Enstitü Sayfası

“Din, Dil ve Vatan Birliği” – I

Bilindiği üzere insanoğlu diğer varlıklardan çok daha gelişkin olarak varlıklarını, kendilerini sosyalleştirebildikleri ortamlarda sürdürebilirler. Bütün sosyalleşme biçimleri, içerisinde bulunulan kültürel, psikolojik, inanç temelli, hatta coğrafi şartların etkisi çerçevesinde şekillenir.

Sosyal bir varlık olarak yaşamak zorunda olan insanların aile, topluluk, cemaat, millet hatta tartışma konumuzun ötesinde bulunan ümmet sürecindeki gelişimi ve yapılaşmasında birlikteliği ifade eden bu kavramlara verilen anlamların tartışılmaz bir önemi vardır. Birlikteliğin birlikteliği, yani bağlanmayı gerektirecek bağların yokluğu halinde gerçekleşmesi mümkün olamaz. Şu halde bütün toplu yaşayışa ilişkin kavramların ardında “bağ” anlamlarını -Bediüzzaman’ın terminolojisine göre “rabıta” unsurlarını- aramak gerekir. Aile kavramının oluşturduğu yapının coğrafyalar arasında farklılaşmasının sebebi, bu kavrama yüklenen bağlanma biçimine ilişkin anlamlardaki farklılıklardır şüphesiz. Bu noktada vurgulayalım ki, insan cemiyetlerine oranla çok daha karmaşık, sistematik ve harmonik ilişkiler içeren bazı hayvan taifelerinde rastlanan sosyal guruplar, ancak Yaratıcı’nın takdir ettiği programlanmış hayatın tartışılmaz bir sonucudur. Oysa insan fıtratı kendisini sosyal olmaya zorladığı halde bu sosyalleşmenin yapısal ve ilişkisel özellikleri konusunda insan iradesi “ızdırari”, karşı çıkılmaz kurallarla kısıtlanmamış; sadece Külli İrade “Kitabî Şeriat” kanalıyla mükemmeli, doğrularla yanlışlar arasında bir çizgi çizerek ortaya koymuş ve insana takdim etmiştir. Belki bu irade serbestisi içindir ki, bugün kesin ve genel kurallar oluşturabilmekten en fazla uzak olan bilim dallarından birisi sosyoloji olmuştur.

Sosyal oluşu ifade eden, insanları toplu halde tanımlayan “millet” kavramını irdelerken ve buradan hareketle bir “milliyetçilik” kavramlaştırması ortaya koyarken, bu kavramı anlam ve kapsamları farklı olan başka benzer kavramlarla karşılaştırmamız gerekir. Aşiret, kavim, ırk, cemaat, toplum (cemiyet) gibi kavramların millet ile ilişkisi hemen dikkatimizi çeker. Dikkatimizi çeken bir diğer husus da birlikte oluşu ifade eden bu kelimelerin içlerinde taşıdıkları bağlanma faktörleri arasındaki farklılıklardır. Örneğin “aşiret”te tamamen aile ilişkileri, kan bağı gibi dar bir çerçeve belirirken, aşiret içerisinde ırka vurgu yoktur. “Irk”ta ise bedenlerin biyo-fizyolojik özellikleri belirleyici olur. Ümmet kavramı ise sadece din bağlamında oluşmuş bir bütünlüğü ifade eder.

Acaba millet ve milliyetçiliği yukarıdaki çerçeve içerisinde nereye oturtmamız gerekir? Bu kavrama İslami bir gözlükle nasıl bakabiliriz? Adı geçen kavramı geçmişte veya bugün farklı coğrafyalarda kullanan insanların, bu kavrama yükledikleri anlamlar arasında birlik gözlemlenebilir mi? Hepsinden öte Bediüzzaman’ın yaklaşımını nasıl sistematize edebiliriz? Herhalde bu sorunların muhtelif cevapları, millet kavramına yüklenen anlamların sınıflandırılmasıyla ortaya çıkabilecektir.

Sosyal yapı ve ilişkileri tanımlamaya dönük diğer bütün kavramlar gibi, milliyetçiliğin de değişik versiyonlarıyla karşılaşabiliriz. Demokrasi ya da laiklik kavramına bütün insanlığın üzerinde müttefik olduğu anlamlar yüklenemediği gibi, benzer bir konsensüs ortamı yer yer farklı rabıta unsurlarıyla ilişkilendirilen milliyetçilik için de sağlanamamıştır.

Toplu oluşları ifade eden kavramların üzerine bina edildiği bağ (rabıta) unsurları, söz konusu topluluğa tabi olmayı şeref addeden insanlar tarafından değerli şeyler olarak görülmek zorundadır. Tartışmaların, boğuşmaların çıktığı yer, değer atfedilen unsurların hem nitelik, hem de kapsam yönünden taşıdıkları anlamlardır. Çünkü insanlar var olan bütün değerlere taliptirler ve bu değerleri diğerleriyle beraber veya diğerlerinin rağmına elde etmek isterler. Çatışmanın bütün bağ unsurları için çıkması mümkündür ama, çatışmanın boyutunu bağ unsurlarının “tükenirlik” durumu belirler.

Bağ unsurları dünyevî veya uhrevî olabilir. Uhrevî unsurların cismani bir sınırı olmaması, ayrıca bunların herkese açılabilir birer kapıya sahip olmaları, bu çerçevede doğabilecek çatışmaları sınırlar. Ayrıca tarihte, bu tarz çatışmalar çok genel gurupların oluşturduğu cepheler arasında doğmuştur; tıpkı eski din savaşları gibi… Oysa dünyevi bağ unsurları, örneğin “bir ırkın üstünlüğü” tezine bina edilen bağlanma biçiminde üstünlüğü iddia eden bütün ırklar -ki, hiç bir ırk başka bir ırkın kendisinden üstün olduğunu kabul edemez- küçük cepheler halinde aynı sınırlı değeri elde edebilmenin mücadelesini verecektir.

Belli bir bağlanma biçiminin vurgu ve şiddet kazanmasını ifade eden milliyetçiliğin fertler arasında değil, toplumlar arasında ne gibi çatışmalar oluşturulduğu veya oluşturabileceğine bulunabilecek cevap, milliyetçiliğin üzerine bina edildiği millet tabirinde yatar. Cepheleşme-globalleşme çizgisinde milliyetçiliğin bulunduğu yer kadar “çatışma-bütünleşme” eğilimlerinde olduğu gibi milliyetçilik kavramının da oluşturduğu psikolojik bir düzlem vardır ve bu düzlem zaman içerisinde psikolojik boyutu da aşarak olgusal dünyaya, fiili tutumlar ve durumlar halinde yansır.

Sıklıkla kullandığımız soyut kavram millet, ilk bakışta zannedildiği gibi birlikte tanımlandığı bir ırkı ifade etmez. Yani çoğu zaman Türk milleti ile Türk ırkı ifadelerinden aynı anlam kast edildiği halde, gerçekte bu iki ifade, kullanımlarına göre çok farklı anlamları yansıtırlar. Esasen kavgalar da çoğu zaman bu anlam kargaşasından ortaya çıkmaktadır. Ayrıca muğlak ifadelerin -laiklik kavramında olduğu gibi- gerçek niyetlerinin gizlenmesinde çok iyi birer kamuflaj vasıtası olabilmeleri, bu ifadelere olan eğilimleri arttırmaktadır. Din bağına dayalı bir yapısal modelin, yani ümmet tanımının karşısında geliştirilen laiklik modeliyle birlikte oluşan boşluğun doldurulması hedefindeki milliyetçik (ulusçuluk), aslında yeni bir yapısal model olarak önümüze sunulmuştur. Bir ideoloji olarak milliyetçiliğin tartışılması bu kavramın negatif sonuçları deşifre edilerek zararsız, hatta mümkünse faydalı hale getirilmesinin yollarının tespiti amacını taşıyabilir.

Şu halde milliyetlere ilişkin tartışmaların, millet kavramına ilişkin tanımlamalarla başlatılması gerekir. Vazgeçilmez kültürel yapımızı oluşturan İslâm’ın sosyal bağ olarak ırkı şiddetle reddettiğini görüyoruz. Arap ile Acem arasında üstünlük olmadığını, üstünlüğün ancak takva ve fazilete göre gelişebileceğini vurgulayan hadis ya da Cahiliye döneminin kötü ve çirkin bir geleneği olan “asabiyetin” kaldırılışını belirten ifadeler önümüzde tartışılmaz birer gerçek olarak bulunuyor. Kendisini Hz. Peygamberin (a.s.m) huzurunda Fars ehlinden (Minehli Faris) tanımlayan İran asıllı bir azatlı olan Hz. Abdurrahman ibn-i Ebi Ukbe’nin babasına Hz. Peygamber (a.s.m), “Niye ben Ensari bir köleyim demedin? Bir kavmin kız kardeşlerinin oğlu o kavimden sayılır.” derken (Ebu Davud, Edep 121, 5/32) kişinin kendisini ırk birliği olan insan topluluğuyla değil, kültür birliği olan insan topluluğuyla tanımlaması gerektiğine vurgu yapıyordu.

Milletin tanımlanma biçimi, çeşitli ideolojilerin de can damarı olmuştur. Çünkü bütün sosyal ilişkiler bu tanımlama esası üzerine bina edilecektir.

Millet tanımlanırken kapsamları ve nitelikleri farklı muhtelif rabıta unsurlarıyla karşılaşırız. Bunlar, mensup olunan ırk ortamında yaşanılan, sınırları belli toprak parçası (vatan), konuşulan dil, inancı taşınılan din ve son olarak daha yeni geliştiğini söyleyebileceğimiz dinden soyutlanmış şekliyle ortak etkisi altında bulunulan homojen karakterli kültürel atmosfer… Bu unsurların ilk ikisinin cisimsel vücudun varlığı, boyut ve karakterlerin sınırlı olması, hemen dikkat çeken son üçünün zihin ve kalp boyutunda fizik dışının sınırsızlığında yer aldıkları görülmektedir.

Bağ unsuru olarak sadece vatan ele alındığında milletin tanımlandığı alanın coğrafi boyutu kesin bir çizgiyle ortaya konabilir. Böyle bir coğrafi alan içerisinde yaşayan insanlar için alan dışında milliyetlerinden olan başka insanlar bulunamayacağı gibi, bağlılıkları da sadece dünyevi olan zayıf bir temel üzerine kurulacaktır. Öte yandan tek başına dil unsuru, kültürel bir içerik oluşturması ve iletişimin en önemli vasıtası olması sebebiyle, “vatan”dan daha güçlü olarak karşımıza çıkar ve boyutlarının belli bir vatan alanı ile sınırlandırılmasına engel olur. Irk ise cesetlerin biyo-fizyolojik özellikleri üzerine kurulu bulunan, boyutları ancak olduğu gibi kabul edilmek zorunda olan bir çerçeve sunar. İnsanlar hangi topraklarda yaşarlarsa yaşasınlar, din, dil, vatan, kültür gibi diğer bağlamlardaki pozisyonları ne olursa olsun dikkate alınabilecek tek unsur kan bağlarının anlamıdır.

Din ve homojen karakterli kültürel atmosfer ise boyutları en geniş olan iki unsurdur. İletişimin süratle gelişmesinin ortaya çıkardığı kültürel değişim din bağlamındaki birlikteliğin bile aşılmasını zorlamıştır, ama kültürel atmosfer hiç bir zaman dinin oluşturduğu zihin ve kalp derinliklerindeki şiddetli bağlanmaya rakip olamayacak kadar zayıftır. Bu iki bağlanma biçiminde millet, vatan ve din unsurlarının da ötesine taşar. Zaten homojen karakterli kültürel atmosferin ütopya da olsa üretmeye çalıştığı en önemli sonuç, globalleşen dünyanın homojen karakterli “tek millet”ini meydana getirmektir.

Bütün bu beş unsurun her birinin tanımladıkları millî çerçeve, karşıtlarını da dairelerine çekme eğilimindedirler. Kendileri vardırlar; ya diğerlerinin kendi varlıklarında yok olmalarına dair bir eğilim gösterirler ya da varlıklarını kabul ettikleri diğerlerinin karşısında varlıklarını güçlü bir kimlik olarak tutmak isterler. Diğerlerinden farklı olarak ırk unsuru ise fiili bir imkânsızlıklarla karşı karşıyadır. Dil, din, vatan, kültür değiştirilebilir ancak, ırk değiştirilemez. Bağlanma kan bağıyla gerçekleşiyorsa kan uyuşmazlığı olanlar dışlanarak ya da yalancı bir çözüm olarak asimile edilerek -yine fizyolojik değil kültürel düzeyde- bir kan ilişkisi oluşturulmak zorundadır.

Yukarıdaki çerçevede Hz. Bediüzzaman’ın millet kavramına yaklaşımı oldukça dikkat çekicidir. Eserlerinden anladığımız kadarıyla ideal anlamda savunduğu şey “İslamiyet milliyeti” şeklinde ifade edilebilir. Ancak, laiklikle birlikte gelen yeni ve kaçınılmaz bir zihinsel atmosfer, toplumu kuşatmıştır. Bu durumda belki de ehvenüşşer olarak milleti İslâm’ın tanımladığı millet kavramıyla çatışmaz bir hale dönüştürmek istemiştir. Ancak bunu yaparken milleti geniş gösterme eğiliminde bir yaklaşım sergilemekte ve mümkün olduğu kadar farklı toplumların aynı millet çatısı altında ifadesini yeğlemektedir.

Bediüzzaman, milletin üç ayrı rabıta bağlamında tanımlanabileceği tezini savunur. Bunlar din, dil ve vatan birliğidir. Bu üç unsurda müttefik bir topluluk güçlü bir milleti oluşturduğu gibi bunların en az ikisinde birliği olan toplulukları da millet sınıfına dahil eder. (Bkz. Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 314) Ancak bu tanımlamalar arasında ırk ve dinden soyutlanmış homojen kültürün yeri yoktur.

Yazar


Avatar