Makaleler

İslâmî Bir Denge Olarak Niyet Boyutlu Üretim ve Tüketim

Yaratılışı gereği, meleklerden farklı olarak yiyip-içmek mecburiyetindeki insan, hayatının devamı için çalışıp çabalamak durumundadır. İlahi mukadderat, “şevk”in, faaliyetin zembereğini midenin iştihasıyla tahrik ettiği için, denilebilir ki, hayat ve faaliyet rızkın etrafında dönmektedir. Dolayısıyla çalışma-çabalama insan için sıkıcı, istenmeyen bir şey değildir. Böyle olsaydı, insanoğlunun varlığı tehlikeye düşerdi. Aşırı çalışmaya zorlanarak bezdirilmedikçe insan çalışmadan nefret etmez. Çalışmak, geçimini sağlama yollarını araştırmak, İslam’a göre, hayatı sürdürebilmek için gerekli olmasının yanında, aynı zamanda dini bir görevdir. İbn Haldun, Kur’an-ı Kerim’deki “rızkınızı arayınız” mealindeki ayete (Ankebût; 17) dayanarak geçimini sağlamak için çalışmanın Allah’ın emri olduğunu hatırlatır. (İ. Erol Kozak, İbn Haldun’a Göre İnsan, Toplum, İktisat, İstanbul 1984, Pınar Yayınları, s. 72.)

Çalışıp çabalamanın, yani istihsalin çağlar boyunca en temel şekli insan eli (emeği) ile gerçekleştirilir. Allah’ın kendisine verdiği akıl gibi bir cevher, el gibi hünerli bir organı kullanarak, çevresine serilmiş nimetlerden azami derecede faydalanma kabiliyetine sahip olan insandan, “Allah’ın halifesi” olmak hasebiyle dünyayı imar etmesi beklenmektedir.

İnsanlık tarihi boyunca çalışıp çabalamaya, kazanmaya farklı değerler atfedilmiştir. Özellikle bedeni çalışma, el emeği, yani emek söz konusu olduğunda aşağılayıcı yada yüceltici anlayışlar olabilmiştir. Mesela Eski Yunanda el emeği ile geçinmek aşağı bir meşguliyet olarak kabul ediliyordu. Marks ise emeği kutsal sayıp, diğer geçinme yollarının sömürü olduğunu ileri sürmüştür.

İslam’a göre, yapılan iş ve çalışmadan güdülen amaç meşru olmak kaydıyla, kaba emek (ellerle ve kollarla yapılan iş), ince emek veya fikri emek ayrımı yapılmaz. Belli başlı tüm zanaatların piri olarak peygamberlerin kabul edilmesi, en basit sayılan ve çoğu zaman horlanan çobanlığın peygamber mesleği olarak tanınması da bunu gösterir. Kur’an’da Hz. Musa’nın çobanlık yaptığı zikredilmektedir. (Kasas; 26-28). “Allah koyun gütmedik bir peygamber göndermemiştir” hadisi de çok meşhurdur. İslam’ın nazarında insanın kıymeti, insanlarca basit ve ehemmiyetsiz telakki edilen bir işte çalışmakla düşmüş, alçalmış olmaz. Yeter ki, yapılan iş helal olsun. Çünkü İslam’a göre insanın kıymeti takvasındadır. Malında, zenginliğinde, işinde ve mesleğinde değildir. El emeği ile geçinmek aşağılanmadığı gibi, yaygın görüş el emeği kazancının en helal ve makbul olduğudur. Gazali bu hususta şu hadisi nakleder: “Kulun yediğinin en helali, zanaatkarın -hakka riayet etmek şartıyla- el emeğinden olan kazancıdır.” (Gazali, İhya u Ulumi’d-din, C. II, çev. A. Serdaroğlu, İstanbul 1973, Bedir Yayınları, s. 164.)

Çalışmadan, üretimden kısacası dünya ve onun nimetlerinden tamamen elini eteğini çekme ve aşırı riyazeti tavsiye eden telkinler, İslam toplumlarına sonradan Hint ve İran mistizmi yoluyla girmiş olmalıdır. İçinde bulunulan sosyal, siyasi ve iktisadi şartların da bundaki etkisini ihmal etmemek gerekir. Özellikle Moğol istilasından sonra siyasi ve iktisadi nizamı alt-üst olan, büyük bir karışıklık içine düşen İslam dünyasında bu nevi görüşlerin benimsenmesi ve yayılması için uygun bir zemin teşekkül etmiştir.

Çalışıp çabalamak, kişilerin hayatlarını sürdürebilmeleri için mecburi olmaları bir yana, İlahi bir emirdir de. Ancak bundan kesinlikle, Protestan zihniyetinde olduğu gibi, bizzat çalışmanın kutsallaştırıldığı, yüceltildiği gibi bir anlam çıkarmak da yanlış olur. Bu konuda İslami yaklaşım tamamen farklıdır. İslam’da niyet, çalışmadan güdülen amaç, son derece önemlidir ve yapılan iş buna göre dinen makbul olan ya da olmayan bir anlam ve değer kazanır.

Demek oluyor ki, çalışmanın bizzat kendisi nötrdür; güdülen maksat belli olmadan çalışmanın yüceltilmesi veya horlanması bahis konusu olamaz. Bu bakımdan, çalışmada, üretmede ve genel olarak tüm iktisadi faaliyetlerde, faaliyetin kendisinden veya kullanılan üretim tekniğinden ziyade, güdülen amaca odaklanma, İslam düşüncesinin insanlığa getirdiği faziletlerden biridir.

Büyük ihtimalle, Batıdaki “Protestan zihniyet”e dayalı gelişmelerden ve Marksist düşünceden etkilenilmesi sonucu ve İslam’ı her sahada Batıdaki çağdaş sistemlerle yarıştırma havasına girilmesinin bir neticesi olarak, son dönem bazı İslamcı düşünürlerince “niyet” unsurunun ihmal edildiği gözlenmektedir. İslam’a göre diğer tüm faaliyetlerde olduğu gibi çalışma ve iktisadi faaliyet, “işler niyete bağlıdır” hadisinde (Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat, İstanbul: Yeni Asya Yayınları, 1996, s. 119; Gazali, İhya, C.IV., s.652-663) ifade edilen ölçüye göre değer kazanır.

Çalışma ve amelin bütün insan, hatta nebatat ve cemadat (cansızlar) için bile fıtri bir meyil olduğunu ifade eden Bediüzzaman (Lem’alar, İstanbul 1996, Yeni Asya Neşriyat, s. 127), bu zamanda Müslümanların maddeten terakkiye muhtaç bulunduğunu söylerken niyet unsuruna çok büyük ehemmiyet atfetmektedir. O kadar ki, maddeten terakki i’lay-ı kelimetullaha bağlıdır denilmiyor, i’lay-ı kelimetullah maddeten terakkiye bağlıdır denilerek, “niyet” en başta açıklanıyor.

Buna göre çalışıp çabalamak, maddeten terakki Batı standartlarını tutturmak için değil, i’lay-ı kelimetullah için istenmektedir. Onun “maddeten terakki” sözündeki bu niyet vurgusu zaman zaman unutabilmektedir. Halbuki, Bediüzzaman’ın “kırk sene ömründe otuz sene tahsilinde öğrendiği kelimelerden biri” de “niyet”tir. (Mesnevi-i Nuriye, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1994, s. 45.) Ecnebiler fen ve sanat silahıyla, Müslümanları manevi istibdat altına almışlardır. Tembellik ve atalet sonucu, fakirlik, cehalet, fikir ayrılıkları meydana çıkmıştır. Bunlar i’lay-ı kelimetullahın en büyük düşmanlarıdır. (Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, İstanbul 1994, s. 52.) Esasında, çalışarak fen ve sanatlarda ilerlemek, münhasıran Batı medeniyetinin tasallutuna karşı koymaya mebni değildir. Fıtraten zemine halife olarak yaratılan insandaki bu potansiyel ancak çalışmakla açığa çıkabilir. Nev-i beşer, asli vazifesini unutmamak kaydıyla, Yaratıcı tarafından, arz üzerinde tasarrufa yetkili kılınmıştır. (Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, s. 234.) Bediüzzaman’ın bu görüşlerini maddeler halinde şu şekilde tasnif edebiliriz. Daha doğrusu, niyete bağlı, ubudiyeti aksatmayan çalışıp gayret etmeye, birkaç noktadan bakılabilir:

1- Fıtrı bir ihtiyaç olarak insan çalışmalıdır. Sa’y ve amelde lezzet ve saadet vardır. Çalışma ile saadet arasında bir ilişki olduğu gibi, kulluğun en temel ifa şekillerinden biri olan şükür arasında da doğrusal bir ilişki vardır. Gerçekten, işsiz, tembel, istirahat döşeğinde uzananlar, ekseriyetle sa’y eden, çalışanlardan ziyade zahmet ve sıkıntı çeker. Çünkü, daima işsizler ömürlerinden şikayet ederler, eğlenceler ile çabuk geçmesini isterler. Sa’y eden ve çalışan ise şakirdir, hamd eder. (Lem’alar, s. 128.) Hareket etmeyen insan yaratılışı icabı sıkıntıdadır, sıkıntı ise sefahatin muallimidir. Meylü’r-rahat (rahatlık isteği) umum meşakkatin ve rezaletin yuvasıdır. Bir eser meydana getiremeyen ruh daralır, gerçekten insan fıtratı mutlak ataleti kaldırmaz. Hayırlı bir yolda çalışamayan, gayret ve cehd gösteremeyen insan, menfaatli bir faaliyet içinde olmadığı için tahribe yönelir. Bütün tedhiş eylemlerinin arkasında böyle bir tatminsizlik vardır.

2- Çalışma ve cehd, hem ferdi hem de İslam toplumunun siyasi ve kültürel hürriyetinin de kaynağıdır. Burada aklımıza “kafirlerin silahıyla silahlanmak” düsturu gelebilir. Hemen bir noktayı ifade etmek gerekir ki, kafirlerin silahları meşru ise kullanılır, dinen gayr-i meşru addedilen yollarla kazanmak, çevresini ve soluduğu havayı kirleterek teneffüs edilemeyecek bir şekilde fen ve sanatta ilerleme kastedilmemektedir. Bu konuda, genel bir düstura yapışılacaksa -ki Müslüman için bu konuda isteğe bağlı bir seçim düşünülemez- bu: “En büyük hile, hilesizliktedir.” ilkesi olabilir.

3- İnsan Allah’ın halifesi unvanını alacak kadar potansiyel duygu ve hasselerle yaratılmıştır. Kuvve halindeki bu kabiliyetler ancak çalışma ve amel ile açılabilmektedir. Mamafih, Batılı-seküler anlayıştan farklı olarak, bu bakış açısına göre, insan sınırsız ve sorumsuz bir şekilse tabiata hükmedemez. “Elleriyle, yaşadığı yer ve gökyüzünde fesat çıkaramaz”, “Kendi elleriyle kendisini tehlikeye atamaz.”

Şimdiye kadar, çalışma (üretme) boyutuyla insan ele alınmıştır. Fakat insan tek boyutlu bir varlık değildir. “Tüketme” (istihlak), üretim boyutunu tamamlamakta ve dengelemektedir. Tüketim boyutu belli ölçüler, kayıtlar altına alınmadıkça, çalışıp çabalama heyecanı da kalmaz. Asrımızda dünyaya sevk eden kuvvetli, cazibeli pek çok amil vardır; şu halde mesele tek başına, “çalışınız, çabalayınız” şeklindeki ikazlarla çözülemez. Risale-i Nurlarda, “çalışma”, “gayret etme” konusundaki vurgulardan belki de daha fazla olarak, “kanaat etmek”, “hırs göstermemek”, helal-haram konunda dikkatli olarak rast geleni yememek şeklinde vurgular vardır.

Buna göre, çalışma, çabalama ile “şükür”, “kanaat” arasında karşılıklı bir münasebet vardır. Çalışan insan şükreder; kanaat ve şükreden insan da çalışır. Modern dünyada denklem, “tüket-kazan-tüket” şeklindedir.

Halbuki, Risalelerden çıkabilecek denklem: “Şükret-kazan-şükret” ya da “kanaat et-kazan-kanaat et” şeklinde olabilir. Başka bakımlardan olduğu kadar, medeniyet-i hazıra (modern medeniyet), “tüket-kazan-tüket” formülünü benimseyerek çalışmaya olan şevki de kırmıştır: “Medeniyet-i Garbiye-i Hazıra, semavi dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacını ziyadeleştirmiş; iktisat ve kanaat esasını bozup israf ve hırs ve tama’ı ziyadeleştirmeye, zulüm ve harama yol açmış. Hem beşeri vesait-i sefahate teşvik etmekle, o biçare beşeri tam tembelliğe atmış”tır. (Bediüzzaman Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, İstanbul 1996, Yeni Asya Neşriyat, s. 158; Lem’alar, s. 150.) Bunun neticesi olarak “sen çalış ben yiyeyim” şeklinde, çalışma şevkini öldüren bir iktisadi mantık ve “başkaları açlıktan ölse bana ne” zihniyeti doğmuştur. Tüketme arzusu dizginlenemediği için eskiye nazaran günümüzde çok daha fazla kütlevi üretim yapılsa da, çalışma masrafa kafi gelmemekte, bu zamanın insanı haram yollara sapmaktadır. Tüketim ve ihtiyaçlara şükür ve kanat ile içten gelen bir sınır konulamadığı için, her türlü israf ve savurganlık manevi sefaletle sonuçlanmaktadır. Zaruri ihtiyaçlar dışındaki tüketim için verilecek para çok pahalıdır. Zira, sahibinden, mukabilinde bazen, haysiyet, namus rüşvet olarak alınmaktadır.

Yazar


Avatar