Mana-i Harfi

Varlığın Özü Güzelliktir

Güzellik, çoğu zaman, izafi bir kavram olarak algılanır. Genel bir güzel-çirkin ayrımı ve bununla ilgili bir kolektif kanaat bulunmakla birlikte; “zevkler ve renkler tartışılmaz” hükmünün belirlediği şahsi bir çizgi de genel hatlar içinde ortaya çıkmaktadır. Varlığın özünü teşkil eden güzellik, her bir mahlûkta farklı bir yönüyle ortaya çıkarken; şuurlardaki güzellik anlayışı, bütün farklı şekillerden ortak bir kaynağı göstermekte, mutlak bir güzellik olduğunun da işaret etmektedir. Güzellik ve gözükmek arasındaki ince sırdan enerjisini alan güzelliklerle, yaratılışın özünü teşkil eden ve “esmâ”yı “hüsna” yapan muhteşem bir özün kesretle gölgelenip, görebileceğimiz hale gelmiş şekline “an”da muhatap oluruz. Sanki gül ve rumuz geçmişin bilinmeyen kuytuluklarında, zamanın şu an bilemediğimiz yerlerinde biraraya gelmişler ve etkileşmişlerdir. Gülü severiz ama neden sevdiğimizi tam olarak bilemeyiz. Letafetin bizi çeken sırrı nedir? Neden ona meylederiz? Nezafet ve zerafet gibi özelliklerin, bizdeki müsbet meyilleri nasıl açığa çıkardığı, akıl almaz bir sır gibidir.

Varlık ve ruhumuz arasındaki etkileşimin güzellik kavramı çerçevesinde şekillendiği anlar, özümüzde güzelliğe iştiyakın ve tanışıklığın bir işareti olmalı. Güzellik ruhumuzun ve varlığın cevherini, özünü teşkil ediyor ve bu hal pek çok zaman varlığın işleyişinde hissediliyor. Belki de bu yüzden varlık kendi başına bir güzellik; yokluk ise zatında bir çirkinlik… Var olmakla güzellik arasındaki yakın bağlantı varlığın özünü, cevherini, ana maddesini teşkil eden mutlak güzellikten kaynaklanıyor olmalı. Bu manada varlığı gerçek anlamıyla idrak eden ya da kendi aleminde var kılan, güzelliği ve Vacübü’l Vücud’u bulur. Bütün kötülükler ve çirkinlikler yokluklardan kaynaklanıyor olmalıdır. Çünkü kâinatın ve varlıkların yokken var olmalarına zemin hazırlayan potansiyel enerji, sonsuz bir cemâl ve kemâldir. “Büyük Patlama” olarak adlandırılan kâinatın başlangıç enerjisi, sonsuz güzelliğin gözükme meylinden kaynaklanmış olsa gerek! Öyle bir meyil ki, mülkte yokluk gibi algılanan mana aleminden, mülkün gerçekliğine geçişi büyük bir patlamaya yol açıyor. O patlamanın ve gizli güzelliğin enerji ile varlık ve kâinat asırlardır değişiyor, başkalaşıyor, halden hale giriyor. Onun sıcaklığı ile milyarlarca tür, rengarenk çiçekler, milyonlarca yıldır devam eden bir süreç yaşanıyor. Mülkte asırların birikimi olan kâinat ağacının görüntüleri, insan ruhunda da derinliklere doğru uzanan bir görüntü ile yarışıyor. Güzelliklere müştak, cemale aşık ruh ve insan kalbi ancak güzelliklerle huzur bulup, cemalle teskin oluyor. Ruh, güzelliğin bir parçası ve güzelliklerin “an”da yansıması ile aslını, özünün buluyor. Görülmeyi arzu eden sonsuz cemalden bir parça olan ruh da hem güzele ayine olmak istiyor hem de güzelliklerin yansımasına vesile olmak istiyor. Yokluklar, kötülükler ve çirkinliklerle uğraşan hangi insan mutlu olabiliyor? Güzellikten rahatsızlık duyan bir ruha normal gözüyle bakılabilir mi?

Bu noktada varlığın tanımını tekrar yapmamız ve güzel-çirkin ayrımını yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. Bütün kâinat ve bizler sonsuzluğunda, mutlaklığında gizli bir güzellik olan Zatın gölgelenmekle zuhura gelmek istemesinin, nazar-ı dekaikaşina ve şuur sahiplerinin nazarına gözükmek arzusunun neticeleriyiz. Aslımızda ve özümüzde, bedenimizi ve ruhumuzu kodlayan şifrelerde bu güzellik var. Kendimizi bulduğumuz ve mutluluğu yakaladığımız anlar, bu güzelliğe ulaştığımız onlar olsa gerek. Bu manada gerçek varlık Vacibü’l Vücud’u bulmak, gerçek yokluk ise O’ndan uzak kalıp, varlığın O’nunla irtibatını görmemektir. Bu bakış açısı ile denilebilir ki, var olan güzeldir, çünkü O’na ayinedir; yok olan ise çirkindir, çünkü gölgedir, perdedir, gizlemektir yani küfürdür.

Her insan mutlu olmak için güzellikler içinde yaşamanın gereğine inanıyor. Ancak güzellikleri, birer gölge ve numune, kıyaslamak için birer örnek olan mülk aleminin cazibelerinde arıyor. Güzel binalar, lüks arabalar, mücevherler, bedeni ve çevreyi süsleyen tezyinat içinde bir tatmin yolu arıyor. Oysa sonsuz cemalin büyük patlaması neticesi mülke gelen bedeni ve cemalin bir uzantısı olan ruhu ebede ve ebedi bir güzelliğe namzet. Ruh ve onun merkezini teşkil eden kalp Samed’e ayine; Ebed istiyor ve ebedden başkası ile tatmin olmuyor. O halde mutlu ve huzurlu olmanın tek yolu Cemal-i Mutlak’ı bulmak, O’na ayine olmak ve ayinelerde O’nu görmekle mümkün. Cennet ise bütün anları ile bu halin yaşandığı bir mahal ve mutlak varlık, dolayısı ile mutlak hayır ve güzelliklerin bahçesi olmalı. O’nu bulduğumuz andaki mutluluklarımız Cennetin ne kadar güzel olduğunu bir nebze hissettiriyor. Cennet öyle ise cemalullah yani sonsuz cemal ya da sonsuz güzellikler kim bilir nasıldır! Düşünmesi ile ruhu ve kalbi çatlatacak bir heyecan veriyor.

Yazar


Avatar