Mana-i Harfi

Risale-i Nur: Tahavvülat-ı Zerrat Şerhi-11

Varlığın Aslı İlim ve Mânâdır

    “Kur’an-ı Hakîm’de İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin mükerrer yerlerde zikredilmiştir. Ehl-i tefsir; ‘ikisi birdir’, bir kısmı; “ayrı ayrıdır” demişler. Hakikatlerine dair beyanatları muhteliftir.”

İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin, Kur’an’ın şifre kelimelerinden olsa gerektir. Meallerde “açık bir kitap”, “apaçık bir kitap”, “levh-i mahfuz” gibi anlamlar verilmektedir. Tahavvülat-ı Zerrat bahsinin temelini teşkil eden Sebe’ Suresi’nin üçüncü ayetinde geçen “Kitab-ı Mübin” tabirinin tefsirinde Ömer Nasuhi Bilmen, “bütün maziye, hale ve istikbale ait hadiseler, (ancak apaçık gösteren) her şeye ait malumatı, tafsilatı muhtevi bulunan (bir kitapta) levh-i mahfuzda” ibarelerini kullanmaktadır. Yine aynı ayetin tefsirinde “Kitab-ı Mübin” için Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın, Hak Dini Kur’an Dili adlı eserinde şu ifadeler yer almaktadır: “Birisi, geleceği haber verilen saatin ne vakit geleceğini, yalnız O’nun bildiğini anlatır. Birisi de, dağılmış parçaların toplanmasını akıldan uzak görerek, O’nu inkar edenlere cevap noktasını gösterir. Bunun eşi ve benzeri Kaf suresinde şöyle ifade edilir; ‘Doğrusu biz, yerin onlardan eksilttiğini bilmişizdir. Katımızda (bütün bunları) saklayıp koruyan bir kitap vardır.’ (Kaf, 4) Yani ilmi böyle olan, her şeyden haberdar olan, hüküm ve hikmet sahibi Allah’a o nasıl imkansız olur? Ne göklerde, ne de yerde zerre miskali yani en küçük karınca miktarı, ufak bir mikrop veya molekül O’ndan uzak kalamaz. İlminden kaçamaz.

“Atom, elektron ya da bölünmez bir parça derecesindeki en küçük zerre dahi O’nun bilgisi dışında olmaz, Hepsi, huzurunda apaçık bir kitaptadır.” Müfessirlerin çoğu burada Kitap-ı Mübini, Levh-i mahfuz diye tefsir etmişlerdir. Fakat bunun “yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve her şey) apaçık bir kitaptadır” (En’am, 59) ayetinde olduğu gibi doğrudan doğruya, Allah’ın ilmini tasvir olması daha açıktır. Yani görüneni ve görünmeyeniyle bütün kainat, Allah’ın huzurunda apaçık bir kitap gibi açıktır. Bilinmekte ve kontrol altında tutulmaktadır.

Kitab-ı Mübin’in “Allah’ın ilmini tasvir” şeklinde anlaşılması noktasında Elmalılı Bediüzzaman ile birleşmektedir. Aslında “Kitab-ı Mübin” Kur’an-ı Kerim ya da kainat şeklinde de anlaşılsa sonuç aynı kapıya çıkmaktadır. Bunu anlamak için İşaratü’l-İ’caz ve Yirmi Beşinci Söz’ün başındaki “Kur’an nedir? Tarifi nasıldır?” başlıklı bölümü gözden geçirmek çok faydalı olacaktır. “Kur’an; şu kitab-ı kebir-i kainatın bir tercüme-i ezeliyesi… ve ayat-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerin tercüman-ı ebedisi…. ve şu alem-i gayb ve şahadet kitabının müfessiri… ve zeminde ve gökte gizli Esma-i İlahiyenin manevi hazinelerinin keşşafı… ve sutür-u hadisatın altında muzmer hakaikın miftahı” şeklinde devam eden uzunca tarifte en başta dikkati çeken hususlardan biri kainatın da bir kitab olarak ortaya konmasıdır. Yani, bütün varlıklar aslında bir kitabın noktaları, imlaları, kelimeleri, cümleleri gibidirler. Yani bir manayı ifade için vardırlar. Öyle ise varlığın aslı ilimdir. Renk, koku, ağırlık, şekil, tad gibi kavramlar aslında birer aracıdırlar ve manayı ortaya koyan harfler gibidirler. Bu algılanış şekli ile Kur’an ve semavi kitaplar, bir kitap şeklinde algılanan kainatın ezeli tercümanıdırlar. Yani bütün zamanlarda, zamanın en küçük birimlerinde, geçmiş ve gelecekteki bütün varlık manaları, Kur’an ve onun asırlara uzantısı olan kitaplarla ortaya çıkmaktadır. “Ayat-ı tekviniye” tabiri ile varlıkların mana ifade eden bu yönü ortaya konmakta, ayet oldukları ifade edilmektedir.

Kur’ani ayetlerde olduğu gibi tekvini ayetlerde de kullanılan dili bilip, tercüme edeceklere ihtiyaç vardır. İşte Resul-i Ekrem’in ve bütün resullerin, Kur’an’ın ve bütün semavi kitapların önemi bu noktada daha net kavranır. Onlar gayb ve şehadet alemini tefsir edip, varlıkları teşahhusat ve kışırattan sıyırıp, mana ifade eder hale getiren bir fiil üstlenirler. Bu yönüyle alemin, kevnlerin müfessiridirler. Varlığın bu katı halinden, kışıratından ve benle bütünleşmiş özelliklerinden kurtulmasına ve ardından manalarının açılmasına anahtar olurlar. Manalar ise “esma”dır. Yani her şeyin aslının, özünün, Yunan Felsefesine göre “arke”sinin, Platon’a göre “idea”sının, yeni felsefi yaklaşımlara göre “öz”ünün, “töz”ünün olduğu bir yerdir. Orada her şey teklik içinde ve asli halinde tevhid edilmiş olmalıdır. Esma, manalar ve şehadet alemindeki ifade şekilleri ile Yazar’ın ilmindedir. Her an şehadet aleminde varlıklar şeklinde ifade edilen kelimelere dönüşürler. Artık “gayr” konumundaki şuur sahiplerinin nazarında ve ayinelerinde de manalara dönüşürler. Dolayısı ile varlığın aslı ve özü ilimdir. Satırlar, cümleler, kelimeler, harfler şeklinde açılmış manaların zemini olan bir kitap misali varlıklar, kevnler şeklinde zaman ve mekanda açılan bir kitaba dönüşür kainat.

Bu bakış açısı ile levh-i mahfuz-u azam, kainat kitabı ve Kur’an-ı Mübin aynı manaların farklı tarzlarda ifadeleri gibi olurlar. İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin ise bütün bu manaların varlık aleminin esası olan ilim yönünün ifadelerine dönüşürler. Varlığın esası ilim ve manadır. İlmin aslı ve özü ise İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin olmalıdır. Bizler bu asli ve öz olan manaların zaman ve mekanda varlıklar şeklinde açılımını, tekrar manalara ve ilme çevirme konumundaki manalarız. Bu konumumuz ile İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin’in kesret ve varlıklar aleminde açılımını tevhid edecek bir kalp taşımakla, kainatın bütün manasını içine alabilecek merkezi bir konumda halk edilmişiz. İnsan da bu yönüyle İmam-ı Mübin ve Kitab-ı Mübin fihristesidir. Belki de bu yüzden, bu manaların idrakine yönelik şu anki okuma ve yazma gayreti içinde buluyoruz kendimizi. Asli gayemiz ise “marifetullah,” yani ilim, yani Allah’ı bilmektir. Dolayısıyla varlık, ilme dönüştüğü ölçüde aslına ve özüne uygun bir hal alıyor. Yer, gök ve umum alemlere sığmayan Mahbub-u Lemyezel bu yönüyle bir müminin kalbine girebiliyor.

Yazar


Avatar