Enstitü Sayfası

“Dil, din ve vatan birliği” – II

Türkiye coğrafyasında yaşayan insanların oluşturduğu ilginç bir farklılıklar atmosferi vardır. Coğrafyayı sınırladığımız için tek ve aynı olan sadece paylaşılan ve bağlanılan vatan topraklarıdır. Bir çok farklı dine mensup, bir çok farklı dili -en azından anadili itibariyle- konuşan, farklı ırkî özellikler gösteren, genel kültürel bütünlüğün arkasında gizli özel kültürel geleneklere sahip bir toplumla karşılaşıyoruz. Ancak özeldeki bir çok farklılık geneldeki bir çok benzerliğin arkasında gizlenmiştir.

Yüzde doksan dokuzunun Müslüman olarak tanımlandığı bu toplumda Hıristiyan, Musevî veya diğer dinlere mensup küçük grupların yanında İslâm içerisinde gelişmiş farklı mezheplerden oluşan bir mozaikle karşı karşıyayız. Neredeyse herkesin Türkçe konuştuğu bir sosyal hayatta Kürtçe, Lazca, Çerkezce, hatta Süryanice’nin konuşulduğu bir ortama sahibiz. Toplumun kendini Türk milleti olarak tanımladığı veya böyle tanımlandığı bir ortam, oldukça farklı etnik kökenlere sahip insanlar tarafından oluşturuluyor. Ayrıntıları tahlil ettiğimizde bunların üzerinde örülmüş özdeşlikleri şaşırtıcı bulabiliriz. Ancak bu özdeşlikler dinden soyutlanmış yapıdaki hakim bir felsefenin dayatmalarının etkisi altında oluşturulmaya çalışıldığı için, özlere oturamamış, iç dinamiklerde yavaş yavaş patlamaya yönelen gerginlikler oluşturmuştur. Şu halde böyle bir toplum nasıl bir formülle gerçekten aynı ve tek bir millet olarak tanımlanabilecektir? Bu tanımlama, ilişkilerin biçimine de ışık tutar.

Zihnimiz bir dizi sorularla karşı karşıyadır. Dil bağı açısından baktığımızda bu vatan topraklarında bizim konuştuğumuz dili konuşmayanları farklı bir millet olarak mı algılayacağız? Ya da din birliğimiz olmayan insanları, milli kimliğimizden koparmamız mı gerekecek? Ya da tersinden bakarsak vatan sınırlarımız dışında dinimizi paylaşan toplumlarla aynı millet mi olacağız? Aynı soruyu Uzak Doğu’da veya Kafkaslar’da bizim dilimizi konuşanlar için de sorabiliriz. Hatta aynı soruları bizim vatanımız içerisinde yaşayan farklı dil veya dine sahip insanların, diğer ülkelerde yaşayan özdeşleri için de sorabiliriz. Görüldüğü gibi milleti tanımlamak zannedildiği kadar kolay değildir. Bu yüzden milliyetçilik, belli sınırların ötesine taşıldığında ciddi sorunları beraberinde getirir.

Hz. Peygamber (a.s.m) zamanında İslâm’ın intişarı ile birlikte bağlanma sadece inanç temelinde gelişmeye başladı. Kâinatın sahibine inanan farklı kavimlerden müteşekkil insanlar tek bir millet; buna karşılık, yine farklı kavimlerden oluşan ve inkârda birleşen müşrikler, bir diğer milletti. Şiddetin yerini sulha bırakması ve farklı dil ve din mensuplarının aynı sosyal ortamda birleşmeye başlamasıyla birlikte, biraz daha geniş kapsamlı arayışlar ortaya çıktı. İşte Bediüzzaman’ın milliyetçilik konusuna Mektûbat’ında getirdiği yaklaşım, önümüze ciddi bir çözüm olarak konmuştur. Bu yaklaşımla milliyet, kan bağı reddedilmiş biçimiyle bir tür akrabalık/komşuluk ilişkisine dönüştürülmüştür. İnsanların çok yakın, az yakın, daha az yakın akraba/komşuları vardır ve yakınlık derecesi ne olursa olsun her halükârda bu bağ korunur. Zaten önemli olan bağın korunması, arzulanan da bağın güçlü olmasıdır.

Sonuçta milletin en önemli bağı, hatta tanımı olarak din karşımıza çıkar. Bediüzzaman’da bu, “milliyetimiz İslâmiyet’tir” şeklinde ifadesini bulur ve o birçok yerde “İslâm milleti, İslâmiyet milliyeti” tabirlerini kullanır. (Örn. için bkz. Mektubat, s. 424) Irka dayalı bir milliyetçilik anlayışını hakim kılmaya çalışan döneminin siyasilerine “350 milyon İslâm cemaatinin uhuvvetini” teklif ederken de (Mektubat, s. 408) onun anlatmak istediği, vatan sınırlarını aşan inanç temelindeki rabıta unsuruna verdiği önemin vurgulanmasıdır. Hatta biraz daha ileri düzeyde milleti oluşturan unsurlar arasında sadece dinin yeterli olması bir yana, belirleyici olduğunu da söyler. Bu, milletin “ümmet birliği” anlamındaki ifadesidir. Zaten millet -bizde hakim olduğu dönemin ifadesiyle ulus-, belirttiğimiz gibi ümmet anlayışına yapılan saldırılara paralel olarak dinden soyutlanmak, bağlantıları arasından dinin çıkarılmak istendiği bir toplumda meydana gelen boşlukları doldurmak için üretilmişti.

Şu halde insanlar kendileriyle aynı dine mensup olan insanlarla milli birlikleri olduğunu düşünebilirler. Din birliği ile birlikte dil birliği de varsa millet daha güçlü bir yapı arz eder. Vatan ile bu çok daha güçlü bir hale gelir. Kısaca Bediüzzaman asli unsuru din olmakla birlikte dil ve vatan, dolayısıyla kültür bağlarıyla güçlenebilen bir millet tanımını teklif etmektedir. Kendi zaviyemizden bakarsak, ırkları ne olursa olsun aynı dini paylaştığımız insanlarla milli birliğimiz vardır. Bu yaklaşım “ne Arap’ın yüzü, ne Şam’ın şekeri” yaklaşımını lânetler.

Irk unsuruna dayalı bir millet tanımına yapılan hücum, sathi bakışta haksız gözükür. Çünkü bu unsur en tartışmasız kriterlere sahip bir rabıta olarak karşımızdadır. Oysa ırk gerçekten ileri sürüldüğü gibi bağlayıcı bir unsur olsaydı, esasen aynı Adem’in (a.s.) çocukları olan insanlar arasında bu denli parçalanmalar yaşanmazdı. İnsanlık tarihine baktığımızda insanlar arasındaki ilk ayrılıkların din temelinde doğduğunu görüyoruz. Habil ile Kabil arasındaki ayrılma Allah’a itaat etme veya isyan etme hareketiyle başladı.

Kur’ân-ı Kerim insanlığın şube ve kabilelere ayrılmalarının sebebinin birbirlerini tanımaları ve tanımlamaları gereği olduğunu zikreder. (Hucurat Suresi, 13) Bu gerekçeyi görmezden gelip, en geniş şekliyle insan olarak bir olmak varken, diğer insanları dışlar şekilde, ırk olarak bir olmak fıtraten mümkün değildir. Esasen ırkî köken olarak Türkler, Bulgarlar, Macarlar temelde birleştikleri halde bugün arada açık ve kesin bir milli ayırım vardır. Yani Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Müslümanlıktan çıkan Türkler, Türklükten de çıkarlar.”

“Milliyetimiz İslâmiyet’tir” hükmünü ideal bir gerçeklik olarak savunmakla birlikte, asrının milliyetçilikte çok ileri gittiğini söyleyen Bediüzzaman, “hayat-ı içtimaiye ile meşgul olanlara ‘fikr-i milliyeti bırakınız’ denileme(yeceğini)” ifade ederek, müspet ve menfi fikr-i milliyet şeklinde bir ayırım ortaya koymuş; bu suretle milliyetçiliğin zarar verici karakterlerini, birliği destekleyici bir yöne kanalize ederek izale etmeyi düşünmüştür. (Mektubat, s. 310.) Bir başka tabirle, mevcut ve güçlü bir İslâmi kimlik varken ileri sürülebilecek bütün diğer kimliklerin çok daha sönük ve zayıf olacağını anlatmak istemiş; bu yeni kimliklerin İslâm kimliğinin yerine geçmesini kesinlikle tahrip edici bulduğu gibi; İslâm’ı, merkezde tutulan bu yeni kimliklere payanda yapmanın da aynı derecede olmasa bile çok ciddi sakıncaları olduğunu vurgulamıştır. Yaşadığı dönemdeki iki tip milliyetçilik yaklaşımına şiddetle karşı çıkarken durumu şöyle tarif eder: Din bağının esasını ve merkeziliğini kabullenmiş bazı Müslümanlar, dinin zaafa düştüğünü, din bağlamında insanların bağlantı ve birliklerinin gerçekleşemez hale geldiğini düşünmüşler ve bunun sonucu olarak dini kendilerince tanımladıkları milliyetle güçlendirmek, desteklemek istemişlerdir. Zanlarınca ırk, dil, vatan gibi unsurlardan oluşturulacak milliyet bağı, temel olan din bağına destek olabilecektir. Öte tarafta görünürde küçük nüansla, fakat esasta büyük farkla ayrılan bir grup vardır ki, bunlar esas tez olarak milliyetçiliği, ama ırkçılık (unsuriyet) merkezli milliyetçiliği sosyal bağlanma biçiminin temeline oturtmak gibi bir ideolojiyi benimsemişler; bu bağlanma biçiminin de yetersizliğinin giderilmesi veya örtülmesi için güçlendirici bir bağ olarak dinin kullanımını yeğlemişlerdir. (Mektubat, s. 424.)

Eserinde her iki yaklaşımı ileri sürenlerin düşüncelerinin sakatlığını ortaya koyarken, gerekçelerini şöyle beyan eder: Unsura (ırka) dayalı milliyetçilik, unsura yapılan vurgu, şiddeti, arasından da bir kısım sakıncaları beraberinde getirir. Ne ırkın safi varlığı, ne de üstünlüğü konusunda evrensel kıstaslara dayalı kesin bir çizgi ortaya konamaz. “Unsuriyet toprağı mevhum(dur)” zannî esaslar üzerine bina edilir.

Üçüncü bir husus, ırkî bağlanmanın “sınırlı ve özel” karakterli oluşudur. Irkın değiştirilemez olduğunu vurgulamıştık. Irka yapılan vurgu, sadece ırkî özdeşleri sahasına çeker ve bu saha dışındaki varlıklardan izale eder. Irk bağı temelinde tanımlanan millet ve milliyetçilik, anlamı biraz mevhum olsa da “Turancılık” düşüncesinde olduğu gibi bir ölçüde vatan sınırlarını aşabilir, ama çok daha güçlü bağlar bulunan başka unsurlardan koparma yanında aynı coğrafya içerisinde de kopmalara ve müstakil ırkî bütünlüklerin oluşmasına yol açabilir. Dördüncü olarak, ırkî vurgu “garazkâr, zulümkâr” yaklaşımları beraberinde getirir. Bağlanmanın temel kriterinin ırk olduğu yerde, dinin vurgu yaptığı “eşitlik, hak, adalet” gibi kriterler geri plâna düşer. Özdeş olunan ırka mensup kişinin değersizliği, farklı ırka mensup kişinin dinî perspektifle var olan değerine tercih ediliverir.

Bediüzzaman’ın menfî milliyet olarak tanımladığı, ırka vurgu yapan versiyonunun vurgu şiddetine göre doğuracağı sakıncalar bir yana, insanlığın geçmişe nazaran bir dizi değişimler yaşadığını ve bu değişimlerin milliyetçiliği biraz daha yetersiz ve sakıncalı hale getirdiğini söyleyebiliriz.

Tedavi olmaz yara sosyal bağ olarak dini belirleyenlerle, dinden koparılmış haliyle diğer ek unsurları belirleyenler arasında meydana gelebilecek cepheleşmedir.

Milliyetçiliği, önemli ve yeterince birleştirici yaklaşım olarak görmeyen Bediüzzaman, getirdiği “müspet milliyet” yaklaşımı ile milliyetçiliğin bütün sakıncalarının yok edilebilmesi için din bağını temel almak, bu bağda odaklaşmak kaydı ve ırk bağı şiddetle reddedilmek şartıyla, dil ve vatan bağının destekleyici unsurlar olarak kullanılabilmesini önermektedir.

Öteden beri İslâmî kimlik taşıyan, farklı etnik kökene sahip Türk, Kürt, Arap, Fars gibi unsurlar arasındaki tarihî ilişki ortaya din temelli, kopması güç bir bağ koymuştur. Bu bağın kuvvetine asırlar içerisindeki ilişkiler şahittir. Söz konusu unsurlar arasındaki kopmaların, uzak ve yakın geçmişte olduğu gibi, bugün de gözlemlenen en belirgin sebebi milli bütünlük anlayışlarını ırkî yaklaşımla şekillendiren siyasilerin dayatmalarının yansımalarıdır.

Başkaları ile aynı değerleri taşıyan unsurlara, taşıdıkları ortak değerde birleşmeleri mümkün olmakla birlikte, vurgu ve itibar gösterilen unsurların eşit esneklikte paylaşılmadığı yerde toplumsal birliğin paylaşılması imkânsızlaşır. Türklerin kendilerini Müslüman kimlikleri ile tanımladıkları yerde diğer unsurların nazarında bu, özdeş bir kimlik olarak algılanırken, Türk ırkının ırkî özellikleri itibariyle hakimiyetinin öne çıkarıldığı yerde sair ırklar da nazarlarında kaçınılmaz olarak üstünlük psikolojisini canlandıracaklardır. Irk bir yana, paylaşım ve değişim esasına dayanmayan dil, vatan, kültür, gelenek gibi bütün hususlarda karşılaşılacak sonuç budur.

Yapılması gereken şey, ırkî bağlamdaki yaklaşımların sözde ve özde tamamen kaldırılması; dil, din ve vatan bağlamında sıcak paylaşım ve değişimlere girilmesine çalışılmasıdır. Karşılıklı olarak aynı dinî değerlerin zaten olduğu gibi paylaşılmasının yanında ortak dillerin dışına taşarak dil öğrenilmesine dönük kültürel değişime kapı açmak ayrıca vatan bağlamında siyasî yakınlıklar kurmak gerekir. Bediüzzaman bu çözümü, bir yandan eğitim dilinin Arapça, Türkçe ve Kürtçe’ye açık olmasını istediği ve “Medresetü’z-Zehra” adını verdiği milli ve milletlerarası boyutlu bir eğitim modelinin uygulanmasını; diğer yandan da İslâm ülkelerinin Amerika Birleşik Devletleri gibi, dış ilişkilerinde düzenleyici olarak federatif bir bağlanmaya girme gayreti içerisinde olmalarını teklif ederek getirmiştir. Onun bu iki teklifi, dini bütünlük içerisinde olan toplumların ortak kimliklerinin/birliklerinin tahkimi çerçevesinde dil ve vatan unsurlarının kullanım yolunu tanımlamaktır.

Yazar


Avatar