Mana-i Harfi

Çözülme Mekanizması

Varlığın getirdiği ağır yükün altında ezilen benliğin artık dayanamayıp, darmadağın olduğu halin ifadesidir. DSM-IV bu hali: “Birey, emosyonel (duyusal) çatışma ya da iç ve dış stres etkilerine, sıklıkla bilinç, bellek, kendilik veya çevre algısı ya da duygusal/motor davranış gibi bütünleşmiş işlevlerinde parçalanmış bir şekilde tepki verir.” şeklinde tarif etmektedir. Bu, bölünmenin daha şiddetli hali olarak kabul edilebilir. Ruhu ayakta tutan benlik ve tanımlanmış bir kişiliktir. Ruhun çekilmesi durumunda ahengi bozulan beden’in dağılıp parçalanmasına benzer bir şekilde, dağılmış bir ruhla bağlantılı algıların ve tepkilerin de dağılması neticesini doğuracaktır.

Aslında varlığın bütününde gözlenen bir ahenk, bir bütünlük, bir uyum ve birbirini tamamlama hali kâinattan zerreye kadar her kademede kendini hissettirir. Her varlık, yaratılış gayesine uygun olarak hikmetli bir ahenk, unsurları arasında bir uyum sergiler. İnsanın yaratılışında da en küçük hücresinden bedenin bütününe uzanan bir ahenk, biyoritm şeklinde adlandırılan bir ritim vardır. Bu zaman zaman biyolojik, zaman zaman kimyasal, zaman zaman fizyolojik bir ritim olabilir. Belki ilk Büyük Patlama’dan itibaren bu uyumun ve varlıkla ortak ritmin arandığı ve orkestra enstrümanlarının birbirine uyum sağladığı bir süreç yaşanmaktadır. Kendi iç bünyeleriyle ve kâinatın bütünüyle bu ahengi kurmuş varlıklar, nokta-i kemallerine doğru hızla ve şevkle koşarlar. Bu, iç ve dış alem ahenginin sağlandığı varlık çarkları ile uyum içinde yaşanan ve fıtratın sesini yansıtan bir süreçtir. Bu uyumun bozulduğu, varlığın bütününden yansıyan nağmelerin kaçırıldığı, çarklarda uyumun kaybolduğu anda çözülmeler başlar. Bu hem biyolojik, hem fizikî, hem de sosyal hadiselerde yaşanan bir süreçtir.

Bedendeki biyolojik ahenk gibi ruhun da kuvveler, şuur, hafıza, duygular, nefis ve benlik gibi unsurların biraraya gelmesinden oluşan bir ahengi olmalıdır. Bu ahenk fıtratın ritmine, yaratılış melodisine, asli gerçekliğe uyum sağladığı ölçüde varlığın geneliyle bütünleşir. Sanki vicdan, insan kalbinden ruhuna bu ritmi fısıldayan bir ses gibidir. O yüzden olsa gerek vicdanının sesini dinleyenlerde bir inşirah, huzur ve emniyet hissi yaşanır ve yaşandığı gözlenir. Kâinatta fıtrîlik, düzeni; bedende fitrîlik, sıhhati; ailede fıtrîlik, mutluluğu; sosyal hayatta fıtrîlik, refahı doğurur. Bu alanların her birinde fıtrattan uzaklaşıldıkça dağılmalar, çözülmeler, geçimsizlikler, savaşlar başgösterir. Fıtrattan uzak mutluluklar, ahenkler, yalnızca dışa o şekilde yansıyan, sûrî, yapmacık haller olmaktan öte bir anlam ifade etmezler.

Ruhun bir savunma mekanizması olarak çözülme, varlığın dayanılmaz ağırlığı karşısında bir kaçış metodudur. Mücadele gücünü yitirmiş benlik, yaşananların ağırlığından kurtulmak için dağılma, çözülme yok olma eğilimine girer. Artık ne tanımlanabilecek bir benlik, ne algılarda bir düzen, ne de hareketlerde bir uyum kalmıştır. Tavırları ile, konuşmaları ile, istek ve arzuları ile, bütün bunların toplamını ifade eden benliği ve kişiliği ile bölük pörçük, darma dağınık bir yapı dışa aksedecektir.

Kimliği oluşturan, benliği şekillendiren; bütünleşmiş bir yapı ve bunları teşkil eden unsurların ahenkle bir araya gelmesidir. Duygular ve olaylar arasında kopukluk binlerce insanın öldüğü bir manzara karşısında kahkaha atan bir insanı netice verebilecektir. Hafıza ve olaylar arasında kopukluk, evin kapısında nereye gideceğini unutmuş bir insanı karşımıza çıkarabilecektir. Daha bunlar gibi ruhu ve bedeni şekillendiren pek çok unsur, duygular ve düşünceler ahenk içinde olduğunda sağlıklı bir ruh yapısı ve sağlam bir kişilik oluşabilir. Bütün bu unsurların yanında madde ve mânâ, mülk ve melekût, zahir ve batın gibi varlığın ve benliğe bakan farklı alemlerin da bir ahenk ve bütünlük içinde olması büyük önem taşımaktadır. Belki de çözülmenin başlangıç noktası madde ve mana ayrımıdır. Mülk ve melekûtun ortak ahengini farkedemeden ve uyumlu ritimlerini yakalayamadan yalnızca mülk içinde bir uyum arayışı, mülkü ve içindekileri gerçek tanımlarından uzaklaştırmakta ve anlam kırılmalarına yol açmaktadır. Bu durumda yapılabilecek iki şey vardır; ya bozuk ritme kulağınızı tıkar problemi çözdüğünüzü zannedersiniz, ya da bütün orkestrayı düzene sokmak amacıyla bir o yana bir bu yana koşar en sonunda bir şey yapamayacağınızı anlayınca dağılır, çözülürsünüz.

Varlık alemini, kâinatı ayakta tutan şey; Yaratıcı’sı ile olan bağlantısı ve hatırlatmalarıyla bunun zihinlerde canlı kalmasını sağlayan Kur’an’dır. Her bir ferdin aleminde Yaratıcı-yaratılan bağlantısı Kur’an’la oluşur ve ferdin iç aleminin ahengini sağlayan, onu dağılmaktan, çözülmekten koruyan Kur’an olmalıdır. Aynı şekilde sosyal hayatı, fertlerin oluşturduğu dünyayı ahenkle birleştiren yine Kur’an’dır. Kur’an’dan uzaklaşan fertler ve topluluklar ruh alemlerinde ve sosyal hayatlarında dağılmaya, çözülmeye, mahkûm gibidirler. Belki kâinatı ayakta tutan, ritmini muhafaza eden kâinat-Kur’an-ruhlar bağlantısıdır. Bu bağlantı koptuğunda Kur’an ve O’na muhatap ruhlar bulunmadığında kâinat anlamını yitirecek; dağılıp, çözülerek nuranî ve uhrevi alemlere tasaffî ile dönüşecektir.

Yazar


Avatar