Mana-i Harfi

Klonlama Kâinat Sultanının Kudretindendir

Hayatın ya da gerçeklerin iki yönü olmalı. Biri, bize bakan algılarımızın süzgecinden geçen yönü, diğeri tüm özellikleri ile sonsuzluğu ifade eden algıları ve kabiliyetlerinde bir sınır olmayan ya da sınırlılık söz konusu olmayan Zat-ı Vacibü’l-vücud’a bakan yönü. Biri mülk, diğeri melekût. Bizim hayatımız çoğunlukla mülkte şekillenmiş. Yani yalnızca algılarımızın oluşturduğu bir gerçeklik dünyasında görebildiklerimizin, duyabildiklerimizin, tadabildiklerimizin, dokunabildiklerimizin şekillendirdiği bir alemde yaşıyoruz.

Üstelik büyük ölçüde darlığı ve sınırlılığına rağmen mülk alemi bile algılarımıza sığmıyor, belki çok az kısmı sığıyor. Böyle bir bıkışın alemimize yansımasından algılanan hayat gaybı, misali, hayali ve büyük oranda manaları içermiyor. Algılarımızın alabilme kabiliyeti olan alanlarda ise henüz ulaşamadığımız yerler olmalı. En son gelinen noktada, bütün genişliği ile birkaç milyar ışık yılı öteye ulaşan algılarımızın, bu noktanın ötesiyle ilgili şu an bir verisi yok. Her geçen gün şekli değişen, bir zamanlar tepsi gibi, bir zamanlar merkezinde dünya bulunan bir küre gibi, şu an sonsuz bir boşlukta yüzen galaksilerin bir tanesinin içinde küçücük bir nokta şeklini alan dünyamızın ve onda algıladığımız alemimizin gerçek şekli acaba nasıl? Her yeni gün gerçekliğin yeniden tarif edildiği bir dünyada bu sorunun cevabını bulabilmek pek de kolay olmasa gerek.

Belki bu sorunun net cevabını, dünyada ve beden sınırlığı içinde yaşayan varlıklar olduğumuz sürece bilemeyeceğiz.

Bütün bu sınırlılık ve acziyetimize rağmen kendimizi çok farklı ve büyük bir konumda algılayabiliyoruz. Mülk aleminde işleyen çarkların sistemini ve mekanik yapısını çözmemiz ya da bizim vesileliğimizle çözdürülmesi sonucu varlığa ve Yaratıcı’ya meydan okuma cüretini kendimizde görebiliyoruz. Mesela, 13 Ocak 2003 tarihli Aksiyon dergisinde yer alan ve türümüzün en akıllılarından olduğu ifade edilen Stephan Hawking’e ait olduğu söylenen şu ifadeler bunun tipik bir örneği olmalı: “İnsanlık üzerinde genetik mühendisliğin yasaklanması isteniyor. Ama ben yasaklanabileceğine ihtimal vermiyorum. Ekonomik nedenlerle, hayvan ve bitkilerin genleriyle oynanmasına izin verilecek. Ve bir gün biri, insanların genleriyle de oynayacak. Eğer totaliter bir dünyada yaşamıyorsak, bir yerlerde birilerinin, insanları yeniden yaratarak geliştirmeyi denemesi kaçınılmazdır.”

Stephan Hawking’in bu cümlelerinin öncesinde dergide şunlar yer almaktadır: “… Bu küçük izin dışında bütünüyle insan kopyalama konusundaki yasaklar sürüyordu. Ancak uzayda Ferrari reklamı yapan, Tanrıya gövde gösterisi yapmaya, meydan okumaya günden güne daha yatkın hale gelen insanın ‘daha fazlasını’ isteyeceği de seziliyordu.”

Bu ifadeler insan için zalim ve cahil sıfatlarının uygunluğunu da ortaya koyuyor. Zalim, çünkü, cüz’i, farazi, itibari bir irade, yalnızca istemek şeklindeki bir sahipliğin aracılık ettiği külli işleyişleri kendinden biliyor. Varlık çarklarının dönüşü içinde benliği ile bağlantılı olarak ortaya konan fiillere haksız yere sahipleniyor. Üstelik haksız şekilde kendine ait zannettiği bu fiillerin sahibine, onun sonsuz irade ve kudretine, hadsiz azametine karşı çıkma vesilesi sayıyor. Bütün bunların farkında olamaması ise, insanın en büyük cehaleti.

Bir filin üzerindeki karıncanın file meydan okumasının ne kadar garip ve gülünç bir durum olduğunda kimsenin şüphesi olmaz.

Dünya üzerinde insan fil üzerindeki pireden çok daha küçük bir cirme sahiptir. Ancak bu küçük cirmi ile birlikte kendinden yansıyan esmânın tezahürü olan ilim, irade, kudret gibi farazi itibari halleri ile dünya ile alâkadar ve kainatı ilgilendiren işler yapıyor gibi gözükmektedir. Bu hal kendini sanki kâinat çarklarının dışında bir varlıkmış gibi algılaması şeklinde yanılgıya yol açar. Bunun ardından, varlığın gerisindeki işleyen kudretin karşısında yine O’ndan ayrı, O’nun kudretinin dışında olduğu şeklinde Fir’avunâne bir duyguya kapılır ve haline bakmadan Yaratıcı’sına meydan okumaya kalkar.

Kendisinin sistemin dışında olduğunu kabul etsek bile ve yaptığı işleri meselâ klonlamayı kendisine ait kabul etsek bile kullandığı sistemin kime ait olduğunu düşünecektir.

Kurduğu sistem üzerinde işlerini yürüttüğü zata karşı çıkmak veya o zatın hakimiyet alanında onunla boş ölçüşmeye kalkmak gibi bir abeste iştigal etmektedir. Üstelik pek çok muhali olabilir şeklinde kabullenmişken, böyle garip bir durum ortaya çıkmaktadır.

Yaratıcının kök hücresi ile, O’nun hazırladığı bedenlerde, O’nun verdiği akıl ile, O’nun verdiği pek çok melekelerle klonlama fiilini gerçekleştiren insanın Yaratıcı’sına meydan okuması ya da bunu yapabileceğini aklına getirebilmesi cehaletin, zalimliğin, gafilliğin bile ifade edemeyeceği gariplikte bir haldir.

Bırakın Yaratıcı’ya meydan okumayı, sonsuz uzay boşluğunda dönüp duran dev kütlelere, yıldızlara, gezegenlere bile karşı koyabilecek gücü olmayan, o büyük kütlelerin yanında esamesi bile okunmayacak insan, o kütleleri tespih taneleri gibi elinde çeviren her şey O’nun “Ol!” emrine bakan, her şeyi emri altında, tasarrufu altında tutup itaat ettiren Kainat Sultanı’na hangi akıl ile diklenmektedir. Kainatta dönen sonsuz çarklar içinde hiçbir önemi olmayan klonlama gibi bir olayı kendince çok büyük zannedip işleyişi etkileyeceğini vehmetmek kendinden, varlıktan haberdar olmamanın, haddini bilmemenin bir sonucu olabilir.

Bırakın varlığa ve kainata hükmetmeyi kendi bedenine hükmetmekten aciz, basit bir mikroba, küçücük bir virüse mağlup olabilen insanın kainatı bütün zerreleri ile kabza-i tasarrufunda tutup her bir varlığı tek tek ve bütün kainatı umumen emrine itaat ettiren ve o küstah insanın dahi zerrelerinin hücrelerinin, bedeninin ihtiyaçlarını bilip yetiştiren Zat’a isyan değil, sonsuz acziyet içinde huzurunda eğilip hiçliğimizi ve acziyetimizi ifade etmemiz gerekir. Klonlama gibi karmaşık fiilleri bizim bedenimizi ve zihnimizi vesile yaparak halkettiği için sonsuz şükretmemiz gerekir.

Yazar


Avatar