksiyonlarına dönüştürülüp üst düzey fonksiyon yeri olan korteksde düşünceler hasıl oluyor. Bu muhteşem işleyişin sonucu kolektif bir şuur, büyük bir düşünce trafiği ve entelektüel faaliyet doğar. Sayısız kitaplar, tablolar, şiirler, romanlar, sinema ve tiyatro eserleri, müzik, estetik ve daha pek çok duygu ve düşünce faaliyeti, bilimsel çalışmalar, teknolojik ürünler hep bu mükemmel döngünün mahsulü. Zaman içersinde yeni gelenlere nakledilerek ve katlanarak devam eden büyük bir birikim. İnsanların diğer varlıklardan ayrıldığı en önemli nokta bu olmalı. Düşünüyorlar, düşüncelerini ifade ediyorlar, eserlere dönüştürüyorlar, sanat, bilim ve teknoloji şeklinde müşahhas şekle getiriyorlar. Bazen öyle eserler vücuda geliyor ki, sanatkarı sanki bizim boyutumuzun dışında, düşünce ufku mülk aleminin çok uzaklarında. Bu da insanın techizatının bu aleme münhasır olmadığını, çok daha yüksek mertebelere, farklı boyutlarda kullanılmak için verilmiş bir düşünce kapasitesine sahip olduğunun işaretlerini veriyor.

Genel olarak gözlenen varlık aleminin, varlıkların, insanları tatmin etmemesi, bütün duyguları gibi düşüncelerinin de mülk boyutuna sığmaması daha yüksek gayelere yönelik olduğunu ortaya koyuyor. Akıl, hikmetle okurken varlıklar arasındaki ilişkilerin dilinden çıkan sonuçla insan-mülk bağlantısını kuruyor. Oysa, “Düşünmez misiniz?”, ” Akıl etmez misiniz?” ikazlarını sıklıkla tekrar eden Kur’an-ı Mu’cizü’l Beyan’ın ifade etmek istediği bu bağlantıya münhasır kalmamalı. Varlıkların ahengi, mülkün kuralları, insan beyninin akıl, mantık, hafıza gibi özellikleri ile birbirini tamamlıyor ve bu uyumdan büyük kanunlar, şeriat-ı fıtriye, sünnetullah gibi kurallar bütünü doğuyor. Ancak, beynin bu zihni özelliklerinin her zaman yeterli olmadığı çok karmaşık, anlaşılması güç ifadelerle dolu kainat kitabını okuyup anlamlandırmak durumunda, insan. Bu yüzden ruh, “Akıl midesi” ile doymuyor. Varlık boyutu, mülk ruhu tatmin etmiyor. Ebedi, soyut, sınırlandırılmamış güzellikler arayışında. Garip olansa, çoğunlukla bu arayışın farkında olmayıp, mülk boyutuyla, varlıkların katı yüzü ile ruhunu tatmine çalışması. Bu da çoğunlukla mümkün olmuyor ve iç alemlerde dalgalanmalar, tatminsizlikler, çatışmalar, gerginlikler ve yalnızlık duygusu ortaya çıkıyor. Güzelliklerin ifade yeri olan dünya zindana, çok yüksek gayeler için yaratılmış ruh ve benlik, zevklerin tatminine yönelik hizmetlerin ötesinde hiçbir fonksiyon görmeyen değersiz varlıklara dönüşüyor. Düşünmek, akıl, benlik, varlıklar, tabiat hepsi önemli ve değerli kavramlar. Ancak bir anahtar gibi gerçek güzellik hazinesini açmak için yaratılmış olmalılar. Çünkü, bunlara takılıp kalmakla gerçek mutluluğa ulaşabilmiş, ulvi zevkleri tadabilmiş insan örneği yok. Dünya ve masiva, yani Cenab-ı Hakk’ın dışındakiler ruhu, kalbi tatmin etmiyor. Ancak zahiri neşelerin, gaflet niyetiyle, düşünmemek arzusuyla zoraki eğlencelerin zemini olabiliyorlar. Gerçek gayesinden, yaratıcısından uzak bir düşünce ve düşünme melekesi, sahibinin başına dert açacak, ortadan kaldırılması istenen bir belaya dönüşecektir. Halbuki düşünce ya da tefekkür, varlıkların manaya dönüşme zemini bu yönüyle de insana verilmiş en büyük nimetlerden biridir. Kainatı bir kitap olarak kabul eden ve bu nazarla okumaya çalışan bir insandaki düşünce, tefekkürü doğurur. Aslında, düşünce ve tefekkür birbirlerinden farklı kavramlar değildir. Ancak, tefekkür genel kullanımda aslına yönelik, kainatı yaratıcı hesabına ele alan düşünceyi ifade eden bir anlam üstlenmiştir. Bu yüzden, akli bir meleke, bir düşünce faaliyeti olmasına rağmen, ayın sonunu nasıl getireceğini düşünen bir memurun fiiline tefekkür adı verilmez. Gelir-gider hesaplarıyla o ayın maaşlarını planlayan idareci de tefekkür fiili ile bağlantılı bir iş yapıyor olarak görülmez. Daha bunlar gibi pek çok dünyevi düşünceler vardır ki, akılla düşünce ile alakalı olmalarına rağmen tefekkürle irtibatlandırılmazlar. Çünkü bu türden fiiller varlıklarının yalnızca mülk boyutuyla alakalıdır. Bu tarz düşünceler tamamen mülkün kendi iç kuralları, görünen, algılanan alemle sınırlıdır. Mülkten melekuta, gölgeden asla, harften manaya bir bağlantı kurulmadığı için düşünce ve akıl, varlık aleminin iç ilişkilerini çözüp bu manaya hizmet etmekten öte geçmeyen bir fiile dönüşmüştür. Kainatın bir kitap veya bir sanat eseri olarak algılandığı durumda, bu hal büyük bir sanat eserinin, muhteşem bir roman ya da şiirin harflerindeki estetikle, yazısının şekliyle uğraşmaya benzer. Bu yönüyle çok güzel olduğu ifade edilse bile, esere bir hakarettir. Çünkü eser, özünde manaları ifade için yazılmıştır. Mehmet Akif’in kaleme aldığı bir şiiri değerlendirmesi için gösterdiği şahıs “yazınız çok güzelmiş!” cevabını verse böyle bir şiir üstadına medih değil en büyük hakaret anlamına gelir. Yine de şiirin Mehmet Akif’e ait olduğunu kabul ve anlaması bile Mehmet Akif’i anlamanın en alt düzeyi olmalıdır.

Kainat Kitabı’nda ise, kelimelere, cümlelere yani sineklere, böceklere, ağaçlara, yıldızlara, gezegenlere, galaksilere, teknolojiye, ekonomiye, tarihe, hukuka anlamı için bakmak her birinin ve hepsinin gerisindeki esmayı görmektir aslolan. Bu tarzda bakmayan insanın hali, okuduğu eserde “b” harfinin ne kadar güzel yazıldığı ve ardından gelen “a” harfi ile ne kadar uyum içinde yan yana bulunduğunu düşünüp, bu harflerin oluşturduğu kelime ve bu kelimenin ifade ettiği manadan bihaber bir gafilin hali gibidir. Nihai hedef harfin silinip, aradan çıkıp mananın zuhur etmesidir. Yani mana-yı harfi ile bakmaktır. Aksi takdirde kitap şeklinde algılanan en muhteşem sanat eserleri, en mükemmel tablolar, en harika besteler “a” ile “b” ile uğraşan insan konumundan öteye geçemez. Kainatı bir kitap olarak algılamanın, anlamasa bile güzel manalar ifade ediliyor olduğunu anlıyor olmanın en alt düzeyi “ne kadar güzel!” yerine “Ne kadar güzel yaratılmış!” diyebilmektir. Çünkü bu, en azından kainatın bir eser olduğunu ve bir sanatkarının olduğunu kabulün bir ifadesidir. Bu eserin ne ifade ettiğinin anlaşılmasına bir başlangıçtır.

Tefekkür, varlıklara mana-yı harfi ile bakış, kitabın ifadelerini anlamak arzusu ile kainatı okumak; mülkten-melekuta, eşyadan-esmaya seyahattir. Acz, fakr ve şefkat zemininde yeşerir ve gelişir. Çünkü, harfin silinip mananın ortaya çıkması önce benlikte başlar, daha sonra varlıklar ve tabiat ile devam eder. Benliğin ve tabiatın, yani masivanın kendilerindenmiş gibi sergilediklerinin, aslında, Yaratıcı’nın varlıklar diliyle kendini ve kendi güzelliklerini ifadesi olduğunu, “ben” ve “varlıklar”da hiçbir güzelliğin, kendilerine ait hiçbir özelliğin olmadığını idrak edersiniz. Sonra, bütün sevgiler, hazlar, aşklar gerçek istikametine, Yaratıcı’sına yönelir. Aczini ve fakrını, Halık-ı Zülcelal karşısında hiçliğini anlayan, benliği ve varlıkları aradan çıkarıp “Yaratılanı Yaratan’dan ötürü” seven insanda, sevgi şefkate dönüşecek, böyle bir zeminde aklın ürünü olan fiiller, her türlü düşünce varlıkların birer harf, kelime, cümle gibi manası olan, kendinden çok manasını ifade etmekle değer kazandığı bir ortama zemin hazırlayacaktır. Acz, fakr, şefkat ve tefekkür arasında birinin diğerine zemin hazırladığı bir ilişki vardır. Acz, fakr ve şefkatle tefekkür ortaya çıkar, tefekkür acz, fakr ve şefkati ziyadeleştirir. Ziyadeleşen tefekkür ile acz, fakr ve şefkat hissi artar ve böylece ala-yı illiyyine doğru bir yolculuk başlar.

Yazar


Avatar