Makaleler

Yeni Toplumun İnşasında Adalet ve İbadetin Birlikteliği

I. Yeni topluma doğru

Çağın seküler dünyasında “kirlenmiş devlet, kirlenmiş toplum” çevresinde şikayetlerin tahammül sınırlarını zorlayan boyutlarda olduğu görülüyor. Bunun karşılığında “temiz devlet” ve “temiz toplum” üzerine birçok görüşler ileri sürülmekte; varolan dengesizliğe çözüm yolları aranmaktadır. E. Fromm’a göre yeni bir toplumun doğuşu, ancak kendi gelişmesi ile birlikte yeni bir insan geliştirdiği zaman gerçeklik kazanabilir. Hatta bugünün insanlarının temel değerlerinde ve düşünce biçimlerinde rastlanılan karakter yapısının tümden değişmesi tek çıkar yoldur. Bu ise yeni bir ahlâkın doğmasına ve tabiata karşı yeni tavır almasına bağlıdır.1 Böyle olmadığı takdirde, insanlar eski şartlara (moderniteye) uygun değerler ve davranış biçimleri ile yeni şartlara tepki gösterdikleri sürece, sürekli artan şok dalgaları, kirlenmeler ve sürprizlerle yüz yüze gelmek zorunda kalacaklardır.2 Böylece aranan yeni oluşumların gerçekleşmesi diye bir şey olmayacaktır.

Toplum düzeninin sağlanmasında temel değer “adalet”tir. Kirlilik denilen şeyin gerçekte adaletsizlik olduğu genel kabul gören bir husustur. Global bir hastalık olan “kirlilik” veya adaletsizlik-dengesizlik kendi devlet ve toplumumuzda diğer toplumlardan geri değildir. Bu kirli ve adaletsiz arenada, Bediüzzaman’ın 1922’de milletvekillerine yönelik kaleme aldığı “Namaz Beyannamesi”ni3 hatırlatmamak mümkün mü? Cumhuriyetin arifesinde “Ankara Hükûmeti”nin davetine icabet eden Bediüzzaman’ın öncelikle ibadet çevresinde hakim değerleri nazara vermesinin manidarlığı şimdi anlaşılıyor. Bediüzzaman ilgili namaz beyannamesinde, inanç-ibadet ve bunların dayandığı dinamiklere itimat edilmesi gereğine; buna dayanmayanların “safsata-i nefs ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul” edeceklerine işaret eder ve bu tip insanlarla “hakiki ve ciddi iş görülmez” hükmü üzerinde durur. Özellikle Anadolu insanının, yöneticilerinde itimat unsuru olarak aradıkları ilk şartın namaz kılıp kılmamaları olduğu örneğini veren Bediüzzaman; “Namaz kılarlarsa mutlak emniyet ederler” der. Yok eğer kılmıyorlarsa, “Öylelerine nasıl itaat edeceğiz?” sorusunu aynı insanların ağzından nakleder. O bu suretle öncelikle fert fert insanların “ben”lerine gönderme yapmaktadır.

Said Nursî, idarecilerin adalet hissine sahip olmalarının, bunun ise ibadet ve onun insan üzerindeki müsbet tesiri ile yakından ilişkili olduğunu biliyordu. Konuya sosyal psikolojik yaklaşımda bulunarak yöneticilerin yönetilenler tarafından “taklid” edildiğini de hatırlatarak, işgal edilen statünün önemine dikkat çekiyordu. Yine vurguladığı gibi, “hukukullah, hukuk-u ibadı tazammun ediyor”du. Özellikle yöneticilerin sorumlulukları bu noktada yoğunluk kazanmaktadır.

Konuyu Gazalî’nin ilgili yaklaşımıyla daha netleştirebiliriz. Gazalî’ye göre muamelattaki ve siyasetteki adalet nefsin ahlâkına bağlıdır. Yani insanlar nefislerinde ne derece adaletli iseler siyaset ve muamelatta da o derece adaletli olurlar. İnsanlar ferdî olarak nefislerinde adaleti kurmadıkça cemiyette adalet kurmak mümkün değildir. Adaleti nefislerde, muamelatta ve siyasette olmak üzere üç sahada kurmak lazımdır.4 Kısaca, üstümüze düşen vazifeyi gereği gibi yapmıyorsak, kendimize karşı dürüst olmamız da imkânsız hale gelecektir ki, bu, topluma karşı da adil olunamayacağının işareti olmaktadır.

Burada görülen, hayata yansıyan ahlâkî, adil, kısaca faziletli yapıp etmelerde insanın duygularının ve değerlerinin kaynağının sıhhatliliği ve insanın ilgili değerleri içselleştirmiş olmasının önemidir. İnsanın müsbet tavır ve davranış sergileyebilmesi için büyük ölçüde bu yönle ilgili tutumlara sahip olması gerekir. Yani ferdin şeylere, durumlara, insanlara karşı tepkileri üzerinde, yönetici ve dinamik etki yapan ve geçirilen tecrübelerle donatılmış ruhî ve zihnî istidat ya da eğilimlerinin varlığı şarttır. Bu yöndeki tutumların esas unsuru inançtır. Sağlam bilgi ve inanç ve aynı temelden kaynaklanan değerlerin talimi ve yaptırımı sonucu olarak insandan ancak ve ancak müsbet eğilimler ve davranışlar beklenir. Bu bakımdan, gerçekte olumlu keyfiyetler insanın içinde olup biten fenomenlerdir. Diğer bir ifadeyle, insanın iç dünyasına ait temel duygular, değerler sistemi ve bu değerler sistemiyle ilgili duyguların eğitimi ile ilgili bir durumdur. Bu olgular sağlam bir değer ölçüsünün direktifiyle ve bu değerlerin içselleştirilmesi sonucu dışa olumlu davranışla yansıması suretiyle karşımıza çıkarlar.

Sosyolojik olarak bilinmektedir ki, beşerî varoluş, insan ile bedeni ve insan ile dünyası arasında durmadan bir ‘denge kurma faaliyeti’dir. Diğer ifadeyle, insan sürekli bir ‘kendine hakim olma’ süreci içerisindedir. Ancak bu süreç içerisinde insan bir beşerî dünya üretir.5 Bu anlamda beşerî bir ürün olarak devlet, fertlerin toplamından müteşekkil toplumun siyasal örgütlenmesidir. Amacı ise, fertlerin temel ve ortak yararlarını, toplumsal alanda en temel değer olan ‘adalet’le ‘dengede’ koruması olmaktadır. O vakit devlet ‘adaletli devlet’ veya ‘adalet devleti’ sıfatını taşır. Bunun dışında ‘kirlilik’ denilen olgu gerçekte dengesizliğin, yani adaletsizliğin kendisidir. Mesele sadece devlet meselesi de olmayıp, ‘tüm toplum’ gerçeğini içeren muhtevaya sahiptir.

Fert-toplum ve devlet arasında doğru orantılı bir ilişkiden söz edilebilir. Büyük ölçüde toplum fertlerin, devlet toplumun tabiî göstergesidir. Şayet ‘adaletli devlet’ten bahsedilecekse, bu, bir ön şart olarak insanı ele almayı gerekli kılar. Devlet toplumun, toplum ferdin keyfiyetine göre renk ve şekil alır. Fert olarak ne iseniz toplum olarak o olduğunuz gibi, toplum olarak nasılsanız devlet olarak da o’sunuz demektir. Topluma davranış olarak yansıyan iş ve oluşların niteliği bizim keyfiyetimizin somutlaşmış simgeleridir. Güzellikler ve kemaller insanın tutum ve eylemleriyle anlamlı hale gelir. Tutum ve davranışların dayandığı değerler sisteminin keyfiyeti temel öneme sahiptir. Ancak fazilet değerlerine sahip bir ahlâktan adalet beklenebilinir. Hakkın rızası ve bu dairede ferdin ve toplumun yararına olan tüm faydalı eylemler, faziletler olarak karşımıza çıkar. Bu şekilde, güzellik ve kemal (fazilet) değerlerini içselleştirmiş fert, ‘insan-ı kâmil’ mânâsını taşır. Kâmil insanların oluşturduğu toplum ‘fazilet toplumu’ olarak karşımıza çıkar. Böyle bir toplum ‘adalet devleti’ni netice verir. Şüphesiz burada önemli problem toplumu oluşturan fertlerin istenilen nitelikte var kılınmasının, adaletin fert ve toplum hayatında inşasının zorluğudur. Bu açıdan bakılınca, yeni beşerî dünyanın oluşmasında temel iki değer olan adalet ve ibadet ile bu iki değerin ilişki niteliğinin bilinmesi, değerlendirilmesi ister istemez gündeme gelme durumundadır.

II. Adalet ve ibadetin birlikteliği

Adalet, ahlâkî bir kavram olarak düşünüldüğünde, ‘davranış ve hükümde doğru olmak, hakka göre hüküm vermek, eşit olmak, eşit kılmak’ anlamlarına gelir.6 Ayrıca ‘orta yol, istikamet, denge’ anlamlarını da taşır. Bilinen örfî anlamının dışında adalet ‘yalanı olmayan, diyaneti tam, akide yönüyle Ehl-i Sünnete mensup, her çeşit fısk ve fücurdan uzak olan kimse’nin vasfını ifade eder.7 Böyle kimselere adil veya adalet sahibi denir.

Adaletin anlamında daha kapsamlı yaklaşımlar da vardır. Nitekim Kınalızade, Ahlâk-ı Alâî kitabında adaletin nevilerini on iki noktada toplamaktadır. Kısaca belirtirsek, bunlar, sadakat (saf dostluk), ülfet (karşılıklı uyum ve sevişme), vefa (hakka bağlılık), şefkat (başkalarının dertlerini paylaşmak), sıla-i rahim (akrabalarıyla ilgilenme), mükâfat (iyiliğe fazlasıyla karşılık verme), hüsn-i şirket (müşterek işlerde iyi davranmak), hüsn-i kada (herkese karşı dürüst davranmak), teveddüd (akraba ve dostlarının sevgisini kazanmak), teslim (her şeyi ile ilahî iradeye dayanmak), tevekkül (Allah’a güvenmek) ve son olarak ibadet (kulluk etmek)’tir.8 Görüldüğü gibi, bir denge kavramı olan adalet, ibadetle içiçe yer alan değerler bütünü olarak, bir ayrılmazlık taşıyor. İslâm değerler sisteminde ‘din,’ güzel ahlâk olma mânâsında, aynı zamanda hak ve adalettir. İnsan için, ahlâklı olmak adil olmanın diğer bir ifadesidir. En genel ifadesiyle ibadet ‘Allah’ın emirlerini yapmak ve nehiylerinden sakınmak’tır.9 İslâm, ibadete kapsamlı bir bakış açısı getirmiştir. İslâm’da ibadet, namaz gibi belirli ibadetlerin yanında ve bunun ötesinde ihlasla yapılan ve Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve rızasını kazanmak amacını taşıyan her türlü faydalı (hayır) amelini, insanın karşılığını görecek bir ibadet hareketi olarak kabul etmektedir.10

Gerçekte, ibadet ve adalet, iç içe, biri diğerinin lazımı olarak gelişmektedir. Konumuz şayet adalet ise ve bu bir ‘hak’ temeline dayanan ‘ihkak-ı hak’ın tahakkukuna bakıyorsa, insan ibadet yapmakla Yaratıcıya karşı olan hakkını yerine getiriyor, adaletli davranıyor demektir. Eylemin özü itibarıyla, adalet ve ibadet, hakkın ifasıdır. İnsanın yoktan varlığa çıkarılarak binbir ihtimaller içerisinde mahlukatın en eşrefi statüsünde yeryüzünün halifesi olarak yaratılıp mikrokozmos ve makrokozmos kâinatın nimetlerinde tasarruf etmeye yetkili kılınmasının bir hak ve sorumluluğu da beraberinde getirdiği unutulmamalıdır. Bediüzzaman’ın deyimiyle “ibadet abdin Allah’a karşı bir hizmetidir.”11 Açıktır ki, inkârı mümkün olmayan ‘hukukullah’ı ihmal eden kişi, bu en büyük adaletsizliği işleyebildiğine göre, çevreye ve diğer insanlara karşı hakkaniyetli davranmama konusunda da en küçük bir tereddüdü olmayacaktır. Bu bakımdan, denilebilir ki, adalet Allah’a ibadetle başlar.

Daha sonra insan ve çevre hakkı gelir. İnsanlık tarihine eğildiğimiz zaman, şunu görüyoruz: İnsan, ‘hukukullah’a riayet etme, O’na ibadet etme, kul olma keyfiyetine göre, insan ve çevre haklarına saygılı olur. Tersinden düşünüldüğünde, Allah’ı tanımayana her şey meşru olacaktır.

Burada ibadetin temel dinamiği olan manevî inancı, bu inancın insan üzerindeki potansiyel yaptırımını öncelikle hatırlamak gerekir. Öldükten sonra bir Mahkeme-i Kübra’da her şeyin hesabını vereceğine inanan insan, hakkı olmayan iş ve oluşlardan uzak durur. Bir bakıma, inancın gereğinin yaşanması ibadet olmaktadır. İnsan, hukukun emredici ve yasaklayıcı esasını ibadet ile, bir gönül eğitimi şeklinde içselleştirip hayata yansıtmış oluyor.

İslâm düşünürleri, insanla ilgili (nefs, kalb ve akla ait) üç kuvvetin vasat mertebede tezahürünü adaletle açıklar ve ‘adalet’le ‘sırat-ı müstakîm’i birbiriyle ilişkili biçimde izah ederler. Kur’ân’ın anahatlarıyla üzerinde durduğu dört unsuru sıralarken, bunlardan ‘adalet ve ibadet’i birlikte tek şık halinde belirten12 Bediüzzaman da, aynı yaklaşımda bulunur. Ona göre, “Sırat-ı müstakîm; şecaat, iffet, hikmetin mezcinden ve hülasasından hasıl olan adl ve adalete işarettir.”13 Tüm sapma ihtimallerine rağmen ilgili temel duyguların denge düzleminde yer alması, bu suretle adaletin gerçekleşmesi için ibadetin yaptırımına ihtiyaç vardır. Kur’ân-ı Kerîm’in ilk sûresi (Fâtiha), ‘sırat-ı müstakîm’in ahlâkî değerler dizisinin, insan-Yaratıcı ilişkisi ile subjektif düzeyde gerçekleştiğini, bir ‘dua’ ile belirtir. “Bizi doğru yola ilet!” Bu dua, doğru yol bizim dışımızda nesnel olarak belirtilmiş olsa bile, iç âlemimizde bu huzur ve düzeni gerçekleştirmemizin ancak Yaratıcı ile ‘dua’ (ibadet) ilişkisini korumamız, ilahî sevgiyi gönlümüzde duymamız ile mümkün olacağını gösterir.14

Yine Bediüzzaman, ibadetin insanın tüm derunî duygu, kabiliyet ve eğilimleri üzerindeki yaptırımını şu şekilde belirtir: İnsanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren ibadettir; istidatlarını inkişaf ettiren, meyillerini temyiz ve amellerini tahakkuk ettiren ibadettir; fikirlerini tevsi ve intizam altına alan ibadettir; şeheviyye ve gadabiyye kuvvelerini had altına alan, zahirî ve batınî uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izale eden ibadettir; insanı mukadder olan kemalatına yetiştiren ibadettir; abd ile Mâbud arasında en yüksek ve en latif olan nisbet ancak ibadettir.15 İbadet insanın varlık yapısındaki taşkınlığa eğilimli temel duygularını terbiye etmekle adaletin oluştuğu ortamı ona müsait hale getiriyor. İbadetin yaptırımıyla temel duygular sapmaya (adaletsizliğe) gitmeden, denge noktasında ‘adalet’in potansiyel gücünü oluşturur.

Konu, farklı ve daha teknik bir söylemle de açıklanabilir. Kâinattaki her bir varlık ve elbette insan, kemal değerini Allah’ın isim ve sıfatlarına âyine olma keyfiyetine göre kazanır. İradesiyle ubudiyet dairesine giren kişi, bu noktada ‘Rububiyet dairesi’ ile karşılıklı iletişim içerisinde olur. Rububiyet, Allah’ın ‘terbiye ve tedbir etmesi’ olduğundan, bunun bir gereği olarak ibadet eden kişinin içsel alanı, ‘rububiyet’ gereğince ‘terbiye’ olur. İlahî varlığın iradesine uygun olarak kişiyi gelişmeye zorlayan, ‘ben’likten daha geniş bir alana yayılan bir keyfiyettir bu. Hatta, ibadetin bir iç boyutunu ifade eden tasavvufun, fazilet değerlerinin içselleştirilmesiyle insanın disiplinize edilmesinde etkin bir disiplin dalı olması, bu bakımdan ayrıca hatırlanmalıdır. Böylece, kulluk görevini ve ‘hukukullah’ı yerine getirmek için ibadetle Rabbine yönelen kişinin Rububiyet hakikatı ile bütün aşırılıklarının terbiye olması sonucu, bu keyfiyet onu (insanı) sosyal hayatta ‘adil’ davranmaya ve adaletin gerçekleşmesine yöneltir.

Burada bellibaşlı farz ibadetlerin, fert ve toplum hayatına kazandırdığı faziletlerden bazı örnekler sunmak mümkündür. Meselâ namaz, inancın pratiğe dökülmesiyle ‘eylemin anlamlılığını’ insana talim ettirir. Namaz inanılanın yapılmasını, değerin yaşanmasını, sözün yerine getirilmesini, muhataba teşekkürü, tatbikî olarak insana öğretir. Namaz, aynı zamanda, meşru olana yönelmenin gerekliliğinin ve meşru olmayana karşı ‘red’ tavrı alınmasının ifadesidir. İnsanın kendini vakte ayarlamasıyla ‘zaman bilinci’ni, grup halinde yaşamanın gerekliliğini, ‘birlik ruhu’nu, yaşatarak öğretir. Namazın istenilen şekilde yerine getirilmesi, iyi eylemlerde bulunma ve eylemi iyi yapma gibi iş-görev şuurunu yerleştirir.

Rabbanî terbiye metodu olan oruç ibadeti ise, insandaki aşırı duyguları en etkili şekilde disipline etmenin ifadesidir. Özellikle Ramazan’daki oruçlu hayat, nefse ait aşırı duyguları dengeleyen ve ruhu tekamül ettiren tasavvuf eksenli hayattır. Görmediği Rabbini görmüş gibi inanan, inancının gereği hiç kimsenin olmadığı yerde ‘yemeyip’ oruç tutan bir insan, benzer konumda, kendisine ait olmayan bir dalı da aynı inançla ‘haram’ diye yemeyecektir. Hayatın yemek içmekten ibaret olmadığını ve şehevî arzuların istenildiğinde kontrol edilebileceğini, oruç, çarpıcı biçimde yansıtır. Oruç yasağı, haramı ve ona karşı takınılacak tavrı, yani ‘iffet’i öğretir. Helâl bile olsa her şeyin bir zamanının olduğu ‘iftar’ bekleyişlerinde talim olunur ve bu doğrultuda sabır kuvvetini kullanma eğitimi de yaşanır. Kişi, “Tok açın halinden anlamaz”lığını, ‘yaşanmadan bilinmez’i bizzat yaşayarak öğrenir. Bu, ona, toplumsal yaşantıda ‘sosyal empati’ kazandırır. Birlikte çekilen açlığın birlikte çekilecek zorlukları yenmede nasıl etkili olduğu, yine orucun kazandırdıkları arasındadır. Kişi, gerektiğinde bir mânâ ve ideal uğruna bütün eşyayı elinin tersiyle itebileceği izzetli halin psikolojisini oruç tutarak çok canlı yaşar.

Kısaca, insan, ibadetin sağladığı iç disiplin ile iffetli, hikmetli, şecaatkâr, yani ahlâklı ve adaletli davranış sergilemeye yönelir. İslâm’ın ibadet anlayışı çok yönlü gönüllü eğitim ile insanın duygularını terbiye edip müsbet yöne eğilimli kılarak, olabilecek kötü davranışlara önceden mani olur. Haksız davranışlarda bulunan, suç ve günah işleyenleri manevî bir rehabilitasyon ile tekrar topluma kazandırır.

Sonuç olarak, içinde yaşadığımız çağın önemli problemleri, aslî kaynağından koparılmış ruhun kirlenmesinin sonucundan başkası değildir. Bu, bir anlamda, “Testinin içinde ne varsa dışına o sızar” özdeyişinin ifadesidir. Dışa sızan kezzap, testinin içinden haber verir. Aynı şekilde, modern toplumda zulüm, tecavüz, vb. davranış bozukluklarının insanın iç dünyasının hasta ve bozuk yapısından haber verdiğini bilmeliyiz. Günümüzde şayet adalet, dostluk ve kardeşliğin yerine zulüm, düşmanlık gibi kirlilikler hüküm sürüyorsa, bu, öncelikle insanın kendisiyle, inanç, düşünce ve dayandığı değerler sisteminin kaynağı ve bu kaynakla olan ilişkilerin boyutu ile ilgili bir problemi haber vermektedir. İnancın ‘tevhid’ karakterine, ibadetin ‘ihlas’ ruhuna, eğitimin ‘manevî terbiye’ boyutuna ihtiyaç duyulduğunu anlamamız gerekir. Toplumdaki adaletsizlik fertteki adaletsizlikten, bu ise iç disiplinsizlikten kaynaklanır. Dış disiplinin iç disiplinin, iç disiplinin ise ibadetin eseri olduğunu söylemenin tek orijinalliği, yitirilmiş bir değerin yeniden hatırlatılmış olmasıdır.

Dipnotlar:

1. Erich Fromm, Sahip Olmak ya da Olmamak, çev. A. Arıtan, 6. baskı, İstanbul: Arıtan, 1995, s. 34-35.

2. Ervin Laszlo, Evrensel Düşünmek, çev. İbrahim Serhat, İstanbul: İşaret, 1992, s. 97.

3. Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayatı, İstanbul: Sözler, 1976, s. 126-127.

4. İmam Gazalî, Hakikat Bilgisine Yükseliş, çev. Serkan Özburun, İstanbul: İnsan, 1995, s. 91.

5. Peter L. Berger, Dinin Sosyal Gerçekliği, çev. Ali Coşkun, İstanbul: İnsan, 1993, s. 32.

6. Mustafa Çağrıcı, “Adalet,” İslam Ansiklopedisi, C. 1, Türkiye Diyanet Vakfı, s. 341.

7. İbrahim Canan, İslam Işığında Anarşi, 2. baskı, İstanbul: Cihan, 1984, s. 419.

8. Kınalızade A. Efendi, Ahlâk-ı Alâî, İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser, s. 111.

9. Bediüzzaman Said Nursî, İşârâtü’l-İ’caz, çev. Abdülmecid Nursî, İstanbul: Sözler, s. 24.

10. M. Ahmed ez-Zerka, “İslâm’da İbadet Anlayışı,” Makaleler, der. Hurşid Ahmed, Konya: Selam, ty, s. 156.

11. İşârâtü’l-İ’caz, s. 22.

12. a.g.e., s. 11.

13. a.g.e., s.24.

14. Hüseyin Hatemi, Batılılaşma, İstanbul: Bir, 1987, s. 206.

15. İşârâtü’l-İ’caz, s. 24, 94.

Yazar


Avatar