Mana-i Harfi

Risale-i Nur: Oruç

Mülk aleminin en belirgin hakikatlerinden biri rızık. Sosyal olaylar, ticaret, ekonomi gibi kavramların hepsinin temelini rızık hakikati oluşturuyor. Sanki kainat, varlık çarkları milyarlarca insanın, sayısız hayvanın beyinlerindeki açlık merkezinin uyarılması ile oluşan cazibe etrafında dönüyor. Evet, sayısız mideler rızkı talep ediyor; ana rahmindeki hücreler, ağzı açık bekleyen yavru kuşlar, ağlayan, meleyen ve daha pek çok şekillerde açlıklarını, dile getiren yavrular hep rızkı talep ediyor. Sanki bu talep güneş sisteminin kurulup kainat içinde yerleştirilmesine, dünyanın mevsimler oluşacak şekilde eğilmesine zemin hazırlamış. Ya da bütün bu işler rızık taleplerini duyan hepsine cevap verecek kudrette olan ve her talep edenin imdadına yetişen zat tarafından çevriliyor. Yani ana rahminde hücreye ihtiyaçlarını yetiştiren, iştah ile dile getirilen elma arzusunu karşılayan ve bütün bunların oluşması için gerekli sonsuz ve karmaşık düzeni kuran hep aynı zat. Yıldızlar, gezegenler çarkları içinde dünya, esamesi bile okunmayacak bir toz zerresi hükmündedir. Ancak mana yönüyle bakıldığında, maksadı hasıl etme açısından bütün o sonsuzluğun merkezi olmalıdır. Dünyayı kainatın merkezine yerleştiren Ptolemian bakış fiziki olarak doğru olmasa bile mana yönüyle doğru gözükmektedir. Bütün bu döngülerin merkezinde hayat ve hayatın merkezinde insan ve hayatı idame noktasında rızık, en temel hakikatlerdendir. Cenab-ı Hakk’ın Rububiyetinin önemli bir tezahürü ve kulluğun idrak edildiği hassas bir noktadır. Akıl, kalp, ruh ve beden midelerinin talep ettiği rızıkları onlara yetiştirmek, istekle isteneni karmaşık varlık yollarından geçirip buluşturmak büyük bir terbiyenin sonsuz bir sevginin, Rububiyet ve Rahmaniyetinin tezahürüdür.

Rızık ve Rahmaniyet arasındaki bu yakın bağ Yaratıcı’nın kainat lisanıyla kula hitabında çok önemli bir yer tutar. Kulun bu hitaba muhatap oluşunda ve rızkın kaynağını idrak ettiğini bildirmesinde muhteşem bir hal lisanıdır, oruç. Bu yüzden, İslam’ın beş şartından biri olmalıdır. Varlık çarkları içinde rızka muhtaç her bir ferde, arzusunu ulaştırmak niyetiyle alemi bir sofra yapan Rezzak-ı Kerim’in bütün acıkanlar, zil çalan mideler ve çatlamış dudaklar misafiridir. Bu misafirler, Ramazanda oruçla onun sofrasında bir araya gelip ihsan ettiği nimetlere kavuşmak için “Buyurunuz!” emrini beklediklerini hissederler. Bu rızkın, nimetlenmenin gerçeğidir, ancak oruçla ve Ramazanla gaflet perdesi önünden çekilir, tekrar hatırlanır. Rabbini, Sahibini unutmuş nefisler arzularının aksine bir hal yaşamakla, sırf meyiller doğrultusunda hareketin önlenmesi ile büyük bir Rububiyet sırrı yaşanır. Kendilerine irade verilmiş vehmi tasarrufu olanların terbiye edildiği bir haldir bu. Yaratıcı’dan, Mün’im-i Hakiki’den bihaber tüketilen nimetlere şükretmek için bir zemin hazırlığıdır. Çünkü nefis esbap zincirinden sıyrılıp sofrasındaki her nimetin gönderilmiş bir hediye, bir ihsan ve bir mektup olduğunun farkına varır. Ve şükretmek ihtiyacı hisseder. Bu, ayağı kırılan insanın, yürümenin ne kadar büyük bir nimet olduğunu hissetmesi ve tekrar yürüyebildiği zamanlarda şükretmesi gibi bir durumdur. Bu şükürle mi’meti veren, kainat safrasını insanlığa hazırlayan Kudret’in, Rahmet’in, şefkat’in farkına varılır. Sırf bu hal bile tarifsiz bir lezzettir. Sonsuz bir kudret sahibi var, sizin varlığınızın ve ihtiyaçlarınızın farkında. Sırf bu fark edilmek ve bizzat nimetlendirilmek sonsuz bir şükrün zemini olur ve kullar da oruçla, iftar sofrasında “Buyurunu!” emrini beklerken kullarını seven ve nimet hediyeleri ile kendini onlara sevdiren Mün’im’i Hakiki’yi bildiklerini O’nun farkında olduklarını bildirir bir haldedirler. Sırf bu hal bile latif bir şükürdür. Ayrıca kullar sınıfını teşkil edenler arasında farklı konumda olanların yakınlaşmasına, tokun aç olanın halinden anlamasına bir zemindir. Tokun da açın da aynı Rahmani sofrada nimetlendiği bir muhteşem tablo yaşanır. Rabblerinin bir, Halıklarının bir olduğunu hissederler. Her şeyden, her türlü nimetten zorunlu bir el çekme ile fir’avunlaşan nefis, kendine gelir. Acz ve fakrını anlamakla nefis terbiye olur, kendine ve çevresine malik olmadığını anlar. Nimetleri vereni tanımakla kulluk vaziyetine girer. Bedenini ve çevresini istediği gibi kullanamayacağının ve kullanmaması gerektiğinin farkına varır.

Oruç ile bedenin bütün unsurları, akıl, kalp, beden mideleri ve bunların mülk boyutunu ilgilendiren rızıkları sınırlanır. Bütün bu unsurlar bir nevi tatil dönemine girer. Bu dairelerde tatil ile meşguliyet manevi boyuta döner. Ayın, çevrenin ve toplumun manevi ikliminde hissedilen sıcaklık ve her tarafı saran Kur’an nidaları ile adeta büyük bir ziyafet yaşar. Bedenin orucu ile, dünyadan ve mülk boyutundan el çekilip melekut boyutunun latif güzellikleri, ruhları rahatlatan atmosferi ile manevi bir ziyafettir aslında oruç.

Yazar


Avatar