Mana-i Harfi

Şifa ve Hayat

Mülk alemi içinde işleyişler, sebeplerin ardından sonuçların yaratılması şeklinde önümüze çıkıyor. Bu hal pek çok olayda öyle bir yeknesaklık ve aynı tarzda oluş ile işliyor ki, sebeple sonuç arasında bir bağ olduğu ve sebebin sonucu doğurduğuna dair kanaat pekişiyor. Adeta sebeplerin eşyanın işleyişinde Kadir-i Zül’celal’in kudretinin önüne geçmesine izin veriliyor. Bunun arka planında ise her şeyin zıtları ile bilindiği bu hikmet aleminde şu maslahat gözetiliyor olmalı: Varlığı sadece maddi planda algılayan ve mülk-melekut bütünlüğünü tamamlayamamış nazarlarda hastalık, musibet, ölüm gibi vakalar nedeniyle Rabb-ı Kerim’e karşı bir kin ve nefret hali uyandırmama, sebeplere yönelen isyan, itiraz sayesinde Yaratıcının gayretine dokunmama. Her işleyişin öncesindeki sebep, ortaya çıkan sonucun sorumlusu gibi algılandığı için ilk tepkiler o sebebe yöneliyor ve kâinatın yaratılışındaki esas gayenin tam aksine sonuçların ortaya çıkması önlenmiş oluyor.

Bu halin en zayıf olduğu alan hayat ve şifa olsa gerek. Çünkü hayat ve şifa neredeyse perdesiz olarak yaratılıyor ve bu iki hal sebeplerden neredeyse bağımsız şekilde işliyor. Hayat, maddi işleyişin hangi noktasında ve hangi sebebe bağlı olarak madde ile irtibatlı hale geliyor? Şifa, neden “aynı şartlar altında, aynı sebepler, aynı sonuçları doğurur” prensibine neredeyse hiç uymayan bir hal sergiliyor? Bu tür soruların cevabını bulma yolunda önümüze çıkan en büyük ve göz kamaştırıcı sonuç bu alanlarda tevhid hakikatinin yakarıdaki hikmetleri geri planda bırakacak şekilde açık ve net olarak ortaya çıkıyor olmasıdır. O kadar berrak bir tevhid ayinesi ki, o kadar sebeplerin sahiplenemeyeceği ölçüde İlahi kudretle bir bağ var ki, celal sıfatı sebeplerin bu işleyişlere sahip çıkması sonucunu doğuracak bir görünüme razı olamıyor.

Canlılığın bir şekilde nesilden nesile aktarılıyor olduğu düşüncesinden hareketle, hayatın anlaşılmasına yönelik gayretler hep orijine yönelmiş, yani hayatın başladığı nokta tespit edilmeye çalışılmıştır. Şayet “Hayat ilk olarak nasıl ortaya çıktı?” “Hangi unsurlar bir araya gelerek hayat dediğimiz sonucu doğurdu?” gibi soruların cevapları bulunabilirse, daha sonra aynı halin “kalıtım” gibi işleyişlerle nesilden nesile aktarıldığı düşünülecek ve problem çözülmüş kabul edilecekti. Bu durumun her bir canlı varlığın ortaya çıkışındaki yeni işleyişi izah etmeyeceği ve mineraller, proteinler, karbonhidratlar, yağlar dünyasından her bir anda ve zamanın en küçük dilimlerinde sürekli canlılar dünyasına geçişi nasıl izah edeceği problemi bir tarafa bırakılsa bile, problem çözülmüş gözükmüyor. Yani böyle önemli ve büyük bir meseleyi ihmal edelim ve yalnızca hayatın orijinine yönelelim, o noktayı izah edelim dediğinizde de ortaya çok tatmin edici ve “evet bu problemin çözümüdür” denecek sonuçlar çıkmıyor. Hiç bir sebep hayatla ilgili olarak ve onun öncesinde yaratılışına perde olacak ve Hayy-ı Kayyum’un gözükmesine engel teşkil edecek belirginlikte ortaya çıkmıyor. İşleyişin bir anında, bilinmez mekanizmalarla, belki mekanizmasızlıklarla hayat ve varlık irtibatlı hale geliyor.

Benzer durum şifa hakikati için de geçerlidir. Zaten hayat ve şifa varlığın genel işleyişi içinde birbirlerine çok yakın kavramlardır. Varlığın genelini kuşatan hayat hakikati içinde en parlak yansımalardan biri şifa olmalıdır. Aynen hayatın ortaya çıkışı ve her andaki tezahürlerinde gözlenen perdesiz yaratılma hali şifada da gözleniyor. En basit gözüken hastalığın tedavisinde bile doktorlar, ilaçlar gibi sebeplerle şifa sonucu arasında bire bir bağlantı kurabilme imkanı bulamıyor. Yüksek oranlarla kurulan bağlantı ve korelasyonlardan sebep ve şifa arası bir irtibat kurulsa da bu bağ, sebebin sonuçu doğurduğu tarzında bir kanaat oluşturmuyor. Bu yüzden bu alanda kesin ve net hükümler ortaya konamıyor. “Bırakılan şey yere düşer” netliğinde “Şu şartlar yerine getirilirse şifa ortaya çıkar”, “Hayatın oluşabilmesi için şu şartlar yerine gelmelidir. Bu şartlar yerine getirilirse hayat kesinlikle ortaya çıkar.” denemiyor.

Bu hal belki de kulluğumuz, yaratılışımızın asıl gayesi ve şifa hakikatinin gerisinde gözetilen manalar açısından önümüze çok farklı açılımlar sunuyor. Alemde sırf bu iki hakikatin işleyişine konsantre olarak, bu alanlarda yoğunlaşarak gerçek tanımımızı, varlığın geneli içindeki yerimizi, varlığın ve benliğimizin gerçek anlamını bulabilmemiz mümkün gözüküyor. Bu anlamda her şeyin renk renk güneşi yansıttığı dünyada, onu, kendinden bir şey katmaksızın yansıtan şeffaf damlacıklar veya aynalar misali varlık aleminde hayat ve şifa hakikatleri Şems-i Ezeli’yi berrak, net, araya başka unsurları sokmaksızın ve işleyişte farazi, itibari ve emri bile olsa sebeplerin rol oynadığı bir görüntüye razı olmaksızın yansıtıyorlar. Varlık aleminde şeffaf ve berrak tecelli alanları olarak karşımıza çıkıyorlar.
Her hastalığı ve ardından gelen şifayı bu anlamda çok iyi değerlendirmeli ve Şafi-i Hakiki’nin bedenlerimize yansıyan sıcaklığını ve nurunu ta iliklerimize kadar hissetmeliyiz. Kucağımıza aldığımız her yavrunun mazhar olduğu hayat hakikatini mücessem hale getirmiş muhteşem bir şiir olduğunu ruhumuzun derinliklerinde yaşamakla hayatı, hayatımızı ve varlığı anlamlı hale getirmeliyiz.

Yazar


Avatar