Mana-i Harfi

Risale-i Nur: Tahavvülat-ı Zerrat Şerhi -1-

Tahavvülat-ı Zerrat

Otuzuncu Söz’ün İkinci Maksad’ı “tahavvülat-ı zerrata dair” şeklinde bir ibareyle başlar. “Tahavvül” kelimesinin karşılığı “bir halden diğer hale geçme, değişme, dönüşme, değişiklik” olarak belirtilmektedir. Zerrelerin tahavvülleri yani bir halden başka bir hale geçmeleri… Bu, aslında varlığın, hayatın, kainat denen büyük bilmecenin çözümü yolunda içinde önemli ipuçlarını bulunduran muhteşem bir sırdır. Çevremizde gördüğümüz taşlar, çiçekler, ağaçlar, böcekler, sinekler ve binlerce farklı türden hayvan; ay, güneş ve yıldızlar nasıl oluşmuş ve oluşmaktadır? En yakınımızda kendimize ait hissettiğimiz bedenimiz ne şekilde oluştu ve halen oluşumu nasıl devam etmektedir? Daha bunlar gibi pek çok soru, varlığı anlayabilmek ve eşyayı çözebilmek için idrak sahiplerinin içini kemirmekte ve büyük bir merakla peşinden koşturmaktadır.

“Kimsin, necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?” gibi insanın kendi varlığını anlamlandırmak niyetiyle yola çıktığında önüne çıkan en önemli problemlerin çözümü de belki zerreyle başlayacaktır. Zerre, en temel yapı taşı, parçalanamayan en küçük birimi, eşya binasının tuğlası olduğuna inanılan temel unsur şeklinde algılanagelmiştir.

İnsanlık tarihinde maddenin en küçük yapı taşlarından oluştuğu fikri çok eskilere dayanmaktadır. Thales’e göre yeryüzündeki her şey sudan, Pythagoras’a göre sayılardan oluşmaktaydı. Empedocles dünyanın ateş, hava, su ve toprak gibi dört temel unsurdan oluştuğuna inanmaktaydı. Anaksagoras her şeyin parçalara bölünemeyen tohumlardan meydana geldiğini iddia etmekteydi. Bütün bunlar M.Ö. 600’lü yıllarda cereyan etmekteydi. M.Ö. 400’lü yıllarda ise Democritus, dünyadaki her şeyin daha ufak parçalara ayrılamayacak ve görülemeyecek kadar küçük parçacıklardan oluştuğunu belirterek bunları “atom” olarak adlandırmıştı. Bu nedenle Democritus yıllar sonra ortaya konacak olan atom teorisinin de babası kabul edilecekti.

Aslında, insanların asırlar boyunda anlamaya çalıştığı varlık, kainat, benlik gibi kavramların çözümünde, maddenin yaratılış şekli önemli bir yer tutmaktadır. Bunu anlamak için, maddenin parçalanması, analiz edilmesi, var olduğu düşünülen temel yapı taşlarına ayrılması gerekmektedir. Bu ise varlığın madde boyutundaki sırlarını çözecektir.

Yıllar, insanoğlunun hasretiyle yandığı eşyanın sırrını çözme arzusu ile geçerken, temel yapı taşı olduğuna inanılan atomla ilgili pek çok farklı modeller ortaya konmuştur. Democritus ve Aristoteles’in dile getirdiği atom fikri 1800’lerde İngiliz Jhon Dalton tarafından bilimin diliyle ciddi bir şekilde ifade edilmiştir. En son 1911 yılında Rutherford, proton ve nötrondan oluşan bir çekirdek ve etrafında yer alan elektronlardan oluştuğunu ifade ettiği bit atom modeli ortaya koydu. Elektron yörüngesinin meydana getirdiği atom boyutunun çekirdekten 10.000 kat büyük olduğu hesaplandı. Elektronlar çekirdek etrafında sürekli dönmekteydi. Einstein’a göre ise atomlar sıkıştırılmış enerji paketçikleriydi. Yıllarca süren bir serüvene dönüşecek olan atom fiziğinin, Max Planck’la quantum fiziği kısmı başlamış ve temel yapı taşı olarak düşünülen atom, ayrı bir aleme dönüşmüştür. Kendine has kuralları olan, küçücük fakat uçsuz bucaksız bir alem… Artık fizikçilerin lügatinde, makro alem ve mikro alem şeklinde kuralları, işleyişi, yapısı birbirinden çok farklı iki ayrı alem kavramı vardır. Mikro alem atomun içini, atomu oluşturan parçacıkların gizemli dünyasını ifade etmekteydi. Uzunca bir dönem, proton ve nötronlardan oluşan çekirdek ve onun çevresinde dönen elektronlardan müteşekkil atomun, her şeyin temel yapı taşı olduğuna inanılıyordu. Son dönemlerde ise “standart model” adı verilen bir yaklaşımla, tüm kainatın 12 adet parçacığın farklı şekillerde birleşimi ile oluştuğu kabul edilmektedir. 6 kuark 6 lepton adı verilen parçacıktan müteşekkil 12 parçacık nötronu, protonu, elektronu ve muon, pion, boson, kaon gibi pek çok atom içi parçacığı oluşturmaktadır. Belki kuarkların da parçacıklara ayrıldığı bir dönem oluşacak ve kuark içi alemden bahsedilecektir.

Yeni dönemin keşfi olan ve henüz tam anlamı ile tanıyıp tanımlayamadığı mikro alem ise sürekli hareket halinde, titreşen ve bu ihtizazının hikmeti bilinmediği için felsefi bakışın “serseri hareket” şeklinde adlandırdığı ve fizikçilerin dahi anlamakta güçlük çektikleri bir alem. Kısa süreli varlık alemine çıkıp kayboluşlarıyla, bir taneciğin aynı anda yerinin ve hızının tespit edilememesiyle, bildiğimiz, gördüğümüz alemden tamamen farklı bir ortam. Mesela, İtalyan Gabriele Veneziano parçacıkların titreşen ve dönen “sicimler” halinde bulunduklarını söylüyor. Bu sicimler yaklaşımı daha sonra “sicim teorisi” şeklinde fizikçiler arasında bilinen bir kavram olmuştur. Bu yaklaşım zaman ve mekanın teşkil ettiği dört boyutlu alemimizin daha farklı boyutlarının olduğunu düşündürmüş on bir boyutlu kainat tanımları gündeme gelmiştir. Bazı tanecikler görülemeyecek kadar kısa bir zaman diliminde varlık alemine gelip kaybolurlar. Mesela “muon” adı verilen taneciğin ömrü 10-8 saniye olarak tespit edilmiştir. Bir an-ı seyyalede yani göz açıp kapayıncaya kadar bir milyar muon nesli gelip geçmiş olur. Bu süratle geçiş muhtemelen Sani-i Külli Şey’in nazar-ı dekaikaşinasına arzedilen bir resm-i geçittir. Atom içi alemin genel yapısını, hep böyle sürekli geçişler, hızlı değişimler, başkalaşımlar, her farklı halde bulunuşlar ve kulun sathi nazarında pek çok belirsizlikler oluşturur. Mesela mikro alemdeki taneciklerin dalga mı, tanecik mi olduğu belirsizdir. Bizim görme kabiliyetimize hitap eden şekli ile hem dalga hem taneciktir. Ya da bizim tasnif edici, analiz edici bakışımızla ne dalga ne de taneciktir.

Zerreler bir taraftan ibda hakikati gereği süratle varlık alemine girip çıkarken, çok küçük zaman dilimlerinde varlık tablolarını teşkil ederken, inşa boyutu ile de makro alemin değişim ve başkalaşımlarının zemini olurlar. Gördüğümüz alem zerreler boyutunda bakıldığında maddesinin % 99’u hidrojen ve helyumdan oluşmuş bir ortamdır. Kalan % 1’i ise oksijen, karbon, neon, azot, magnezyum, silisyum, kükürt, demir, kalsiyum gibi yüz küsur element teşkil eder. Bu elementlerin dünyanın payına düşen kısmı ise bütün içinde belki kaale alınmayacak kadar küçük bir oranda almalıdır. Bu elementler saf veya karışım halinde birleşerek moleküllerin ve çevremizde gördüğümüz pek çok cansız maddenin, kumların, kayaların, nehirlerin, dağların oluşumunda görev alırlar. Daha kompleks yapılar şeklinde birleşerek DNA ve RNA gibi organik molekülleri teşkil edip hücrelerin, organların, bitkilerin, hayvanların ve insanların oluşumunda görev alırlar. Kainatta bütün bu unsurlar oluştuğunda, çizilen bir tablo gibi sabit şekilde durmazlar. Sürekli bir dönüşüm, değişim ve başkalaşım vardır. Varlığın inşa boyutunda, rızk ve beslenme gibi büyük hakikatler etrafında kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi elektromanyetik kuvvet, çekim kuvveti, kuvvetli ve zayıf nükleer kuvvetler gibi itici ve çekici güçler şeklinde gözüken tezahürlerle maddede sürekli bir dönüşüm hali vardır. Nehirler kayalara, kayalar toprağa, toprak bitkilere, bitkiler hayvanlara ve hepsi birlikte insana dönüşür tarzda bir işleyiş vardır. Öyle ki, bir sodyum elementini işaretleyip takip edebilseniz sanki belirli bir sürede bütün dünyayı dolaşmaktadır. Mesela yediğimiz elmadaki glikoz molekülü belki geçen sene Çin’deydi. Bütün mineraller oradan oraya sürekli yer değiştirmekte ve bunları teşkil eden zerrelerde “kaos” şeklinde ifade edilen çok süratli değişimler, başkalaşımlar, varoluş ve yokoluşlar, bir halden diğer hale geçişler gözlenmektedir. Evet, şu an karşınızda kararlı, sabit gördüğünüz maddenin; masanızın, koltukların, odanızın, şehrinizin, dünyanın ve gökyüzünün arka planındaki, gerisindeki, temelindeki manzara budur. Bu hali en güzel ifade edecek kelime ise “tahavvülat” olmalıdır. Evet, kainat zerrelerin tahavvülleri ile çok küçük zaman dilimlerinde çizilen ve uyumlu şekilde ard arda dizilen, mutileşen tablolardan ibarettir.

Yazar


Avatar