Mana-i Harfi

Risale-i Nur: Tahavvülat-ı Zerrat Şerhi-35

Hakikatte Zerre ve Kâinat Birdir

    “Hem, her bir zerre öyle bir nakş-ı sanatta işler ki, ya bütün zerrâtla münâsebettar, her birisine ve umumuna hem hâkim ve hem her birisine ve umumuna mahkûm bir vaziyette bulunmakla, o hayretfezâ sanatlı nakşı ve hikmetnümâ nakışlı san’atı bilir ve icad eder -bu ise, binler defa muhâldir; veya bir Sâni-i Hakîmin kanun-u kader ve kalem-i kudretinden çıkan harekete memur birer noktadır. Nasıl ki, meselâ, Ayasofya kubbesindeki taşlar eğer mîmarının emrine ve sanatına tâbi olmazlarsa, her bir taşı, Mîmar Sinan gibi dülgerlik sanatında bir mahareti ve sâir taşlara hem mahkûm, hem hâkim olmak, yani ‘geliniz, düşmemek, sukut etmemek için başbaşa vereceğiz’ diye bir hüküm sahibi olması lâzımdır; öyle de, binler defa Ayasofya kubbesinden daha sanatlı, daha hayretli ve hikmetli olan masnuâttaki zerreler, Kâinat Ustasının emrine tâbi olmazlarsa, her birine Sâni-i Kâinatın evsâfı kadar evsâf-ı kemâl verilmesi lâzım gelir. “Feyâ sübhânallah! Zındık maddiyyun gâvurlar, bir Vâcibü’l-Vücudu kabul etmediklerinden, zerrât adedince bâtıl âliheleri kabul etmeye mezheblerine göre muztar kalıyorlar. İşte şu cihette, münkir kâfir, ne kadar feylesof âlim de olsa, nihayet derecede bir cehl-i azîm içindedir, bir echel-i mutlaktır.”

Varlık aleminde her şey her şeyle irtibatlıdır. Kâinat zerreleri, tek tek belli bir alanı sınırlamazken ya da sınırlanmış bir alan içinde algılanmaları ve tespit edilebilmeleri mümkün olmadığı halde bütün halinde iken bir anlamlar manzumesi, bir kitap, bir tablo gibidirler. Zerreler zaman ve mekân içinde bütünleşerek bir anlam kazanırken, aralarındaki irtibat ile zaman ve mekânı ifade ederler. Tek tek bir isim, şekil, tarif, renk, koku, kıvam gibi özelliklerle bütünün mülk boyutuna uygun şekilde ifade edilebilmesi için farazî ve itibarî sınırlamalar varlığın belirli alanlarını sınırlamış gibi gözükseler de, yani teşahhusat sergileseler de aslî boyutu ile varlık bir bütündür. Zaman, mekân ve teşahhusatın sınırlamaları yalnız mülk boyutunda bir anlam ifade etmekte özünde ise vahdete işaret etmektedir. Çünkü, varlığın özü vahdet, görünen kısmı kesret, asli boyutu melekût, duygulara hitap eden kısmı mülk, özde mücerred ve şeffaf alemimizde müşahhastır. Melekût boyutundan bakıldığında kâinatın da bir ruhu, bütünlüğünü muhafaza eden bir özü olmalıdır ve olduğuna dair maddi emareler her geçen gün artmaktadır.

Bu emarelerden biri de zerreler arasındaki sıkı irtibattır. Daha önce ifade ettiğimiz gibi “ilk atom” şeklinde tarif edilen zaman boyutundaki ilk zerre ile şu an var olan ve çok küçük zaman dilimlerinde tekrar tekrar vücuda gelen sayısız zerreler arasında sıkı bir irtibat gözlenmektedir. Büyük Patlama diye algıladığımız şey, ilk atomun sonsuz cemal ve kemali, İmam-ı Mübin’i şuur sahiplerine ifade etmek için sonsuz süratle harekete geçişinin mülk aleminde adlandırılması olsa gerektir. Sonsuz süratle hareket eden Kudret Eli’ndeki kalemin ucu gibidir. Belki de bu yüzden bir zerrenin hali, anında diğer zerreyi etkiliyor ve bu iletişim için zaman geçmiyor gibi algılıyoruz. Bir zerre ve diğer zerre tarifleri tamamen mülke ve kesrete münhasır olmalıdır. Aslında ve özde olan teklik, vahdet ya da tek zerredir. Mülkte o kadar suretle hareket eder ki, her varlık tablosunda sayısız zerre çizilir.

Belki, bizim mülkte algıladıklarımız İmam-ı Mübin senaryosunun zaman ve mekâna yayılması ya da şuunatın zaman ve mekân sahifesinde ifadesidir. Tek zerre asırları, sonra kâinatı ifade eder. Zerre asırları, sayısız mekânları ve bunlara muhatap olacak şuurları, akıları yazar. Asırlar, mülk boyutundaki sayısız ilişkiler ve bunları hikmete dönüştürüp, hikmetin ayinesi olan akla ifade eden kâinat kitabı, akıl sahiplerinde bazı temel hükümleri ifade etmiştir. Düzen, intizam ve mizan yani ölçülük bir iradenin göstergesidir. İrade ise bir tasavvur, tahayyül, idrak, sanat ve üst düzey düşüncenin göstergesidir. Karışıklığı olan, çok sayıda ilişkileri içeren her iş organizasyonu, güzelliği ve estetik oluşu ölçüsünde sanat gücü ve muhayyileyi gerekli kılmaktadır. Tahayyül, tasavvur ve derunî sanatın mülke yansıtılabilmesi, varlık boyutunda ifade edilebilmesi ise kudreti gerektirir. Güç ve kudret ise beraberinde hakimiyeti getirir. Tersinden düşündüğümüzde ise hakimiyet olmadan gerçek kudretten bahsedilemez. Yine, kâinat kitabından aklımıza ulaşan bir bilgi ve sonucunda ortaya çıkan hüküm; uyum içinde işleyen, ahenkli hareket eden unsurların tek merkezden idare ediliyor ve tek düşüncenin organizasyonu olması gereğidir.

Varlık aleminde ise her şeyin her şeyle, her zerrenin diğer bütün zerrelerle irtibatlı olduğunu gösterir bir işleyiş gözlenmektedir. Görünen alemde unsurlar arası ilişkiler zaman ve mekâna yayılmışken, daha derinlerde, zerreler boyutunda bu da ortadan kalkmaktadır. Adeta zaman ve mekânı aşmış bir iletişim, tek ve bütün arasında fark yokmuşçasına sıkı bir irtibat… Tek zerreyi çekmeye kalktığınızda bütün kâinat gelirmiş gibi izlenim veren bir tablo… Zerrede hem dalga hem tanecik oluş özelliği, varlıkta, hem zerre hem kâinat oluş şeklinde izlenmektedir. Bu iki durumu bir arada değerlendirdiğimizde kâinatın bir Organizatör’ü, Sanatkar’ı, bir Usta’sı olmalıdır hükmü ve bunu takiben zerrede bu özellikleri sergileyen kimse, kâinatta da aynı olmalıdır hükmü ortaya çıkıyor.

Muhayyilenin, sanatın, düşüncenin, estetiğin mülke yansıdığı en çarpıcı insanî fiil ise mimarî olmalıdır. Düşünce boyutunda, beyinde şekillenen eser; tasavvurdan hakikat adını verdiğimiz mülk alemine geçerken organize edilmektedir. Hangi taşın nereye konacağı tek tek planlanıp hesap edilmekte; miktarlar, pozisyonlar ayrı ayrı belirlenmektedir. Bir kubbenin birbirine dayanan taşları ancak bir usta tarafından konursa, tek planlama merkezinden pozisyonları belirlenirse karışıklık olmaz. Kubbe-i asuman ve semavatın zerreleri de bu tuğlalar misali birbirine dayanıp tek vücut oluşturmaktadır.

Ya bütün zerreler Kâinat Sanatkarı’nca planlanıp yerleştiriliyor olmalı ya da her zerrede kâinatı halk edebilecek bir tasavvur, bir ilim, bir irade, bir kudret var olmalıdır! Hakîm-i Mutlak olması gereken böyle bir varlık ise başka hakimiyetler altına girmemelidir. O halde çözüm tekdir. Her zerre ve her şey Kâinat Ustasının emrine tabi, O’nun elinde çıkıyor olmalıdır.

Bu noktada ilim tarifinin tekrar yapılması gereklidir. Mülk ve melekûtu birlikte kuşatmayan, varlığın yalnızca mülk boyutundaki ilişkilerini esas alan bir ilim anlayışı gerçeği tam olarak ile ifade edip, algılamaktan uzak olacaktır. Varlığı mülk boyutu ile iyi tanıyor olmak, tarifleri iyi yapabilmek aslî boyutta bir anlam ifade etmemekte ve melekûtu kuşatmayıp, manaları harfîleştirmeyen bir yaklaşımın tam cehaletten farkı olmayacaktır. Çünkü kitap manalar için, yazarın düşüncelerine ulaştırmak için yazılır. Ondaki harflerin şekillerini, münasebetlerini bilmek kitabın hedefine ulaşması anlamında çok şey ifade etmez. Gerçek ilim mana-i harfîlerin toplamı olmalıdır. Bu yönüyle bakıldığında Allah’a inanmayan, onu tanımayan bir insandaki ilim ne kadar yüksek olsa da anlamsızlığa ve abesiyete mahkumdur. “Münkir kafir, ne kadar feylesof alim de olsa, nihayet derecede bir cehl-i azîm içindedir, bir echel-i mutlaktır.”

Yazar


Avatar