Makaleler

Dinlerarası Diyalog ve Dostluk

Kur’ân’ın Ehl-i Kitaba Ayrıcalıklı Yaklaşımı

Savaşların, maddî ve manevî anarşi selinin azgın dalgalarıyla boğuşan insanlık, bir can simidi arayışındadır. Bu kurtarıcı ise asırlardır her dinden ve ırktan insanı potasında eritebilen İslâm’ın hoşgörü ve diyalog anlayışından başka bir şey olmasa gerek. Fakat, ne yazık ki, Müslümanların bile bu kıymetli hazinenin tam olarak farkında olduğu söylenemez. Bu sebeple günümüz Müslüman’ı, çevresini kuşatan her din ve ırktan fert ve topluluklara karşı nasıl bir tavır takınacağını bilmemenin şaşkınlığı içerisinde bocalamaktadır. Bu şaşkınlık ve bocalama, ölçüsüzlüğü netice vermekte; laiklik perdesi altında dinsizliği, demokrasi perdesi altında diktatörlüğü ön plana çıkaran; diyalogdan uzak ve hoşgörüsüz tavırlarıyla dikkatleri çektikleri halde, Müslüman kesimden sonsuz bir hoşgörü ve anlayış bekleyen; dinde lakayt, muhakeme-i akliyeden mahrum şahıslara karşı ya ifrat ya da tefriti doğurmaktadır.

İslâmiyet’in bir istikamet, adalet, hak, hukuk, orta yol dini olduğu nazara alınacak olursa, elbette onun her kim olursa olsun herkese belli prensipler çerçevesinde diyalog, dostluk, muhabbet ve hoşgörü elini uzatıyor olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır. İşte aşağıda gelecek olan bölümlerde İslâm’ın her kesimden insanlara diyalog ve hoşgörüsünün çerçevesi çizilmeye çalışılacaktır.

Kur’ân-ı Kerim’de Mu’cemü’l-Müfehres’ten tesbit edebildiğimiz kadarıyla yirmi dört âyet-i kerimede ehl-i kitaba hitap vardır. Bir âyette “ehl-i İncil” tabiri, birçok âyette de “Yahudi ve Nasara” isimleri zikredilmektedir. Bu hitaplardan Allah’ı tümden inkâr eden ateistler ile, Allah’a inanıp sıfatlarında hataya düşen ehl-i kitap arasında bir ayırım olduğu göze çarpmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de ehl-i kitaba ayrıca hitap edilmesi ise, hakkı bilip de gizledikleri, bir gün bu hakkı kabul etme ihtimalleri bulunduğundan dolayı olabilir. Bu sebeple onlarla ilgili âyetlerde “ikaz” noktasının ağırlık kazandığını görüyoruz. “Ey ehl-i kitap! Niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?”1 “Ey ehl-i kitap! Niçin hakkı bâtıl ile karıştırıyorsunuz? Bildiğiniz halde hakkı gizliyorsunuz?”2 gibi âyetlerde onların uyarıldıkları görülmektedir. Dikkat edilirse en son zikrettiğimiz âyet-i kerime mealinde, “bildiğiniz halde” tabiri geçmektedir. Gerçekten de ehl-i kitap hitabına mazhar olan Hıristiyanlar ve Yahudiler, Tevrat ve İncil’de ahirzaman peygamberinin geleceğine dair müjdeleri bilmekte, ama o geldikten sonra çeşitli sebeplerden dolayı inkâr yoluna sapmaktaydılar. Tevrat ve İncil’in bu kadar tahrif edilmesine rağmen, Hüseyin-i Cisrî gibi bir alimin “Risale-i Hamidiye”sinde yüz on dört işaretleri o semavi kitaplardan çıkarması,3 bu “bildiğiniz halde” tabirinin halen geçerli olduğunu göstermektedir. Bundan da anlaşılmaktadır ki, müşrikler ve ateistler ile ehl-i kitap arasında bir farklılık bu bakımdan söz konusudur. Nitekim bu bilgilerine istinaden Kur’ân-ı Kerim onları doğru olan inanca gelmeye çağırmakta ve şöyle seslenmektedir: “Eğer ehl-i kitap iman etseydi onlar için daha hayırlı olurdu.”4

Bu temenniden sonra bir başka âyet-i kerimede de nasıl iman etmeleri gerektiği dile getirilmektedir: “Ey ehl-i kitap! Sizin ile bizim aramızda eşit olan kelimeye gelin: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim, Allah’a hiçbir şeyi şirk koşmayalım. Allah’ın dışında birbirimizi Rab edinmeyelim.”5

Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi şöyledir:

Rivâyete göre Yahudiler Hazret-i Peygamber’e gelerek, “Hıristiyanların İsa’yı (a.s) Rab edinmeleri gibi biz de seni Rab edinmek istiyoruz” dediler. Hıristiyanlar da Peygamber’e (a.s.m.) gelerek “Yahudiler Üzeyir’e (a.s) ne diyorlarsa biz de sana öyle diyelim” teklifinde bulunmuşlardır. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuştur.

Peki, niçin ehl-i kitap tabiri kullanılmıştır? Razi’ye göre, bu tabir muhatabı yüceltmek, kalbini hoş etmek, okşamak içindir. Burada “gelin” mânâsındaki “tealev” kelimesi, “aşağı yerden yukarıya gelin” demektir. Âyette geçen “eşit” mânâsındaki “sevaun” kelimesi de “adl ve insaf” demektir. Buna göre âyetten, “Sizinle aramızdaki insaflı kelimeye gelin” anlamını çıkarmak mümkündür. İnsaflı olmak ise haklıya hakkını vermektir. Zeccac’a göre bu, “istikametli olan kelimeye gelin” demektir. Cenab-ı Allah, gelinmesi gereken kelimenin ne olması gerektiği şeklinde mukadder bir suale üç hususla cevap vermektedir: (1) Ancak Allah’a ibadet etmek. (2) Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak. (3) Allah’ın dışında birbirlerini Rab edinmemek. Esasen bu üç unsurun zikredilmesi, öncelikle, birinci derecede Hıristiyanların muhatap alındığını göstermektedir, ki, Razi de bu konuya temas etmektedir. Çünkü Hıristiyanlar bu üç hususun mânâ-yı muhalifini benimsemektedirler. Bir defa onlar, Allah’tan başkasına, yani Mesih’e ibadet ediyorlar. Teslis akidesini kabul ederek Allah’a şirk koşuyorlar (Allah üçtür, Baba, Oğul ve Ruhu’l-Kudüs). Ruhbanlarını ve ahbar denilen din alimlerini de Rab ediniyorlar. Meselâ günah hususunda ruhbanlara inanıyorlar.6

Kur’ân-ı Kerim’in ehl-i kitaba farklı bir şekilde hitap ederek onların kalplerini okşaması, batıl itikatlarından vazgeçmeye çağırması vicdanlarda makes bulmuştur. Bilhassa da Hıristiyanlardan binlerce kişi İslâmiyet’i seçmiştir, halen de seçmeye devam etmektedir.

Ehl-i Kitapla Dost Olmak

Kur’ân-ı Kerim’in bir taraftan ehl-i kitabın kalbini İslâm’a karşı yumuşatıcı bir üslup kullanırken, diğer taraftan, müminleri ehl-i kitapla dost olmaktan sakındırması bir tezat gibi gözükmektedir. Ve günümüzde birçok kimse tarafından bu âyet yanlış anlaşılmakta, bu yanlış anlama ise, hatalı hükümlerin verilmesine sebep olmaktadır.

Yahudi ve Hıristiyanlarla dost olmanın yasak olduğunu ifade eden âyette, “Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyiniz.”7 buyurulmaktadır. Elmalılı’nın buradaki yasaklanmayı izahı şu şekildedir: “Yardaklık etmeyiniz, tuzaklarına düşmeyiniz, isteklerine iştirak etmeyiniz.”8 Aynı zatın tefsirinde: “Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez”9 âyetine dayanılarak, onları dost edinmemenin onlara iyilik etmeyi engellemediğine dikkat çekilmektedir.10

Bu izahlardan onlarla diyalog ve müsamahanın bir ölçüsü karşımıza çıkmaktadır. O da, onlara yardaklık edecek kadar bir gevşeme ve iltifattan uzak durma, ama onlara iyilik edebilme ölçüsüdür.

Peygamberimiz’in (a.s.m.) Yahudi ve Hıristiyanlara karşı muamelesine baktığımızda, onlara iyilik yapmaktan hiçbir zaman geri durmadığını görmekteyiz.

Bir defasında Peygamberimiz (a.s.m.) Yahudilerden birinin hastalanan oğlunu ziyarete gitmiş, çocuğun hal ve hatırını sorduktan sonra onu Müslümanlığa davet etmiş, çocuk babasının yüzüne bakmıştı. Yahudi oğluna, “Peygamber ne diyorsa onu yap” demiş, çocuk da Müslüman olmuştu. Bir defasında da Yahudilerden birinin cenazesi geçiyorken Resul-i Ekrem ayağa kalkmıştı.11 Bir rivayette: “Ben melekler için, yani cenaze ile birlikte olan melekler için ayağa kalktım” denmiştir.12

Yahudiler, Resul-i Ekrem’e (a.s.m.), “Selamun aleyküm” yerine, “kahrolasınız” demek olan, “Sâmün aleyküm” derlerdi. Bir defa Hazret-i Aişe (r.a.) Yahudilerin bu hareketinden müteessir olarak onlara mukabelede bulunmuş, Hazret-i Peygamber (a.s.m.) Aişe’yi (r.a.) teskin etmiş, ona “Geniş ol. Çünkü Cenab-ı Hak geniş olmayı sever” buyurmuştu.13

Necran’dan gelen Hıristiyan heyet, Resul-i Ekrem (a.s.m.) tarafından kabul olunduğu zaman Resul-i Ekrem (a.s.m.) bunları mescidde misafir etmiş, hatta onların mescidde ayinlerini yapmalarına da müsaade etmişti. Müslümanlar buna itiraz ettikleri zaman Resul-i Ekrem (a.s.m.) onları susturdu.14

Bütün bunlar, ehl-i kitaba barış zamanlarında iyilikte bulunmanın müminlerin görevleri arasında olduğunu göstermektedir. Özellikle de Hıristiyanların ülkelerinde çalışmak zorunda kalan Müslümanların hatırı sayılır bir ekseriyeti teşkil ettiği ve ekonomik, askerî bakımlardan yardımlaşmanın zarurî olduğu bir devrede, bu âyet-i kerimenin gerçek mânâsına ne kadar muhtaç olduğumuz ortaya çıkmaktadır.

Said Nursî de bu hususta Hazret-i Peygamber ve Kur’ân’dan aldığı dersle bize aynı güzel ölçüleri sunmaktadır. Münazarat isimli eserinde, Hıristiyanlık dinine mensup olan Ermenilere düşman olmaya “istibdadın sebep olduğuna” işaret etmiştir. Çünkü, siyasi istibdat “insanlar kendi idarecilerinin yolundadır”15 hadisinin sırrıyla, herkesin damarlarına işlemiştir. Değişik isimler ve görüntüler altında, toplumun her kesiminde kendi etkisini göstermiştir. İstibdat hakkın değil, kuvvetin esas alındığı; kılıcı keskin, kalbi katı olanın sözünün geçtiği bir anlayış olduğu için düşmanlıkları körüklemiştir.16 İşte, Said Nursi de, değişik ırklardan müteşekkil bir milletin saadet ve selametinin dostluktan geçtiğini belirterek, bunun ölçüsünü de, “Fakat mütezellilane [alçalarak] dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi muhafaza ederek, musafaha elini uzatmaktır” şeklinde koymaktadır.17

Said Nursî bu gibi birçok izahtan sonra, “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyiniz” âyetini, hem Kur’ân’ın hükmüne uygun, hem de Hazret-i Peygamber’in (a.s.m.) tatbikatına muvafık bir şekilde şöyle açıklığa kavuşturur:

“Demek bu nehiy, Yahudiyet ve Nasraniyet olan ayineleri hasebiyledir. Hem de bir adam zatı için sevilmez; belki muhabbet sıfat veya sanatı içindir. Öyleyse her bir Müslüman’ın her bir sıfatı Müslüman olması lazım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfat ve sanatları kâfir olmak lazım gelmez. Binaenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı veya bir sanatı, istihsan etmekle iktibas etmek neden caiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin [eşin] olsa elbette seveceksin.”18

Burada Said Nursî, dostluk ve düşmanlık kavramlarına yeni anlamlar kazandırarak, ehl-i kitaba karşı nasıl davranılacağını tespit etmektedir. Buna göre, ehl-i kitapla “din” dostluğu değil, “sıfat ve sanat” dostluğu âyetin nehyinin şümulüne girmemektedir. Elbette bir ehl-i kitabın dinine muhabbet duymak, imanın zaafiyetini gösterir. Ama onların meselâ “doğruluk” gibi sıfatlarına sevgi beslenebilir, teknolojileri hoş karşılanabilir, işbirliğine gidilerek istifade edilebilir. Bunlar, Kur’ân’ın kastettiği “dostluk” kavramının içine girmemektedir. Nitekim ehl-i kitap hanımlarla evlenmenin caiz olması, Müslüman erkeklerin o hanımların kadınlığa mahsus şefkatlerini ve insanî yönlerini, güzelliklerini ve mallarını sevmenin caiz olduğu hükmünü ortaya çıkarmaktadır.

Said Nursî, “Delil katiü’l-metin olduğu gibi katiü’d-delalet olmak gerektir” diyerek, Yahudiler ve Hıristiyanlarla diyalog ve dostluk kurmanın yasak olduğuna dair delilin Kur’an’ın ayetleri gibi sağlam bir metne dayandırılmasının da yeterli olmadığına dikkat çekmiştir. Evet, metin kati ve sağlamdır, fakat kastedilen anlama delaleti sağlam mıdır? Ayet metninin kesin olduğu apaçıktır fakat hangi anlama delil olmaktadır? İşte, bu ayet zamanın tefsirine göre yoruma ve tevile açıktır; çünkü hangi şartlarda ve hangi açıdan Yahudi ve Hıristiyanlarla dostluk yapılmaması gerektiği belirtilmemiş, mutlak bırakılmıştır. Hüküm “mutlak” olduğu için de ayetin belli şartlar altında yorumlanması mümkün olmaktadır. Hem de, eğer bir kelime başka bir kelimeden türemişse ve hüküm onun üzerine bina ediliyorsa, hükmün sebebi de türetilen kelimeye bağlıdır. Yahudi ve Nasara kelimeleri, Yahudilik ve Nasraniyetten türemiş kelimelerdir. Yahudiler ve Nasraniler ile dostluk etmeye yasak konmuşsa, bunun sebebi Yahudilik ve Nasraniliğin muhtevasında yer alan ve tevhide uymayan inançlar, İslam ahlakına aykırı davranışlar olacaktır.19 Bir başka ifadeyle muhabbeti yasaklanan Yahudi veya Hıristiyanlığa mensup şahıs ve diğer özellikleri değil, onun Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa ait inanç ve davranışlarıdır.

Said Nursî, zamanın bu âyet-i kerimeyi nasıl tefsir ettiğini de açıklık kazandırmaktadır. Ona göre, Asr-ı Saadette büyük bir dinî inkılap meydana gelmiştir. Bu inkılap bütün zihinleri din noktasına çevirdiğinden, Sahabeler bütün sevgi ve düşmanlığı o noktada toplayarak sevgi veya düşmanlık beslerlerdi. Bundan dolayı gayri Müslimlere muhabbetten “nifak” kokusu geliyordu.

Bu zamanda ise, acib bir dünyevî ve medenî inkılap vücuda gelmiştir. Bütün zihinleri zapteden ve bütün akılları meşgul eden medeniyet, terakki ve dünya noktasıdır. Onların ekserisi dinlerine o kadar da bağlı değillerdir. Bu sebeple, onlara dost olmak, medeniyet ve terakkilerini güzel görüp almaktır ve her dünya saadetinin esası olan asayişi muhafazadır. Said Nursî’ye göre bu çerçevede bir dostluk katiyyen nehy-i Kur’âni’de dahil değildir.20

Bediüzzaman’ın asrın idrakine uygun bu isabetli tefsiri, günümüz Müslümanlarını büyük bir sıkıntıdan kurtarmaktadır. O, teknolojinin dinsizlikle veya din dostluğu ile bir alâkası olmayacağı gerçeğinin altını çizerken, bunu da bir âyete dayandırmaktadır.

İşte Kur’ân’dan çıkan bu prensipler, Müslümanların ehl-i kitaba karşı diyaloga açık ve hoşgörülü olmasının çerçevesini de çizmektedir. Kaldı ki, Bediüzzaman, dinsizliğin, zındıkanın yaygınlaştığı bir zamanda Hıristiyanların dindar ruhanîleri ile dinsizliğe karşı “ittifak” edilmesini de zarurî görmekte, bunu da bir hadis-i şerife21 dayandırarak söylemektedir.22

Dipnotlar:
1. Âl-i İmran, 70.
2. Âl-i İmran, 71.
3. Sözler, 215.
4. Âl-i İmran, 110.
5. Âl-i İmran, 64.
6. Fahrü’r-Razi, Tefsiru’l-Kebir, c. 8, s. 85-86, Beyrut, tsz.
7. El-Maide, 51.
8. M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 3, s. 265-266, İst., tsz.
9. El-Mümtehine, 8.
10. Elmalılı, a.g.e., c. 3, s. 265-266.
11. Mevlânâ Şibli, Asr-ı Saadet (Terc: Ö. Rıza Doğrul) İst. 1974, c. 2, s. 117.
12. Nesâî, Cenâiz 47, (4, 46).
13. Şiblî, a.g.e., c. 2, s. 117-118
14. Şiblî, a.g.e., c. 2, s. 118.
15. Keşfu’l-Hafâ, 2:311.
16. Nursî, Münazarat, s. 33-34.
17. Nursî, Münazarat, s. 67-68.
18. Nursî, a.g.e., 70-71.
19. Nursî, a.g.e., 70.
20. Nursî, a.g.e., 71.
21. Buharî, 4:205; Müslim, 1:136; Fethu’l-Kebir, 2:235.
22. Nursî, Lem’alar, s. 155, Germany, 1994.

Yazar


Avatar