Makaleler

İnsanın Yabancılaşması: Tek Boyutlulaşma – I

1. Problemin Tanımı

Çağdaş insan, uzun zamandır süregelen ve sonu kestirilemeyen yoğun bir ya­bancılaşma içinde bulunmaktadır. Hepimiz az veya çok bu sorunu yaşıyoruz. Her ne kadar bu sorun salt modern zamanlara özgü bir olgu değilse de diğer zamanlar­dan farklı olarak yabancılaşma, günümüzde inanılması güç boyutlar kazanmış ve buna rağmen hâlâ insan idrakinin dışında kalmaktadır. Sorunu içinden çıkılmaz kılan da budur.

Yabancılaşma nedir ve neden önemlidir?

Felsefede Hegel ve Marx’dan bu yana kullanılan kavram, yirminci yüzyılda popülerlik kazanmıştır. Kelime anlamıyla yabancılaşma; kendini yabancı kılma an­lamına gelir. Rousseau, bu anlamda kullanmıştır. Fakat yabancılaşma daha sonra delilik, çılgınlık veya saçmalık anlamında kullanılmaya başlamıştır. Felsefi an­lamda yabancılaşma; insanın zihinsel, maddi ve kurumsal-toplumsal ürünlerinin nesnel ve özerk bir güç haline gelerek, kendine karşı gelişme süreci olarak tanımlanabilir. Bu süreç sonunda insan, kendi oluşturduğu şeyler karşısında edilgen bir nesne konumuna düşmekte ve bir anlamda onların kölesi olmaktadır. O halde ya­bancılaşma bir köleleşme sürecidir ve insanın kendi kendine kurduğu bir tuzaktır.

Yabancılaşmanın belirli bir süreç izlediğini söyleyebiliriz: İlk aşamasında in­san, kendi enerjisini nesnelere aktararak yabancılaştırmaktadır. İkinci aşamada yabancılaşan şeyler, özerklik kazanarak kendi başına hareket etmeye başlamaktadır. Bu aşamada insan, nesneler üzerindeki denetimini kaybetmiştir. Üçüncü aşamada ise, insan denetiminden çıkan şeyler bizzat insanı da teslim almaktadır. Bu noktada yabancılaşma, içinden çıkılması zor bir bilmece haline gelmektedir: Başlangıçta özne olan insan, bu noktadan itibaren nesne konumuna düşmektedir.

Hegel açısından yabancılaşma, “Mutlak Ruh”un hareketi içinde kaçınılmaz bir oluşumdur ve bu diyalektik süreç içinde kendiliğinden aşılmaktadır. Ona göre ya­bancılaşma marazi değil, doğal bir olgudur. Doğa, insan ve toplum varoldukça ya­bancılaşma da varolacaktır. Yabancılaşma, “Mutlak Ruh”un kendisini yabancılaştırması sürecindeki bir oluşumun ifadesi olarak zorunludur ve yine “Mutlak Ruh” tarafından kendine dönme sürecinde aşılacaktır.

Feuerbach, Hegel’in sistemini tersine çevirerek yabancılaşma sorununu somut insan kalıplarına dökmüştür. Ona göre “Mutlak Ruh” yabancılaşan insanın özüdür. İnsan, öznel olarak şeyleri kendi düşüncesinde oluşturmakta ve daha sonra da ona tutsak olmaktadır. Tanrı, yabancılaşan insanın ifade biçimidir: İnsan önce kendisi­nin üstünde bir varlık tasarlamakta ve sonra da onun karşısında “kul” durumuna düşmektedir. Feuerbach’a göre insan özünü irade, akıl ve sevgiyle kavradıkça ya­bancılaşma aşılmaktadır.

Marx, evrensel ve soyut bir insanın özünü arama girişimini terkederek, yerine somut insanı koymaya çalışmıştır. Ona göre insanı insan kılan emeğidir. Emek sa­yesinde insan, yeni bir evren kurmaktadır. Ancak nesnelleşen ve böylece maddi bir güç haline gelen emek, aynı zamanda insan için de bir tuzaktır. Çünkü emekçi çalıştıkta, emeği kendine yabancılaşmakta ve kendi aleyhine gelişmektedir. Emeğin yabancılaşması, insan yabancılaşmasının da temelidir.

Emek yabancılaşması; kapitalist üretim tarzında en yoğun şekline kavuşur. Bu sistemde emekçi, üretim araçlarının sahibi olmadığı için emek gücünü bu araçlara sa­hip olan sermaye sınıfına transfer eder ve çalıştıkça onu zenginleştirir. Sermaye zenginleştikçe emekçi yoksullaşır. Demek ki, emeğin yabancılaşması, bir yandan zenginliği diğer yandan ise yoksulluğu netice vererek iki kutup oluşturur. Marx, ya­bancılaşmanın aşılmasında tüm umudunu, bu iki kutup arasındaki sınıf savaşına ve bu savaş sonucunda emekçinin bu savaşı kazanmasına bağlamıştır.

Marx, her ne kadar emek yabancılaşması üzerinde durursa da ona göre bu ya­bancılaşma biçimi insanın insana yahancılaşmasını da beraberinde getirmekte ve insan türünün yabancılaşmasına yol açmaktadır. Türsel varlığına yabancılaşan in­san, ekonomiyi insan yaşamının en yüce amacı haline getirerek, gerçek ahlaki değerlerden de uzaklaşır ve tüm değerleri de yozlaştırır. Yabancılaşma sonucunda tüm zihin ve fizik yeteneklerini kaybeden insan, netice de kendi bilincinde ve kendi kendine etkin olan bir metadan farksız hale gelmektedir.

1960’lı yıllarda kendinden çokça söz ettiren Herbert Marcuse, ileri kapitalist toplumlarda artan refahla bir1ikte yabancılaşmanın da arttığını şu sözlerle dile ge­tirmektedir. “Bu uygarlık üretiyor; bu uygarlık konforu artırmaya ve yaymaya ye­teneklidir; gereğinden fazla olanı gereksinme haline getirmeye, yıkımı yapıcı kılmaya yeteneklidir. İnsanlar birbirlerini mallarıyla tanıyorlar; ruhlarını otomobillerinde, ses cihazlarında, iki katlı evlerinde, mutfak eşyalarında buluyorlar.” Marcuse’ye göre teknolojik medeniyet kapalı bir düzen oluşturarak güdümlü bir toplumu netice vermektedir. Marx’ın zıddına Marcuse, işçi sınıfının karşı çıkma ve düzeni aşma gücünü kaybettiğini ve tam tersine düzene entegre olduğunu ileri sürer. Aşma gücünü yitiren modern toplumu ve insanı Marcuse, “tek boyutlu top­lum” veya “tek boyutlu insan” olarak adlandırmaktadır.

İslam düşünürleri, yabancılaşma sorununu, bu kavramı kullanmasalar bile iki farklı boyutuyla ele almışlardır. İlk boyut, insanın psişik iç dünyası ve egonun açmazlarıyla ilgili olan boyuttur. Felsefeden tasavvufa kadar İslami disiplinlerin öncelikli konusu insan egosu ve bunun dinamikleridir. Bu temelden insana yaklaşım, İslam toplumlarında eğitim, terbiye, yönetim ve ahlaki yaşam başta olmak üzere, insan ilişkilerinin her alanına damgasını vurmuştur.

İkinci boyut, toplumsal boyuttur ve toplumsal süreçlerin insan üzerindeki etki­lerini içerir. Bu bağlamda İbn-i Haldun, tıpkı çağdaş düşünürler gibi refah ve bol­lukla karakterize edilen uygar (umran) yaşamın insan ahlak ve psikolojisi üzerindeki etkilerini başarılı bir şekilde ele almıştır. Onun yüzyıllar öncesinden söylediği şu sözler, adeta modern toplum eleştirilerini andırmaktadır.

“Hadariler (yerleşikler), çeşit çeşit haz ve zevklerle, refahın getirdiği adet ve alışkanlıklarla, dünyaya ve maddi çıkarlarına yönelmişler, bunda ısrar ettikleri için bir çok huy ve kötülüklerle nefslerini kirletmişlerdir. Bu durum onları hayır ve fa­ziletten geri bırakmıştır. Hatta hareketlerindeki haşmet ve saygı da tükenip gitmiştir. Bunun için bir çoğu toplantılarda, büyüklerin ve mahremlerin yanında bile pis küfürler savurmaktan çekinmezler. Saygıya yönelik yaptırımlar, onları bu tutumlarından vazgeçirmez. Çünkü kötü adet ve alışkanlıklar onlarda iyice yerleşmiştir.” (Mukaddime, C. I., Haz. Süleyman Uludağ, Dergah Yayınları, İstanbul l982, s. 420.)

Yozlaşma ve çözülmenin temelinde sahte ihtiyaçları ve refahı gören Haldun, sürekli artan ihtiyaçlar ve beklentilerin insanı bitkin düşürdüğüne başka bir yerde şu şekilde dikkat çekmektedir:

1. “Bu hayatın sonucu olarak daima talep ve ihtiyaçlar arkasından koşmak, birbiri ardınca halkı yorar, üstelik bu yükümlülüklerin çok çeşitlerinden birini elde ettikten sonra, nefis diğer çeşitlerini de arzu eder. Bunun etkisiyle fısk ve fücur artar, meşru olsun veya olmasın geçim araçlarını elde etmek üzere her türlü çarelere başvururlar.” (Mukaddime, C. II., Haz. Zakir Kadiri Ugan, MEB Yayınları, İstanbul l986, s. 299.)

Düşünce tarihinde yaptığımız bu kısa gezinti yabancılaşma sorununun ciddi bir problem olduğunu ortaya koymaktadır, Düşünürlerin tanım, teşhis ve çözümleri farklı olmakla birlikte ortak yan, bu sorunun mutlaka aşılması gerektiği doğrultusundadır.

Acaba çağdaş dünyada Müslüman düşünürler insan yabancılaşmasına nasıl bakmakta ve bu sorunu nasıl tanımlamaktadırlar. Bir örnek olarak Said Nursi’nin görüşlerine bu noktada yaklaşmak ilginç olacaktır. Onun soruna nasıl yaklaştığını anlamak için önce, üstadın insan görüşüne ve problematiğine bir göz atmak gereki­yor. Zira onun yabancılaşmaya ilişkin görüşleri, bu problematik içinde saklıdır.

2. İnsanın Ontolojik Değeri ve Statüsü

İnsanın evren içinde yeri ve pozisyonu nedir?

Her şeyden önce Said Nursi insanı, binlerce dünyalardan bir dünya olarak nite­ler, insan bir dünyadır; fakat o diğer dünyalardan farklıdır. Çünkü tüm dünyaların “merkezi” durumundadır ve diğerleri onun içindir.

“Sani-i Kadir, ism-i Hakem ve Hakimi ile, bu alem içinde binler muntazam alemleri dercetmiştir. O alemler içinde en ziyade kâinattaki hikmetlere medar ve mahzar olan insanı bir merkez, bir medar hükmünde yaratmış. Ve o kâinat dairesi­nin en mühim hikmetleri ve faciaları insana bakıyor” (30. Lem’a)

Evren içinde bir evren olan insan, “alem-i ekber” olan kâinatın bir benzeri ve küçük bir örneğidir, yani o “alem-i asgar”dır. (20. Mektup) Bu küçük evren kâinatın meyvesi olarak oldukça hassas, oldukça estetik (ahseni takvim) bir varlıktır.

Öyleyse insan bu benzersiz, merkezi konumunu neye borçludur? Said Nursi, bu konuda sadece insana özgü olan iki özelliğine dikkat çekmektedir:

l) İnsan, diğer varlıklardan farklı olarak kuşatıcı (camidarlık) bir varlıktır.

“Hatıra gelmesin ki, bu küçücük insanın ne ehemmiyeti var ki, bu azim dünya onun muhasabe-i a’mali için kapansın, başka bir daire açılsın? Çünkü bu küçücük insan, camiiyet-i fıtrat itibariyle şu mevcudat içinde bir ustabaşı ve dellal-ı salta­nat-ı İlahiye ve ubudiyet-i külliyeye mazhar olduğundan, büyük ehemmiyeti vardır.” (Sözler, s. 26)

İnsanın câmi (kuşatıcı) bir varlık olması, ona diğer organizmalarda mevcut olmayan imkânlar ve yetenekler bahşetmektedir. Başka varlıklar içgüdüleriyle sınırlı iken insan her türlü sınırlamaları aşan özgür ve aşkın bir varlıktır.

“Cenab-ı Hakk, kemal-i kudretiyle, nasıl bir tek şeyden çok şeyleri yapıyor, çok vazifeleri gördürüyor, bir sayfada bin sayfayı yazıyor. Öyle de, insanı, pek çok enva yerinde bir nev-i câmi halk etmiş. Yani, bütün enva-ı hayvanatın muhtelif derecatı kadar, bir tek nevi olan insan ile o vezaifi gördürmek irade etmiş ki, insanların kuvalarına ve hissiyatlarına fıtraten bir had bırakmamış, bir fıtri kayıt koymamış, serbest bırakmış. Sair hayvanatın kuvaları ve hissiyatları mahduttur, fıtri bir kayıt altındadır. Halbuki insanın her kuvası, hadsiz bir mesafede cevelan eder gibi gayr-i mütenahi canibine gider.” (26. Mektup)

2) İnsanı, kâinatın merkezi yapan diğer başkalığı, “yansıtıcı” (aynadarlık) ol­masıdır. O, bize metafizik dünyadan ve tüm dünyaların sahibinden parıltılar yansıtan eşsiz bir aynadır. Bu aynadarlık, diğer varlıklar için de geçerli olsa bile, insanın özelliği bu görevi en iyi bir şekilde yerine getirmesidir.

“İnsan, ism-i Rahman’ı tamamıyla gösterir bir surettedir. Evet, sabıkan beyan ettiğimiz gibi, kâinatın simasında bin bir ismin şualarından tezahür eden ism-i Rahman göründüğü gibi ve zemin yüzünün simasında rububiyet-i mutlaka-i İlahiyenin hadsiz cilveleriyle tezahür eden ism-i Rahman gösterildiği gibi, insanın suret-i camiasında, küçük bir mikyasta, zeminin siması ve kâinatın siması gibi yine o ism-i Rahman’ın cilve-i etemmini gösterir demektir.” (Lem’alar)

İnsanın aynadarlık işlevi ile camidarlık işlevi arasında da sıkı bir ilişki vardır: İnsanın kuşatıcı olması, Mutlak Kuşatıcı olan Allah’ın bütün İsim ve Sıfatlarının tamamını az ölçeklerde de olsa yansıtmasını mümkün kılar. İşte bu özellikleriyle insan, ontolojik statüsü itibariyle diğer varlıklardan üstün ve eşsizdir.

Yazar


Avatar