Makaleler

Ulusçuluğun İslâm Âlemine Etkileri

Din, ilk insandan itibaren bütün devirlerde ve toplumlarda daima kendisiyle karşılaşılan evrensel bir olgudur. Din, insanın yalnızca iç dünyasıyla ilgilenmeyip, insanın dış alem ile kurduğu ilişkileri de düzenleyen kurallar içerir. Vahyin peygamberler aracılığıyla insanlara tebliğ edilmesiyle birlikte insanlar birtakım tutku ve davranışlarından vazgeçirilmek istenmiş, bu terbiye vasıtasıyla insanların ahlaki yönden güçlendirilmesi amaçlanmıştır. Ancak dinin insanın iç (nefsi) ve dış (afaki) dünyasında önerdiği hükümlerin insan tarafından her zaman kabul edilmediği de görülmektedir. Dini hükümlerin yerini insanın kendi ürettiği “değer yargıları” veya “ideolojiler” alabilmektedir.

19. yüzyıldan itibaren devletlerde dinin etkisini kaybettiği, toplumsal hayatta dini değerler yerine “ulusal” ve “ekonomik” değerlerin ikame edildiği görülmektedir. Avrupa’da ortaya çıkan ulusçu hareketlerin Batıyı sekülerleştirmesiyle dinin devlet ve toplum hayatı üzerindeki etkileri azalmış, din yalnızca bireysel vicdana ait bir olgu olarak tanımlanmıştır. Avrupa ülkelerindeki bu değişimden ıslâm alemi de payını almıştır. Batılı devletlerin ulusçu politikalar sonucunda maddi anlamda terakki etmesi, İslâm aleminde kalkınma-ilerleme modeli olarak kabul edilmiş ve bu durum ıslâm aleminde de ulusçuluğun doğup gelişmesine zemin hazırlamıştır.

Asya’da, özellikle İslâm aleminde ulus devlet benzeri yapılanmalar, geniş tabanlı ulusçu akımların faaliyetleri sonucunda gerçekleşmemiş, doğrudan devlet iradesinin ulus devlet oluşturma konusunda kullanılmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu olgunun en çarpıcı örneklerinden birisi Türkiye’dir. Osmanlı İmparatorluğu’nun mirası üzerine kurulan ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra siyasal ve kültürel alanlarda büyük dönüşümlerin yaşandığı Türkiye’de 1920’li yılların ikinci yarısından itibaren uygulanan devlet politikalarına bakıldığı takdirde “geleneksel” ve “dini” olanlar yerine milli değerlerin yerleştirilmesinin amaçlandığı görülebilecektir. Osmanlı İmparatorluğundan kalan kurumların reddedilip yerine Batılı kurum ve değerlerin (aile hukuku, idare hukuku, kıyafet devrimleri, dil inkılabı… gibi) yerleştirilmesi bu dönemin en önemli özelliklerindendir. Değişim yalnızca geleneksel değerler üzerinde olmamış, dini değerler de bu inkılaplardan nasibini almıştır ki, bu değişim Türkiye’nin siyasi ve kültürel alanlarda kaderinin değişmesini netice vermiştir. Batı Avrupa’daki ulusallaşma hareketleri kiliseye karşı bir mücadeleyi içerirken, bu mücadele Türkiye’de daha farklı görülmüştür. Türkiye’de halk ve din çatışması değil, devlet ve din çatışması görülmüştür. Türkiye’de inkılap hareketlerinin başladığı yıllarda görülen toplumsal tepkilerin dönemin gazete ve dergilerine “gericiler”, “yobazlar”, “devlet düşmanları”, “ümmetçiler” şeklinde yansıması devlet-din çekişmesinin açık göstergeleridir.

Türkiye’de 1925’li yıllardan itibaren takip edilen devlet politikalarında “Müslüman kimlik” yerine “milli kimlik” oluşturma gayretlerine sıkça rastlanır. Dinin toplumsal hayat üzerindeki etkisini ortadan kaldırmayı amaç edinen devlet tasarrufları, dini yalnızca bireysel vicdana hapsetmeyi hedeflemiştir. Sosyolog Nilüfer Göle Cumhuriyet devrinde yapılan inkılapların dini değerlerin yerine “ulusal değerleri” ön plana çıkarmayı amaçlayan içeriğe sahip olduğunu şu sözlerle açıklar: “Mustafa Kemal ve ekibi hem devlete, hem de cemaate artık dini olmayan ve ulusal olan yeni bir kimlik vermek istemektedir.” Göle halifeliğin kaldırılmasının devletin dini etkiden arındırılmasında önemli bir işlev gördüğünü ifade eder. (Nilüfer Göle, Mühendisler İdeolojisi, Metis Yayınevi, İstanbul 1998, s. 85-86). Takvim ve saat düzenlemelerinde, haftalık tatilin değiştirilmesinde, yeni bir toplumsal imaj oluşturmak için kıyafet reformuna gidilmesinde ulusallaştırma, milli kimlik oluşturma iradesi vardır. (a.g.e., s. 87)

Bu politikaların uygulandığı döneme şahitlik eden Bediüzzaman, inkılapçıların Batı Avrupa’daki hareketleri taklit ederek giriştikleri icraatların Türkiye’nin siyasal ve kültürel şartlarına uygun düşmediğini söylemektedir. Bediüzzaman, yönetici zümrenin Batı Avrupa’da Katolik Kilisesine yönelik başlatılan halk hareketlerinin netice itibariyle Hıristiyanların terakkisini netice verdiği şeklindeki düşüncelerine Hıristiyanlık ve İslâmiyet dinlerini kıyaslayarak eleştiriler getirmektedir. Hıristiyanlığın yalnızca dini esaslarının Hz. İsa’dan alındığını, bunun dışındaki sosyal ve içtimai hükümlerinin yalnızca havarilerin ve Hıristiyan din adamlarının uygulamalarıyla belirginleştiğini söylemektedir. Örfi kanunların ve bölgesel karakter taşıyan düzenlemelerin Hıristiyanlığın içine girdiğini, bu durumun da Hıristiyanlığın özünü bozduğunu savunur. Demek ki, ortada Hz. İsa’nın getirdiği şekilde saf Hıristiyanlık yoktur. Bu yüzden Avrupa’nın karşı çıktığı Hıristiyanlık doğrudan vahyi temsil etmez, içerisinde örf-adet-din adamlarının görüşleri gibi dünyevi olgular da taşımaktadır. Hıristiyanlıktaki bu dünyevi olguların ortadan kaldırılmasıyla birlikte gerçek Hıristiyanlık ortaya çıkabilecektir. Hıristiyanlığın karşısında İslâmiyet’i değerlendiren Bediüzzaman, İslâm dininin en cüz’i adabının bile Hz. Muhammed tarafından insanlara ders verildiğini hatırlatır. Bu yüzden bu teferruat gibi görünen hükümlerin değiştirilmesinin doğrudan doğruya dinin özünü değiştirmeyi ve Şeriat sahibini inkar etmeyi netice vereceğini ifade etmektedir. (Mektubat, s. 421). Bu yüzden Avrupa’nın taklit edilerek İslâmiyet’te reforma girişilmesine ve dini millileştirmeye ıslâmiyet’in Kur’ân ve Sünnet dengesi müsaade etmez. Bediüzzaman’ın her iki dinin yapısını kıyasladığı bu çözümleme Türkiye’de inkılaplara girişen yönetici zümrenin sağlam bir ıslâmi bilgiye sahip olmadığını ve bu kadroların geri kalmışlığı ıslâmi değerlere bağladığını göstermektedir.

Ulus devletlerin iç ve dış siyasetlerinde dini hükümleri referans kabul etmemeleri, bu ilişkilerde “din birliği” olgusunun göz ardı edilmesini de beraberinde getirmiştir. Bu siyasetin Asya’daki ülkeler için daha özel anlamı vardır. Ulus devlet politikaları Asya’nın siyasi ve kültürel dinamiklerinden kaynaklanmadığı ve dini değerlerle çatışabildiği için Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu devletler “uhuvvet-i İslâmiye” ve “ittihad-ı İslâm” gibi düşüncelerden uzaklaşmıştır. Zira ulus devletler her şeyden önce dini olan yerine milli olanı esas tutar. Bu genel öngörüden dolayı “din” hükümleri milli değerlere ters olabileceği için reddedilir. Ulus devletler milliyetçi bir temelde örgütlenmiş olduğu için, milliyetçiliğe ters düşen “ıslâm kardeşliği”, “Müslümanların birlik ve beraberliği” gibi İslâmi olgular ulus devletin bünyesinde pek varlık gösteremez. Ulus devletlerde öncelikle ulusun maksimum oranda menfaatinin sağlanması hedeflendiği için, dünyevi menfaatler dini değerlerden daha fazla revaç bulacaktır. Kur’ân-ı Kerim’in hayatın eksenine “kuvvet”e bedel “hak”ı yerleştirmesi, hedef olarak “menfaat” yerine “fazilet”i (Sünuhat, s. 61) emretmesi ulus devlet politikalarında pek hesaba katılmayacaktır. Zira ulus devletler hayatın merkezine “hak” yerine “kuvvet”i, hedef olarak “fazilet” yerine “menfaat”i yerleştiren bir medeniyetin mahsulüdür. (Sünuhat, s. 59) Hayata “cidal” (çarpışma, mücadele, üstün gelme) manası yüklediği için diğer milletlerle çekişmeyi ve o milletlere baskı yapmayı benimser. İnsanlararası ilişkilerde din, vatan ve sınıf birliği gibi esaslar yerine “milliyetçiliği”, “kendi ırkını ve kabilesini yüceltmeyi” hedef aldığı için kaçınılmaz bir şekilde diğer milletleri sömürü yollarını arar veya sadece milli menfaatleri gözeten bir politika benimser.

Türkiye siyasetinde ulusçuluk politikaları ve bunun neticesinde ortaya çıkan ırkçılık ve adavet gibi tehlikeler karşısında Bediüzzaman’ın çok partili dönemle birlikte Adnan Menderes’e yazmış olduğu mektuplar, Türkiye’nin iç ve dış siyasetinde “uhuvvet-i ıslâmiye” ve “İslâm milliyeti” gibi olguların dikkate alınmasını ihtar eden siyasi öneriler içermektedir. Bediüzzaman hükümete siyasi tavsiyelerde bulunduğu bir mektubunda “uhuvvet-i ıslâmiye”, “ırkçılık”, “siyasetin beşeri ilişkilerde adaveti körükleyecek şekilde yürütülmesi” gibi olgulara atıf yaparak yeni hükümeti uyarır. Bu mektubunda “Birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes’ul olmaz” (En’am Suresi:164) hükmünü hatırlatan Bediüzzaman, yeni yönetime siyasetin toplumu birbirine düşman eden, fırkalara bölen, adavet ve kin duygularını arttıran olumsuz etkileri karşısında “ıslâm kardeşliği” ve “ıslâm milliyeti” gibi kavramların ön plana çıkarılmasını tavsiye etmiştir. (Emirdağ Lahikası, s. 393) Irkçılık gibi yalnızca dünyada geçici bir menfaat kazandıracak bir tavır yerine, tüm dünyadaki milyonlarca Müslüman ile “hakiki kardeşlik” bağlarını gözeten bir politika takip edilmesini önermiştir. (a.g.e., s. 394) Toplumdaki huzur ve sükunetin “uhuvvet-i ıslâmiye” hakikatinin toplumun temeline oturtulmasıyla mümkün olacağını belirtir.

Cahiliye döneminde aralarında kan bağı bulunan akrabaların oluşturduğu toplulukların herhangi bir dış tehlikeye karşı koyma veya saldırıda bulunmak söz konusu olduğunda bütün topluluk üyelerinin harekete geçmesini sağlayan birlik ve dayanışma ruhuna “asabiyet” denilmekteydi. Asabiyet duygusunun kabile üyelerini birbirlerine taassup ile bağlamasından ötürü kabileler arasında çekişmeler, baskılar ve tecavüzler gerçekleşebiliyordu. Arap atasözlerinden olan şu beyit asabiyet olgusunun içeriğini ifade etmektedir: “İster zalim, ister mazlum olsun kardeşine yardım et.” Buna göre asabiyetin en önemli özelliği beşeri ilişkilerde kişinin veya kurumların hak, adalet, hukuk, fazilet gibi ahlaki ölçüleri düşünmeksizin, kendisi ile “kan bağı” olanlara her şart altında yardım etmeyi gerektirmesidir. Günümüzde Müslümanların demografik olarak çoğunluğu teşkil ettiği ülkelerin politikalarına bakıldığında cahiliye asabiyetinden pek farklı bir uygulama olmadığı görülmektedir. İç ve dış siyasette hak, adalet, eşitlik, fazilet gibi prensipler göz ardı edilmekte, yerine kabile asabiyetine benzer özellik gösteren politikalar uygulanmaktadır. Ne yazık ki Kuran’ın yasakladığı kabile asabiyeti, modern imajlarla karşımıza tekrar çıkmaktadır.

NETİCE: Batı Avrupa’da yaklaşık olarak 300 yıllık bir süreç sonucunda ortaya çıkan ulus devletler, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosu tarafından model kabul edilmiş ve Batılılaşmanın ilk şartlarından birisinin dini değerlerin toplumsal hayattan tasfiye edilmesi gerektiği zehabını uyandırmıştır. Yöneticilerin bilerek veya bilmeyerek toplumsal hayatı dini etkilerden arındırması dini hassasiyetin yitirilmesini de doğurmuştur. Bu dini hassasiyetin yitirilmesi ise Türkiye’de yaşayan Müslümanları yalnızca itikadi bir sorunla karşı karşıya bırakmamış, Türkiye’nin ıslâm ülkeleri ile siyasi, kültürel, hukuki ve ticari ilişkiler kurmasını da zorlaştırmıştır. Günümüz şartlarına bakıldığında halkının yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir ülkenin dış politikalarında sözde ulusun menfaati adına “hak”, “adalet”, “uhuvvet”, “sulh” ve “hamiyet” gibi ahlaki prensipleri göz ardı ederek ekonomik ve ticari ilişkileri gözeten bir siyaset takip etmesi ve bu yüzden binlerce insanın katledilmesine göz yumması, açık veya zımni destek vermesi İslâm kardeşliğinin ve din birliği olgusunun Asr-ı Saadetten günümüze ne kadar yıprandığını ibretli bir şekilde göstermektedir. Netice itibariyle dinin toplumsal hayat üzerindeki etkileri “ulusal” olan değerler tarafından doldurulamamış, Kur’ân’ın önerdiği “hak”, “fazilet”, “uhuvvet”, “düstur-u teavün” ve “hüda”nın yerini “kuvvet”, “menfaat”, “unsuriyet”, “cidal” ve “heva” gibi değerler almıştır. Bu değerler de insanlığın bu yüzyıl içerisinde iki büyük dünya savaşına şahit olmasını ve yüzlerce dini-etnik ve ekonomik çarpışmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Türkiye’ye de huzur getirmediği ortadadır.

Yazar


Avatar