Enstitü Sayfası

Risâle-i Nur’da Nübüvvet

Bediüzzaman’a göre nübüvvet, güzellik ve mükemmelliklerin esası, hak dinler ise saadetin anahtarıdır. Hak ve hakikat nübüvvette ve nebiler elinde; dalâlet ve şer onun karşısındadır.1 Âlemin bir sahibinin bulunmaması muhâl olduğu gibi, kendisini insanlara tanıtmaması da muhâldir diyen Bediüzzaman, Allah’ın, emir ve yasaklarına vâkıf olmaları için halifesi olan insana kendini bildirip tarif etmesinin zarurî olduğunu belirtmektedir.2 Ona göre yaratıcının hayat ve varlığı, resullerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesiyle kendini gösterir. Eğer kitap ve peygamberler olmazsa o ezelî hayat bilinmez. Nasıl ki, bir adamın konuşmasıyla hayat sahibi olduğu anlaşılırsa, kâinat perdesi altında olan gayb âleminde söyleyen, konuşan, emir ve nehyeden bir zâtın kelime ve hitabını gösterecek, peygamberler ve onlara indirilen kitaplardır.3 Yine, ulûhiyet, risâlet, ahiret ve kâinat arasında bir gereklilik vardır diyen Bediüzzaman, bunlardan birisinin varlık ve sübutunun ötekinin de vücudunu, birisine imanın diğerine de imanı gerektirdiğini belirterek şöyle devam etmektedir: Işıksız güneşin vücudu mümkün olmadığı gibi, ulûhiyet de tezâhürsüz olamaz. Bu ise peygamberler göndermekle olur. Bütün yücelikleri üzerinde toplayan bir zâtın bilinmesi, kudret ve saltanatını gözlere göstermesi için kendini tarif etmesi lâzımdır ki, onu tanımak da ancak elçiler vasıtasıyla olur.4

“Nebilerin varlığı ve getirdikleri tekliflerle ekseriyet küfre ve dalalete girmekle zarar görse, peygamberlerin gönderilmesi nasıl rahmet olabilir?” şeklindeki bir suale karşı Bediüzzaman, sayı çokluğunun keyfiyete oranla ehemmiyeti olmadığı, asıl ekseriyetin keyfiyete baktığı5 cevabını vermektedir. Bunun yanında, ona göre, eğer insanlıkta nübüvvet ve onun gereği olan teklif olmasaydı, insanoğlunun maddeten ve manen yükselmesini sağlayan dinler bulunmasaydı6 insan bir hayvan olarak kalacak ve ondaki vicdan ve güzellikler tamamen yok olacaktı.7

Nebilere yüklenen risâlet ve teklif yükünün çok ağır olduğuna ve onların ümmetlerini feyizlendirmek için risâlet zahmetlerine mâruz kaldıklarına değinen Bediüzzaman, peygamberlerin itikat ve amelde, usul ve esas hükümlerde ittifak halinde olduklarını, farklı noktaların ise fer’i meseleler olduğunu, zamanın değişmesiyle fer’i meselelerin de değişmesinin tabiî bulunduğunu ifade etmektedir.8

1. İnsanlıkta Nübüvvetin Gerekliliği

Bediüzzaman’a göre tevhidin ispatında olduğu gibi nübüvvetin ispatı da yalnız naklî deliller ile sahih değildir. Çünkü Kur’an ve hadisten ibaret olan naklî delillerin sıhhati nübüvvetin varlık ve sıhhatine bağlıdır. Şayet nübüvvet yalnız naklî delillerle ispat edilecek olursa, bir devir ve muhallik ortaya çıkacaktır. Bu sebeple Bediüzzaman, önce insanlıkta nübüvvetin gerekliliği ve varlığının aklî deliller ile ispat edilmesi gerektiğini belirtmektedir.9

Bediüzzaman aklî olarak nübüvvetin gerekliliği hususunda yukarıda belirtilen görüşler dışında özetle şunları söylemektedir: Yaratıcının hikmet ve fiillerindeki kusursuzluk, kâinatta küçük ve büyük her şeyde bir nizam bulunması, insanlığın mürşide olan zarurî ihtiyacı, insanlıkta nübüvvetin vücudunu kesin olarak gerektirir.10 İnsan diğer canlılardan farklı yaratılışı sebebiyle çeşitli arzuları bulunmakta, istediği zaman en güzel şeyleri arzu etmekte, insanlığa layık bir biçimde yaşamak istemektedir. Bu meyillerin gereği olarak yemek, giyinmek ve diğer ihtiyaçlarını gidermekte çok iş kollarına ihtiyacı vardır. Bir insan her işe vâkıf olmadığından, diğer insanlarla işbirliği yapmaya mecbur olur ki, her bir insan yaptığı çalışmalarla diğerine yardımda bulunur ve ihtiyaçlarını karşılar. İnsandaki ‘şehvet’, ‘gadap’ ve ‘akıl’ kuvveleri yaratıcı tarafından sınırlanmayıp insanın kendi irâdesiyle yükselmesini temin etmek için bu kuvveler başıboş bırakıldığından, insanlar arasındaki karşılıklı ilişkilerde haksızlıklar meydana gelir. Meydana gelecek bu haksızlıkları önlemek için cemaatler adalete muhtaçtır. Fakat her ferdin aklı, adaleti anlamaktan âciz olduğundan, adaletten istifade etmeleri için küllî bir akla ihtiyaç vardır. Küllî bir akıl da ancak kanun şeklinde olur. Bu kanun da ancak şeriattır. Şeriatın tesirini, icrasını temin edecek bir makam ve sahip lazımdır ki, o da ancak peygamberdir. Peygamberin zahirî ve bâtınî, halka olan hakimiyetini devam ettirmek için maddî ve manevî bir ulviyet ve imtiyaza ihtiyacı olduğu gibi, kendisini gönderen ile olan münasebetini göstermek için de bir delile ihtiyacı vardır ki, bu delil de ancak mucizedir.11

2. Hz. Peygamber ve Nübüvveti

Yukarıda belirtildiği gibi insanlıkta nübüvvetin varlığı ve yüz binlerce peygamberlik mucizeleriyle ve ilahi fermanlarıyla nübüvvet dava etmeleri, Bediüzzaman’a göre, Hz. Peygamber’in de nübüvvetine bir delildir. Hz. İsa ve Hz. Musa gibi bütün peygamberlerin risâletlerini gösteren delillerin, vasıf ve vaziyetlerin, ümmetlerine karşı olan davranışlarının Hz. Peygamberde daha mükemmel bir şekilde varlığı, onun da peygamberliğini açık bir surette göstermektedir.12

Büyük bir vazifeyle görevli, büyük bir şeref ve haysiyet sahibi birinin, büyük bir cemaat içinde, büyük bir davayı şiddetli hasımların karşısında yalan biçimde ve hakikatin zıddına söylemesi imkânsızdır diyen Bediüzzaman, Hz. Peygamber’in tereddütsüz, korkusuz, samimi bir kalple, karşısında olanların izzetlerini kırmak suretiyle nübüvvetini ilan ettiğini ifade ederek şöyle demektedir: Onun böyle büyük bir dava ve makamda, en küçük bir hileye bile sapması mümkün değildir ki, ona ‘Muhammedü’l-emin’ denmiş, kendisinde toplanan yüce huylar yalancılık, hile gibi kötü huylara yer bırakmamıştır. Bu sebeple doğruluk ve güvenilirliği nübüvvet davasına en büyük delildir.13 Yine Bediüzzaman’a göre Hz. Peygamber’in nübüvvetini ispat eden delillerden biri de tevhiddir. O, diğer bütün peygamberler gibi tevhid davasında bulunmuş, kendinden öncekilerin mücmel bıraktıkları tevhid hakikatlerini ayrıntılı şekilde belirtmiştir. Bu yüzden tevhidin hakikat ve kuvveti nispetinde Hz. Peygamber’in nübüvveti de haktır14 ki, kelime-i tevhid’deki “Allah’dan başka ilâh yoktur” hakikati, “Muhammed Onun elçisidir” cümlesiyle iman terazisinde eşit olmuştur.15 Bütün bunların yanında getirmiş olduğu Kur’an, onun nübüvvetini o derece ispat eder ki, başka bir delile ihtiyaç bırakmamaktadır.16

Kâinatın yaratıcısı bilerek ve hikmetle tasarruf etmekte, her şeyi görerek terbiye etmekte, gaye ve hikmetlerini irâdesiyle düzenlemektedir diyen Bediüzzaman, şöyle devam etmektedir: Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur. Madem konuşacak, elbette şuur sahibi ve konuşmasını bilenlerle; onların içinde en mükemmel olan insan ile; insanlar içinde kabil-i hitap, mükemmel ve insanlığa önder olabileceklerle konuşacaktır. Elbette dost ve düşmanın ittifakıyla en yüksek kabiliyet ve en yüksek ahlakta olan Hz. Muhammed ile konuşacak ve konuşmuş; onu resul tayin edecek, insanlara rehber yapacak ve yapmıştır.17 Yine ona göre kâinatın yaratıcısı, her nevde mükemmel bir fert yaratıp o nevin övünç kaynağı yapar. İnsanlık için iftihar kaynağı ise eşsiz bir şahsiyet olacaktır ki, o da şimdiye kadar tarihin kendisinden başka mükemmel bir şahsiyet gösteremediği Hz. Muhammed’dir.18 Bediüzzaman’a göre eşsiz bir şahsiyet olup bütün güzellikleri üzerinde toplayan, yaratıcıya en mükemmel ibadeti sunan, kemalî ihsanlarına en güzel biçimde teşekkürlerde bulunan böyle birine Allah’ın iltifat etmemesi, kendisiyle konuşmaması ve şanına yakışır biçimde bütün yaratılmışlara rehber yapmaması mümkün değildir.19 Çünkü kâinat onun için yaratılmış,20 ‘makam-ı mahmûd’ kendisine verilmiştir.21 Yine o, yaratıcının en mühim bir maksadı, nuru, isimlerinin mükemmel bir âyinesidir.22 O olmasa idi, kâinatın yaratılış amacı bilinmediği için her şey yokluk hükmünde kalır, kıymet ve ehemmiyeti olmazdı.23 Yine o, Allah’ın birliğine ‘bürhan-ı nâtık’ (konuşan bürhan) olduğu24 gibi haber verdiği haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi kesin bir delilidir. Onun kulluk ve duası haşrin ve ebedî saadetin varlığının sebebidir.25 Kısacası, Hz. Muhammed hem Yaratıcıya, hem haşre, hem hakka, hem hakikata kesin bir delildir.26

Hz. Peygamber hakkında Bediüzzaman ayrıca şu hususlara da değinmektedir: Tevrat, İncil ve Zebur gibi kitaplar ondan haber vermiş; çeşitli kahinler onun geleceğini bildirmiştir. Doğumunda Kabe’deki putlar yıkılmış, Kisra’nın ateşi söndüğü gibi doğumundan önce de ‘irhasat’ denilen yüzlerce harikaları ve çeşitli mucizeleri olmuştur.27 Dost ve düşmanın ittifakıyla en yüksek ahlak sahibidir. Ulûhiyete karşı en parlak bir şekilde ubudiyette bulunmuş; en yüksek bir ses ile tevhidi ilan ve Allah’ın isimlerine en yüksek mertebede âyinedarlık etmiştir. Allah’ı en iyi bilen ve bildiren yine odur.28 Getirdiği şeriat ve sünneti binlerce hikmetle doludur.29 Bütün akıl sahiplerinin problemi olan “necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?” sorularına iknâ edici cevaplar vermiş, kâinata ruh katmış, ebedî saadete vesile olmuş, ruh ve kalpleri teshir etmiştir.30 Yine o, insanlığı cehennem azabından sakındırmak için dehşetli hakikatlerden, kalp ve akılları kendine çeken meselelerden haber vermekte; bir yaratıcının fiil ve sıfatlarından bahsetmekte; Allah’ın insandan istediklerini bildirmekte; dünya saadetinin ona nazaran rüya gibi olduğu ebedî bir saadeti müjdelemektedir.31 Bunun yanında Hz. Peygamber pek çok âdetleri, inatçı kavimlerden küçük bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerini yüksek, nezih ahlak ve âdetlerle doldurmuş, telkin ettiği iman sayesinde o vahşi insanlar, insanlığa öğretmen ve medeniyet dünyasına rehber olmuşlardır.32 Günümüze kadar bütün asırlar onların ve yetiştirdiklerinin ışıklarından faydalanmışlardır.33 Son olarak, kâinât büyük bir ağaç olarak hayal edilirse Hz. Peygamber hem çekirdeği hem meyvesi olur. Onun maddî ve manevî hayatı, kâinata hayattır, risâleti ise kâinatın nurudur.34

Hz. Peygamber’in, teklif edilen risâlet vazifesini ‘cüz’i ihtiyariyle’ kabul edip taşıdığını35 belirten Bediüzzaman, Hz. Peygamber’in Hz. İbrahîm’in dininden geriye kalanlarla farziyet ve mecburiyet altında olmadan kendi isteğiyle ibadet ettiğini de ifade etmektedir.36 Ayrıca, Hz. Peygamber’e 40 yaşında peygamberlik görevi verilmesini ise şöyle açıklamaktadır: Nübüvvet gayet ağır ve büyük bir mükellefiyet olduğundan, aklî meleke ve kalbî istidatların inkişafı ve kemâli ile o mükellefiyete tahammül edilebilir. O tekemmülün zamanı ise 40 yaşlarıdır ki, Hz. Peygamber’e bu yaşlarda nübüvvet verilmiş ve böylece gelecek pek çok haksız ithamdan kurtulmuştur.37

Bediüzzaman, tarihlerin naklettiği şekilde Hz. Peygamber’in hayatına maddî ve yüzeysel bir gözle bakan kimsenin onun manevî şahsını anlayamayacağını vurgulamaktadır. Bu sebeple onun nübüvvet öncesi yılları ve beşerî hallerine bakarken bir çekirdek örneği veya bir yumurta kabuğu gibi bakmalı, hakkında zayıf bir şey işitildiği zaman üstünde durmayıp, gözler onun âleme neşrettiği nurlara çevrilmelidir38 demektir. Tâ ki, bir çekirdekten koca bir ağaç; bir tavus yumurtasından tavus kuşunu çıkaran yüce Allah elbette Hz. Peygamberin beşeri şahsından da İslâmiyet şecere-i tûbasını çıkarmıştır. Mü’minler böylece Hz. Peygambere gerekli hürmeti gösterebilirler.

Dipnotlar

1. Mesnevî, 140; Lem’alar, 122-123.

2. Mesnevî, 118; Sözler, 69.

3. Lem’alar, 318.

4. Mesnevî, 33-34; Sözler, 63-64.

5. İşârâtü’l-İ’câz, 213-214. Misaller için bk. İşârâtü’l-İ’câz, 214, Mektûbat, 48. Ayrıca bk. Tez metni, Hayır-Şer, Hüsün-Kubuh.

6. İşârâtü’l-İ’câz, 255-259; Misaller için bk. Sözler, 223-242.

7. İşârâtü’l-İ’câz, 213. Nübüvvet ve Felsefenin insanlığa yol gösterirken insana nasıl baktıkları ve nasıl bir yol takip ettikleri için bk. Sözler, 497-508.

8. İşârâtü’l-İ’câz, 26, 27.

9. İşârâtü’l-İ’câz, 195.

10. Muhakemat, 137.

11. İşârâtü’l-İ’câz, 140-141; Muhakemat, 137-144. Geniş bilgi için bk. Tez metni, Mucize.

12. İşârâtü’l-İ’câz, 181, 163-164; Mektûbat, 84. Hz. Peygamberin nübüvvetini ispat eden 15’e yakın delili özet şeklinde alan bir parça için bk. Şualar, 521-533. Maneviyât aleminin ilâhî rahmetin ışıklarını almak için nübüvvete muhtaç olduğu ve o âlemden haber veren Rasûl-i Ekremin nübüvveti güneş gibi apaçık bulunduğuyla ilgili olarak bk. Mesnevî, 119. Ayrıca bk. Şualar, 523.

13. İşârâtü’l-İ’câz, 162-162; Mesnevî, 25; Sözler, 214-219; Mektûbat, 177-178.

14. Mesnevî, 159; Lem’alar, 310-311; Asâ-yı Mûsâ, 51; Şualar, 201; Mektûbat, 175. Hz. Peygamberin getirdiği dinin bütün peygamberi tasdik ettiği, o dinlerinin esaslarını, ruhunu taşıdığı, böylece bütün onlar gibi yaratıcının varlık ve birliğini insanlığa gösterdiğiyle ilgili olarak bk. Mesnevî, 21-22, 208; Sözler, 629-630.

15. Mesnevî, 54-55. Ayrıca bk. Şualar, 531-533.

16. Sözler, 220; Asâ-yı Mûsâ, 107; Şualar, 525. Geniş bilgi için bk. Tez metni, Kur’ân.

17. Mektûbat, 82-83; Lem’alar, 50-51, 311; Mesnevî, 29-30; Sözler, 211-212. Hakem ve Hakîm isimlerinin Hz. Peygamberin risâletini gerektirmesi ile ilgili olarak bk. Asâ-yı Mûsâ, 168-169; Lem’alar, 300-301.

18. Mesnevî, 22; Mektûbat, 284-285; Lem’alar, 311. Şualar, 522-523. Hz. Peygamberin doğruluğuna ve nübüvvetinin gerekliliğine dair geniş bilgi için bk. Asâ-yı Mûsâ, 106-110; Şualar, 107-111.

19. Mesnevî, 29-30.

20. Mesnevî, 23-24; Mektûbat, 176-177.

21. Şualar, 81, 521-522. Allah’ın insan üzerine olan tecellîsinin iki şekilde olduğu ve bunlardan birinin Hz. Peygambere has olduğuna dair bk. Sözler, 517.

22. Şualar, 30; Mesnevî, 24.

23. Mesnevî, 23, 24.

24. Mesnevî, 47; Sözler, 261-2262, 276; Mektûbat, 180. Bk. Tez metni, Allah’ın Varlık ve Birliği.

25. Mesnevî, 24, 26-27; Muhakemat, 161. Geniş bilgi için bk. Tez metni, Ahiret.

26. Muhakemat, 136; Mektûbat, 174-175.

27. Şualar, 527-529. Geniş bilgi için bk. Tez metni, Mucize.

28. Mesnevî, 23; Sözler, 517-533; Muhakemat, 5-6.

29. Lem’alar, 53; Mektûbat, 177.

30. Mesnevî, 23; Hz. Peygamberin çeşitli husûsiyetleri için bk. Mektûbat, 180-185; Muhakemat, 160-161; Sözler, 214-222.

31. Mesnevî, 26; Sözler, 217.

32. İşârâtü’l-İ’câz, 164-167; Mesnevî, 24-25; Sözler, 216.

33. Mesnevî, 27; Sözler, 218. Şualar, 527.

34. Mesnevî, 23-24., 99, 157, 169; Lem’alar, 319.

35. İşârâtü’l-İ’câz, 52.

36. Mektûbat, 260. Hz. Peygamber’in anne ve babasının ehl-i iman ve cennet olduklarına ve Amcası Ebû Talib’in imanına dair bk. Mektûbat, 361-362.

37. Mektûbat, 260.

38. Mesnevî, 74; Mektûbat, 89-90.

Yazar


Avatar