Şerh ve İzah

Risale-i Nur’a Göre Kur’an’da Zaman, Tarih ve İnsan – II

Kur’an’a göre, kâinat iki kısma ayrılır: Görülen ve görülmeyen kâinat. “De ki: Ey gökleri ve yeri Yaratan, gizliyi de aşikârı da bilen Allah! Kullarının arasında, ayrılığa düştükleri şeyin hükmünü ancak sen vereceksin.” (Zümer Suresi, 46)

Kâinatın “alemü’l-gayb” (görülmeyen alem) ve “alemü’ş-şuhud” (görülebilen alem) şeklinde ikiye ayrılması sadece insan açısından söz konusudur. Allah için “görülmeyen” (gayb) bir şey yoktur. Bu noktadan hareketle Said Nursi bazı görüşler ortaya koyar. Ona göre, İlahi ilme göre bütün her şey ve olay, Kâtib-i Ezeli’nin kudret kalemi tarafından varlık alemine geçmeden önce yazılmıştır. Her şeyin başlangıcı ve gelecekte başına gelecek olan olaylar alemül’l-gaybda İmam-ı Mübin’de düzenlenmiştir. Bu, Allah’ın ilminin ve emrinin bir yönünü ifade eder ve İlahi Takdirce yazılan bir defterdir.12 (Bakınız: Yasin Suresi, 12) Her şeyin başlangıcı ve geleceği Kitab-ı Mübin’de kayıtlıdır. Bunlar alem-i şahadette ve hâlde (şimdiki zamanda) ortaya çıkar. Kitab-ı Mübin, irade-i İlahiye ve kudret-i İlahiye’nin kitabıdır. Kudret-i İlahiye, “Levh ü Mahv ve İsbat” olarak bilinen ve zerrelere kadar her şeyin nasıl harekete geçeceğinin belirlendiği bu Levhadaki olayları vakti gelince yaratır.

Bu Levha, değişken bir defter özelliğindedir. Her şeyin kesin olarak belirlendiği ve değişmez olan Levh-i Mahfuz’da yazılı olma veya olmaması doğrultusunda, bütün bilgiler gerektiğinde yazılır veya silinir. Hadiselerin yazılması ve silinmesi ölüm ve hayat, varlık ve tahrip şekillerinde tezahür eder. “Evet, her şeyin bir hakikati olduğu gibi, zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden bir nehr-i azimin hakikati dahi, Levh-i Mahv-İsbat’taki kitabet-i kudretin sayfası ve mürekkebi hükmündedir.”13 Bu açıklamayı Said Nursi, “La ya’lemü’l gaybe illal­lah” (gaybı Allah’tan başkası bilemez) şeklinde sona erdirir.

Bir başka risalesinde Said Nursi “zaman nehri” kavramı hakkında şu ayrıntıya girer: “Şu mahlûkat, izn-i İlâhî ile, zaman nehrinde mütemadiyen akıyor, âlem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehadette vücud-u zâhirî giydiriliyor, sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor, iniyor. Ve emr-i Rabbânî ile, mütemadiyen istikbalden gelip hâle uğrayarak teneffüs eder, maziye dökülür.”14

Said Nursi’nin, zamanın metafizik gerçeği hakkındaki yorumların yer aldığı bir risalesinde geçmiş ve geleceğin Gayb alemine, hâlin (şimdiki zamanın) ise Şuhud alemine ait olduğu ifade edilir. Bu bağlamda istikbalin şimdiki zamana doğru geldiğini ve buraya uğradıktan sonra geçmiş zamana gittiğini söyler. Geçmiş ve geleceği belli bir çerçevede konumlandırmakla, Kur’an’ın insanî perspektife göre olmuş, olan veya olacak hadiseler için hem mazi, hem de muzari sigasının kul­lanılmasındaki bazı hakikatler kavranabilir; Kıyamet günü, Haşir günü ve Hesap günüyle ilgili anlatımlarda kullanılan fiil sigaları gibi.15 (Tekvir Suresi, İnfitar Suresi, İnşikak Suresi, Mürselat Suresi, Nebe Suresi ve Abese Suresi bu kullanımlar için ilginç örnekleri ihtiva eder.)

Dünyevî zamanı değerlendirirken Said Nursi şöyle der: “İşte, nasıl elimizdeki saat, sûreten sabit görünüyor; fakat içindeki çarkların harekâtıyla, dâimî, içinde bir zelzele ve âlet ve çarklarının ıztırapları vardır. Aynen onun gibi, Kudret-i İlâhiye’nin bir saat-i kübrâsı olan şu dünya zâhirî sabitiyetiyle beraber, dâimî zelzele ve tegayyürde, fenâ ve zevâlde yuvarlanıyor. Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat-i kübrânın sâniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir, sene o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir, asır ise o saatin saatlerini tâdâd eden bir iğnedir. İşte zaman, dünyayı, emvâc-ı zevâl üstüne atar, bütün mâzi ve istikbâli ademe verip yalnız zaman-ı hâzırı vücuda bırakır.”16

Said Nursi’nin geçmiş zamana getirdiği yorum ise şöyledir: “Evet, zaman-ı hazırdan, ta iptida-i hilkat-i aleme kadar olan zaman-ı mazi, umumen vukuattır. Vücuda gelmiş her bir günü, her bir senesi, her bir asrı birer satırdır, birer sayfadır, birer kitaptır ki, kalem-i kader ile tersim edilmiştir; dest-i kudret, mucizat-ı ayatını onlarda kemal-i hikmet ve intizamla yazmıştır.”17

Zaman varlıkların ve eşyanın bu alemdeki serüvenlerini farklı şekilde etkiler. Said Nursi’ye göre sözkonusu etkiyle, insanın ve içinde yaşadığı dünyanın sürekli yenilenmesi sağlanır. Buradan hareketle insanın devamlı olarak imanını yenileme ihtiyacında olduğu sonucuna ulaşır. Bu ise “İmanınızı La ilahe illallah ile sürekli yenileyin” hadis-i şerifinin manasını anlamamıza yardımcı olur.

Said Nursi, buradan hareketle, insanın bir çok şahsiyetten meydana geldiğini söyler. Zira- insanın her bir ferdinin manen çok efradı var. Ömrünün seneleri ade­dince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i ahar sayılır. Çünkü, zaman altına girdiği için, o ferd-i vahid bir model hükmüne geçer, her gün bir ferd-i ahar şeklini giyer.18

Buna paralel olarak insanın içinde yaşadığı dünya da sürekli değişim halindedir. Biri gider, yerine bir başkası gelir. Bu durumda iman hem dünyanın, hem insan hayatının nuru olmaktadır. La ilahe illallah ise bu nuru yakan bir elektrik düğmesini andırır.

Buradan hareketle bu her an değişebilen ve gelip geçici olan alem ile asla değişmeyen ve zaman üstü olan bu nur arasında bir bağın olduğu sonucuna ulaşabiliriz.

Zamanın, bir mağarada “Bir gün veya daha az bir zaman” kaldıklarını söyleyen Ashab-ı Kehf’e olan etkisi ile normalde onların kaldıkları üç yüz yıl ve ilave olarak dokuz yıllık süreye olan etkisi farklı farklıdır. Said Nursi bu olguya “Genişleyen zaman” şeklinde işarette bulunur.

Said Nursi, Risale-i Nur’da zamanı metafizik ve dünyevi boyutlarla ele almıştır. Metafizik boyut üzerindeki değerlendirmelerini “La ya’lemü’l-gaybe illallah” hükmüyle neticelendirir. Ki, Müslüman alimlerce günümüze kadar dile getirilen bütün yorumlar bu ana hükmün altında toplanmıştır.

Zamanın dünyevî boyutunu değerlendirirken, Said Nursi, insan için özellikle şimdiki zamanın üzerine vurgu yapar. Çünkü, eğer insan şimdiki zamanı ihmal edecek olursa, elindeki fırsatları kaybedecek, zaman hiçliğe doğru gidecek ve bir daha onun eline geçmeyecektir. Diğer yandan, her zaman “Allah’ı sevme, O’nu tanıma ve rızasına ulaşma” ihtimali ve imkânı her an vardır.

Tarih ve İnsan

Kur’an, Allah lafzını ve onun insan için yol göstericiliğini her fırsatta gözler önüne sermektedir. Aynı şekilde Kur’an, insanın varoluşunun bütün yönlerine, onun Yaratıcı ve diğer mahlukatla olan ilişkilerini ortaya koyar. Kur’an’ın bu şümullü özelliği onun içeriğinde, üslubunda ve manalarının kapsamında kendisini gösterir.

İşte burada özellikle Kur’an’ın konulara şümullü yaklaşımı üzerinde du­racağız. Said Nursi bu noktayı aşağıdaki ifadelerle yorumlamaktadır: “Evet, insan ve insanın vazifesi, kâinat ve Halık-ı Kâinatın, arz ve semâvâtın, dünya ve âhiretin, mâzi ve müstakbelin, ezel ve ebedin mebâhis-i külliyelerini cem’ etmekle beraber, nutfeden halk etmek, tâ kabre girinceye kadar; yemek, yatmak âdâbından tut, tâ kazâ ve kader mebhaslarına kadar; altı gün hilkat-i âlemden tut, tâ 19 kasemleriyle işaret olunan rüzgârların esmesindeki vazifelerine kadar; 20 işârâtıyla, insanın kalbine ve irâdesine müdâhalesinden tut, tâ ,21 yani bütün semâvâtı bir kabzasında tutmasına kadar; 22 zeminin çiçek ve üzüm ve hurmasından tut, tâ 23 ile ifade ettiği hakikat-i acîbeye kadar; ve semânın 24 hâletindeki vaziyetinden tut, tâ duhânla inşikakına ve yıldızlarının düşüp hadsiz fezâda dağılmasına kadar; ve dünyanın imtihan için açılmasından, tâ kapanmasına kadar; ve âhiretin birinci menzili olan kabirden, sonra berzahtan, haşirden, köprüden tut, tâ Cennete, tâ saadet-i ebediyeye kadar; mâzi zamanının vukuâtından, Hazret-i Âdem’in hilkat-i cesedinden, iki oğlunun kavgasından tâ tûfana, tâ kavm-i Firavunun garkına, tâ ekser enbiyânın mühim hâdisâtına kadar; ve 25 işaret ettiği hâdise-i ezeliyeden tut, tâ 26 ifade ettiği vâkıa-i ebediyeye kadar bütün mebâhis-i esâsiyeyi ve mühimmeyi öyle bir tarzda beyân eder ki, o beyân, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden ve dünyayı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan ve zemin bir bahçe ve semâ misbahlarıyla süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden ve mâzi ve müstakbel bir gece ve gündüz gibi nazarına karşı hazır iki sayfa hükmünde temâşâ eden ve ezel ve ebed, dün ve bugün gibi silsile-i şuûnâtın iki tarafı birleşmiş, ittisâl peydâ etmiş bir sûrette bir zaman-ı hazır gibi onlara bakan bir Zât-ı Zülcelâle yakışır bir tarz-ı beyândır.”27

Said Nursi’nin Kur’an’daki konular hakkındaki bu sözlerini, Kur’anî tarih an­layışının en önemli unsuru olarak görebiliriz. Tarih hakkındaki Kur’anî ifadeler, Ezel, yani dünyevi tarihin ötesinde, başlangıcı olmayan ve Ebed, yani esketoloji olarak iki ana kavram oluşturur.

Ezel, Allah’ın meleklere yeryüzünde kendisine bir halife yaratacağını bildir­mesiyle (Bakara Suresi, 30; En’am Suresi, 165) ve yaratılış öncesi bütün insan ruh­larının Allah’ın hakiki Rab olduğunu kabul etmeleriyle (En ‘am Suresi, 172) başlar. Bu tarihötesi olaylar, dünyevi tarih olaylarının bir başlangıç aşaması olarak kabul edilmiştir.

Dünyevi tarih, “Allah’ın emirlerinin ve ayetlerinin tezahür etmesini sağlayan bir çerçeve ve insanlığın bu emir ve ayetleri kabul veya reddedeceği bir zemin”28 olarak da yorumlanabilir. Bu periyot yaratılışla başlamıştır ve Kıyamet günü sona erecektir.

Ebed, Haşir günü, Hesap Günü ve “İnsanın Allah’a dönüşü” (Masir, Rüc’a) kavramlarını da içine alır. Bu büyük olaylar tarihötesi veya “supra-temporal” yani dünyevi zamanın ötesidir ve sadece insani perspektiften “Geleceğin tarihi”29 olarak görülebilir.

Tarih kavramıyla ilgili elimizdeki bilgilere ilave olarak, Kur’an tarihi veya ta­rihötesi olaylara yaklaşımda spesifik bir metod sunar. Tarihötesi zaman Kur’anî ifadede yerini Ezel ve Ebed olarak almıştır ve bu dünyevi tarih, 1) Eski dönemlerde gelen peygamberlerin söylemleri, 2) Eski milletlerin söylemleri ve onların başlarına gelen hadiseler ve 3) Bizanslılar’ın savaşları (Rum Suresi) gibi daha sonradan gerçekleşen ve Peygamberi görevi aksettiren anlatımlar ile kendisini gösterir. Dünyevi tarihten hareketle, Kur’an, insanlığın tarihinden çeşitli sahneler ortaya koyar. Bu olaylar sadece belli bir topluluğun tarihi değildir.30 (Kur’anî an­latımın bu karakteristik özelliği, Müslüman tarihçilerin dünya tarihiyle ilgili yazdıkları eserlere büyük çaplı etkisi olmuştur.)

Devamı haftaya…

Dipnotlar

12. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 41-42.

13. Age, s. 41.

14. Age, s. 233.

15. Bakınız: Jacques Berque, “The Expression of Historicity in the Koran”, 74.

16. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 401-402.

17. Age, s. 77.

18. Mektubat, s. 319.

19. Yemin olsun meleklere. (Mürselât Sûresi: 1); Yemin olsun esip savuran rüzgâra. (Zâriyat Sûresi: 1)

20. Allah dilemedikçe siz hiçbir şeyi isteyemezsiniz. (İnsan Sûresi: 30), Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer. (Enfâl Sûresi: 24)

21. Gökler de Onun kudretiyle dürülmüştür. (Zâriyât Sûresi: 67)

22. Biz o ölmüş yeryüzünde hurma ve üzüm bahçeleri yarattık. (Yâsin Sûresi: 34)

23. Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır. (Zilzâl Sûresi: 1)

24. Sonra İlâhî irâdesini, buhar halindeki dünya semâsına yöneltti. (Fussılet Sûresi: 11)

25. Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (A’râf Sûresi: 172)

26. Yüzler var, o gün ışıl ışıldır, Rabbine bakar. (Kıyâmet Sûresi: 22-23)

27. Sözler, s. 360-361.

28. Jane Idleman Smith an Yvonne Yazbeek Haddad, The Islamic Understanding of Death and Resurrection (Albany: State University of New York Pres, 1981), 4.

29. Bakınız: Abdoldjavad Falaturi, “Experience of Time and History in Islam”, We Believe in One God içinde, editör; Annemarie Schimbel and Abduldjavad Falaturi (London: Burns and Qates, 1979), 65; Mazheruddin Siddiqui, The Qur’anic Concept of History (Islamabad: Islamic Research Institute, 1993), 65.

30. Mazheruddin Siddiqui, The Qur’anic Concept of History, 65.

Yazar


Avatar