Makaleler

Risale-i Nur: Kötülük (Şer) Meselesi

İyi, dosdoğru bir hayat yaşamak herkes için arzulanır bir şeydir; her kim olursak olalım, kötülüğü değil de iyiliği tercih etmek isteriz. Böyle bir tercihe göre irademizi tam anlamıyla yönlendiremediğimiz zamanlar ömrümüzde hiç de az bir yekun tutmaz belki, lakin hemen her insanın içinde var olan “pişmanlık” duygusu bile tek başına, insanın iyilikten nihai olarak uzak kalamayacağının, büsbütün bir soysuzlaşmaya katlanamayacağının (en azından böyle bir durumda rahat ve huzur bulamayacağının) bir işaretidir.

Bu bakımdan ilk insandan başlayarak, “iyinin ve kötünün ne olduğu” sorusu kafaları en çok yoran sorulardan birisi olmuştur. Hıristiyanlığa göre, atası (Adem Aleyhisselam) bir kez kötülük işleyen insan sürekli olarak bu günahın vebalini çekmek durumundadır; kötülüğün egemen olduğu şu dünyada zillet içinde bağışlanmayı beklemekten başka bir çaresi de yoktur.

Sadece aklın bir çabası olarak ortaya çıkan felsefe—bir Seneca’nın, bir Kant’ın, bir Leibniz’in ve neredeyse Hint düşünürlerinin tamamının geliştirdiği felsefe hiçbir zaman pür aklın bir cehdi olarak kabul edilip mahkum edilemez—genel olarak kötülük sorununu, mutlak bir “eşyanın tabiatı” düşüncesinden yola çıkarak ele almış ve işlemiştir. Buna göre; “kuvvet hükmünü icra eder” (tüm materyalistler, Hobbes vs.), “bütün canlılar faydalardan en büyüğünü, zararlardan ise en küçüğünü tercih eder” (J. Bentham, Stuart Mill). Tabiatın bu kuralına uymayan silinip gider. Bir konuşmasında Hitler: “Hıristiyanlık insanlığın çöküş kültürüdür, çünkü tabiat düzenine aykırı olarak bu inanç sistemi zavallıların elinden tutarak insanlığa vakit kaybettirmiştir; eğer Hıristiyanlık yaşamaya devam ederse insanlık yok olacaktır” diyerek bu çizginin en uç örneğini net bir şekilde özetlemektedir. Böylece, “iyilik” ve “kötülük” varsayılan bir tabiat düşüncesine (yasasına) göre açıklanmış olmaktadır. Bu anlayışa göre; ne pahasına olursa olsun ayakta kalmak “iyilik”, ne kadar sebat gösterilirse gösterilsin silinip gitmek “kötülük”tür. “Tabiatın kaba güce tanıdığı öncelik” varsayımı tarihte pek çok kimseyi gaddarlaştırmış, pek çoğunu da şaşkınlık ve isyan içinde bırakmıştır. Maarrili şair Ebu’l Ala, bir defasında sofrasında kızartılmış bir tavuk görünce: “Ey tavuk niçin beni yiyen güçlü bir aslan olmadın da, yenilmek üzere soframa konuldun?” diye ona seslenmiş ve bir şey yemeden sofradan kalkmıştır.

Bir kısım filozoflar ise Allah ve “kötülük” (şer) arasında bir ilişki kurmaya çalışmışlardır. “Kötülük ile Allah arasında bir ilişki varsa, bu ilişkinin mahiyeti nedir?” gibi temel bir sorudan hareket eden bu filozoflar, bu soruyu biraz daha açarak şu—tuzak—soruları geliştirmişlerdir:

    -Allah aslında kötülüğü önlemek ister de buna gücü mü yetmez? “Öyle ise o Kadir değildir”
    -Gücü yettiği halde kötülüğü önlemek mi istemez? “Yoksa O, iyi niyetli (ve Rahim) değil midir?”
    -Allah, hem Kadir hem de Rahim ise, alemde bu kadar kötülük (şer) nasıl olabiliyor? (Mehmet Aydın, Din Felsefesi, İzmir, D.E.Ü. Yayınları, s. 120-125)

Böyle tuzak sorular, imanının şartlarını sayarken “hayr” ve “şerr”in Allah’tan geldiğini söyleyen her müslümanın, özellikle “şerr’in O’ndan gelmesinin” ne demek olduğu konusunda derin bir teemmülle aklını ve ruhunu doyurmasının ne kadar lüzumlu olduğunu göstermektedir.

Elbette ki, hayr’ı ve şerr’i anlama gayretine girmemiz bu sorulara cevap bulmakla sınırlı kalamaz, “iyiliği emretme, kötülükten sakındırma” konusunda bizzat Kur’an tarafından her Müslüman yükümlü kılınmıştır. Kur’an-ı Kerim’de maruf (iyilik) ve münker (kötülük), emir ve nehiy olarak çok sık tekrar edilmektedir. Kur’an’ın emirlerini yerine getirmeye hazır bir Müslüman ister istemez ilk adımda “iyi” ve “kötü”nün ne olduğunu, bunların hangi yollarla bilinebileceğini kendine sormak durumunda kalacaktır. Aslında bu sorular, çok daha çetin biçimleriyle sorulmuş ve bu konuda zengin bir birikim oluşmuştur.

Merak duyanlar bilirler ki, “İslam düşüncesinde iyilik (hayr) ve kötülük (şer) nedir?” “İkisi arasında nasıl bir münasebet vardır?” “Kötülük insanın fiiline mi bağlıdır, yoksa yaratılışta bir cevher olarak mı konulmuştur?” gibi sorular enine boyuna tartışılmıştır. Ehl-i Sünnet içinde Eş’ariler, selef inancını sürdürürken, hayırla birlikte şerr’in de Allah tarafından yaratıldığını ittifakla kabul etmişlerdir (Fazlur Rahman, İslam, Çev. Mehmet Aydın, Ankara 1999, Selçuk Yayınları, s.130). İmam-ı Eş’ari’nin ifadesiyle: “Şer, yüce Allah’tandır; fakat Allah şerr’i kendi için değil, başkası için şer olarak yaratmıştır.” Bu ifadesiyle Eş’ari, şerr’in Allah tarafından yaratılmasının bir zulüm sayılamayacağını, çünkü fiillerin Allah’a nisbetle bir değer taşımadığını anlatmak istemiştir. Hayr’ın ve şerr’in yaratılması ve insanın bunlar karşısındaki istitaatı (güç yetirebilmesi) konusunda Bakıllani’nin şu görüşü Eş’arilerin bu konudaki görüşlerinin bir özeti sayılabilir: “Kulun fiillerini Allah yaratmakla birlikte, bunların bir kısmında kulun kesbi vardır; böylece bir fiil, biri yaratıcı, diğeri hadis (sonradan meydana gelme) olmak üzere iki kudretle bağlantılıdır.”

Maturidilik, Ehl-i Sünnetin ikinci kolunu teşkil etmekte ve itikadi konularda Eş’arilik ile bir çok noktada birleşmekle beraber, bazı konularda ondan ayrılmaktadır. İmam Maturidi de, İmam-ı Eş’ari gibi, bütün fiillerin Allah tarafından irade edildiğini kabul etmekte, fakat kötü fiillerin (şerlerin) Allah’ın rızasıyla gerçekleşmediğini söyleyerek ondan ayrılmaktadır. Daha da önemlisi Maturidi, Allah’ın kudretini vurgularken insan iradesinin etkinliğine çok daha net bir şekilde dikkat çekmektedir. (Şerafettin Gölcük, Süleyman Toprak, Kelam, 4.b., Konya 1998, Tekin Kitabevi, s. 59)

İnsanın yükümlülüğünün kabul ve izah edilmesini, Allah’ın adil olduğu esasına bağlayan Mu’tezile, böylece insanın hayır ve şerden birini hür iradesiyle seçme ve yapma yeteneğinde olduğunu savunurken, iki türlü şerri birbirinden ayırmayı ihmal etmemiştir: Biri “fısk” yahud “fesad” manasında olan ve daha çok “kabih” terimiyle ifade edilen “ahlaki şer”; diğeri hastalık, sakatlık ve kıtlık gibi “zarar” ve musibetlerden oluşan tabii ya da “metafizik şer”dir. İrade hürriyeti sadece “ahlaki şer” için söz konusudur. “Tabii şer”de ise insanın irade ve gücünün etkisi düşünülemez.

“İslam felsefesi” içinde Farabi’nin izinden gidenler; maddenin yaratılışta potansiyel ve sınırlı olduğunu, dolayısıyla Allah’ın, içinde hiçbir “cevr”(şer) olmayan bir nizamının olmayacağını ileri sürerek kötülüğün ontolojik olarak kaçınılmazlığına inanmışlardır. İbnü’r-Ravendi gibi filozoflar şerr’in şu alemin en esaslı bir umdesini teşkil ettiğini iddia ederek, “kullarını hastalandıran ve sakatlayan, bu yaptıklarında hakim olamaz” diyecek kadar ileri gitmişlerdir. İmam-ı Gazali, “leysel imkanu ebdeü min makan” diyerek her türlü kötülüğe (daha doğrusu kötüymüş gibi görünen her şeye) rağmen ilahi adaletin her tarafı kuşattığı fikrini öne sürmüştür.

Görüldüğü gibi, şeytanın yaratılmasından çeşitli musibetlerin insana isabet etmesine kadar bir çok hadise hem felsefenin hem de İslam akaidinin en can alıcı konularından birini oluşturmaktadır. Buraya kadar verilen bilgiler konunun ehemmiyetini ortaya koymak ve genel olarak bu konuyla ilgili yaklaşımları özetlemek, böylece bir karşılaştırma imkanı sunmak içindi. Gerçekten, şeytanın ve nefsinin sürekli telkinlerine muhatap, her vakit zevalin sillesine maruz, iktidarı ve ömrü kısa şu insan için bir teselli, bir nur, bir rica kapısı yok mudur? Güzelin yanında “çirkin”in, kemalin yanında “noksan”ın, ziyanın yanında “zulmet”in , hayatın yanında “ölüm”ün, meleklerin yanında “şeytan”ın mevcudiyetinin hakikati ve hikmeti nedir?

Nur Risalelerinde, bu konu Ehl-i Sünnet çizgisi içinde bazen Eş’ariliğe, bazan Maturidiliğe yaklaşan, kimi zaman bu iki görüşü mezceden ama çoğunlukla yepyeni bir muhteva ve kuşatıcı bir uslup içinde sunulmaktadır. Üslubunda bazen cedeli (diyaliktik) tercih eden Nur müellifi, bazen de rikkatli mizacına uygun olarak tecrübi ve yakini müşahedelerini lirik denilebilecek tatlı bir uslup içinde sunmakta, böylece “şer” meselesini izah etmektedir (baştan sona 26. Lem’a’da olduğu gibi). Bediüzzaman, varlık aleminin boyutlarının bu dünya ile sınırlı olmadığına sık sık dikkat çekerek (Risale-i Nur’un pek çok yerinde ve özellikle 1. Mektup’taki gibi) izah ettiği şer meselesine zaman zaman estetik bir boyut ilave etmektedir (aslında şer gibi görünen tagayyur ve tahavvullerin, bir mümin için sinema perdeleri hükmünde olduğunu söylemesi gibi).

Yaratılmışlar açısından şer gibi gözüken şeylerin aslında rahmet ve nura inkılap ettiğini/edebileceğini belirten Bediüzzaman, şerr’in insana göre olduğunu, kemal ve nurun bizde tasavvuru mümkün olmayan derecelerinin Allah’a ait olduğunu ifade etmektedir. Hayatın, hastalıklarla musibetlerle tasaffi edeceğini, böyle düşünüldüğünde kul açısından aslında bunların bir çeşit imkan ve fırsatları insanın önüne seren şirin vaziyetlere dönüşeceğini söyleyen Bediüzzaman; hatta bütün bu sırları anlamamış olsa bile insanın itiraz hakkı olamayacağını belirtmektedir.

Çünkü ona göre, yaratıcı bakımından nihayetinde insan da bir modeldir. Muhtelif isimlerin cilveleri, eşyada daimi bir teceddüdü ve tagayyuru gerektirir. İlk bakışta şer olan (yahut öyle gözüken) ölümlerde ve hastalıklarda Allah’ın “Mümit” ve “Şafi” gibi isimleri parlamaktadır. Nur müellifi eserlerinin pek çok yerinde ölümün “soğuk yüz”ünde parlayan “Mümit” (ölümü yaratan) isminin; hastalığın bezgin çehresinde ise “ene”nin dar penceresinden kolay kolay görülemeyen “Şafi” isminin parıltısını okumakta ve okutturmaktadır. İnsan hem zahir-perest, hem hodgam olduğundan, zahire bakıp eşyaya ve hadiselere “çirkinlik/kötülük” izafe etmektedir. Halbuki külli maslahatlar düşünüldüğünde şer (gibi) gözüken pek çok şeyin içinde çeşitli güzelliklerin gizlendiği görülür.

Hayrın tecellisi sayıya bakmaz. Keman tellerinin, özellikle ahenksiz sesler çıkararak dinleyenlere işkence yapmak maksadıyla yapıldığına inanmayan insan—ahenksizlik ihtimalinin ahenk ihtimalinden fazla olduğu istatistikler yardımıyla matematiksel olarak ispatlanabileceği ve keman çalan bir kişiye karşı çalamayan binlerce kişi olduğu halde—sıra şeytanların ve şerrin yaratılmasına geldiği vakit tereddüde hatta isyana düşmektedir. Nur müellifi, en büyük şer olarak düşünülen şeytanların yaratılışında, bu yüzden pek çok insan dalalete düşmüş olsa bile, insan için terakki zembereğini harekete geçirmesi dolayısıyla külli bir hayır görmektedir. (Lem’alar, 13. Lem’a, İkinci İşaret).

Bu konuyla bağlantılı olarak, İslam düşüncesinde genellikle Mutezile imamlarının çıkmaza girdiği “şerr’in yaratılması” konusunu Bediüzzaman şöyle açıklamaktadır: “Halk-ı şer şer değil, belki kesb-i şer şerdir.” Halk ve icad umum neticelere bakar, bir şerr’in vücudu çok hayırlı neticelere mukaddeme olduğu için, o şerr’in icadı hayır hükmüne geçer.

Kötülük (şer) insana göredir. İnsanın nazarıyla, niyetiyle, inanıp inanmamasıyla ilgilidir. O halde, şerlerin kaynağında nefs-i emmarenin olduğunun bilinmesi, ontolojik bakımdan insanın aidiyetini doğru olarak tespit etmesi (fena ve faniden yüzünü bakiye çevirmesi), epistemolojik (bilgi) bakımdan da yanlış ve vehmi bilgilerden kurtulup doğru bir şuura erişmesi için gerekli ilk adımı oluşturmaktadır. Bediüzzaman’a göre çözüm imandadır, çünkü eğer iman olmazsa, nasıl ki kör, sağır ve dilsiz bir adama göre her şey ölüdür (şerdir), öyle de imansıza her şey madumdur, zulümatlıdır. Kısaca şer ve zulüm, insanın dünyanın hangi yüzüne bakacağı ile ilgilidir. Dünyanın Esma-i İlahiyeye bakan yüzünde zeval, firak ve adem (şer) yoktur. Ahirete bakan yüzde dahi mevt ve zeval değil, hayat ve beka cilveleri vardır. Ancak dünyanın üçüncü yüzünde fena, zeval (şer) gözükebilir. Aslında insanın imtihanı eş-zamanlı olarak devam edip gitmektedir. Bakılması gereken yüze bakamayanların gözüne gerçekten sürekli olarak fena ve zeval (şer) görünmektedir. Daha kötüsü, o gözlerin sahipleri dünyayı (bu anlamda) kaybettikleri gibi ahiretlerini de kaybetmektedirler.

Yazar


Avatar