Mana-i Harfi

Risale-i Nur: Kanun-u Rububiyet

Yavrusuna konuşmayı öğretebilmek için karşısına alıp, sesli ve ağız hareketleri belirgin şekilde konuşan anne, okulda ders anlatan öğretmen, kışlada askerlere talim veren komutan, şirkette personelini eğiten müdür himayeleri altında bulunanları doğruya, güzele, mükemmele yönlendiriyorlar. Bu fiilleri ile bütün varlık alemini kuşatan kemâle yöneliş, en güzeli arayış ve bu yolda eğitim ve terbiye gerçeğinin, yani rubûbiyetin tecellisine mazhar oluyorlar. Belli eğitim basamaklarından geçiş, terbiye ile mükemmele doğru yolculuk aslında sadece sosyal bir olgu değil, varlıkların ve kainatın bir gerçeği. Toprağa atılan bir tohumun çatlaması ve gelişip büyüyerek bir ağaç haline dönüşmesi ve bir ağaç hakikatinin farklı safhalarından geçişte elementlerin, unsurların terbiyesi, belli görevlerde yer alacak şekilde eğitim ve talimi ve sonuçta meyvenin ortaya çıkışı ve ağaç hakikatinin tek çekirdekte toplandığı kemal noktasına erişim anı da bir rububiyet tecellisidir. Yumurtaya ulaşmak için pek çok engeli aşarak ilerleyen sperm hücreleri, kainat çarkları arasında görev aldığı yere doğru büyük bir gayretle ilerleyen sodyum elementi, imtihana hazırlanan öğrenci, daha bunlar gibi vazifesi doğrultusunda eğitim ve terbiye tezgahından geçen bütün varlıklar kemal noktalarına, sergileyecekleri manaların nihai güzelliklerine ulaşmak için bir gayret içindeler. Genişleyen kainat, siyah delik olma noktasına doğru ilerleyen yıldızlar, hedeflerine ilerleyen galaksiler hep kemal, olgunluk ve ideal arayışında. Sanki Eflatun’un Medine-i Fazıla’sına ve “idea”larına doğru koşuyorlar. Büyüyüp gelişmeler, başkalaşımlar, değişimler bu faaliyetin mülk boyutunda tezahürleri olmalı.

Bir çiçek neden çoğunlukla çürüme değil, büyüyüp gelişme meylindedir? Yumurtalar hangi saik ile çatlar ve canlı mahlukatın gelişimine zemin hazırlar? Arı’ya bal yaptıran güç nedir? Hangi kuvvet dünyayı çevirir? Bir büyük Patlama (Big Bang) olmuşsa ve bu kainatın çekirdeği bir atomsa, atom gibi bir tohumundan kainat ağacını netice veren sır nedir? Daha bunlar gibi pek çok soru varlıkların işleyişindeki intizam ve ölçüyü anlamak, gidişin nereye olduğunu çözebilmek için zihinleri kurcalamaktadır. Bu bakışın sonucu varlıkları anlamlandırmaya çalıştığımızda; her varlığın kısa ve uzun vadeli bir hedefe yöneldiğini en kısa anlarda, küçük zaman dilimlerinde ve nihayet bütün ömrünün semeresi, meyvesi olacak hedeflere yönelik olarak işlediğini gözlüyoruz. Her varlığın kendine uygun bir “nokta-i kemal”i olduğuna dair pek çok emare, mülk aleminde önümüze çıkıyor. Her varlık sanki idealin, mükemmelin ve kendi için belirlenmiş en üst noktaya ulaşmanın gayreti ve arayışı içinde. Bu da varlıklara, elementlere, moleküllere, canlı ve cansız bütün unsurlara yani kainata bir ruh veriyor, canlılık katıyor. Bu canlılıkla güneşin, ayın, yıldızların sırayla gökyüzünü süslediği, arıların vızıldadığı, kuşların cıvıldadığı, yağmurların şıpırdadığı bir alemimiz var. Çiçeklerin rengarenk zemini süslediği, yavruların annelerinin memelerine yapıştığı, kuzuların melediği bir dünyadayız. Yani hayat var, yani tüm varlıklar bir faaliyet, gayret içinde. Bu varlıkları meydana getiren unsurlara, elementlere baktığımızda sürekli değişim, başkalaşım ve bir halden diğerine geçişte, farklı varlık hallerinde ve değişik varlık mertebelerinde bulunduklarını izliyoruz. Sanki kainat, iç içe girmiş büyük bir iple oluşturulmuş yumak ve bu ip bir tarafından girilerek çıkışını bulmaya çalıştığımız bulmacalardaki yol gibi. Sürekli bir hareketlilikle sanki içinde çarklar dönen bir yumak bu. Bir sodyum, potasyum, kalsiyum gibi minerali bu kainat yumağının bir tarafından bıraktığınızda cansız, bitki, hayvan ve şuur sahibi varlıklar gibi pek çok varlık mertebelerinde görev alıyor. Zerreler boyutuna inildiğinde ise her zerre bütün varlık mertebelerinde bulunuyor gibi bir hal var. Mülk boyutunda, varlıklar aleminde zerrelerin o varlığın kemal noktasına yönelik işleyişleri, meyilleri istidat olarak gözleniyor. Her varlık, her anda, bütün ömründe ve küçük zaman dilimlerinde bir “mertebe-i feyz-i vücud” yönünde yükseliyor. Yani vücudunun, varlığının, onda tezahür eden özelliklerinin, esmaya, manalara dönüştüğü hale ve bu dönüşümün en berrak olduğu mertebeye doğru toprak, elmas, altın gibi kıymetli cevherler mertebesine, tohumlar meyvelere, eğitim gören talebeler mezunlara ve dahilere yönelik istidatlar taşıyor ve bu mertebelere yükseliyorlar. Bir başka ifade şekli ile, her varlıkta bir ismin azam mertebede olduğunu ve ömrü boyunca bu ismin onda tecellisi için tayin edilmiş mertebe-i azama doğru bir gelişim seyri içinde olduğunu söyleyebiliriz.

Evet, varlıklar seyir halindeler. En sabit taş ve topraktan en hareketli insana kadar bütün varlıklar bir yöne doğru ilerliyor. En azından bir yerlere gidiyor olduklarının herkes farkında. Bir taraftan doğum, gelişme ve ölüm şeklindeki ömürler, saatin akrep, yelkovan ve saniyesinin dönüşleri, gece gündüz deveranı, aylar, mevsimler, yıllar, asırlar derken zaman sahifesinde döngüler, devirler diğer taraftan durmayan bir gidiş… Bu haliyle helezonik hareketlerin hakim olduğu bir varlıklar dünyası. Deveranlar ve doğrusal hareketler iç içe. Bu tarz hareketleri ile mülk alemi büyük çarkların işlediği bir fabrikayı andırıyor. Esmâ üreten, mahsulatı manalar olan bir fabrika. Bu fabrikanın en küçük vidasından en baştaki müdüre kadar her unsurda bir vazifesini bilmek hali, tam itaat ve mükemmel bir terbiyenin tezahürleri var. Her unsuru teşkil eden zerreler ise bu terbiyeyi, itaati ve talimi çok daha parlak gösteriyorlar. Tüm kainatta ve her varlıkta o varlığın talim ve terbiyesine uygun bir halde bulunuyorlar. Bu halleri ile hareketlerinin, geçişlerinin, titreşimlerinin gerisinde bir maksat, bir gayeye yöneliş, bir terbiye ve eğitimin olduğu gözleniyor. Bu, oturup kalkmasına dikkat eden, uyumlu, nazik ve görevlerini yerine getirmek için büyük bir sorumluluk taşıyan çocuğun iyi bir aile terbiyesi almış olduğunu düşünmek gibi bir haldir. Tavırlar, gerideki failleri nazara verir. Zerrelerin hareketi de onları bu halde tutan bir rububiyetin izlenişini yansıtır. Varlıklardaki terakki ve tekamülde “muazzam bir kanun-u Rubûbiyetin ucu” görünür. Bu kanun bütün varlıklarda, kainatın her yerinde ve geçmiş, gelecek bütün zaman dilimlerinde geçerlidir. Su-i ihtiyar, itaatsizlik ve terbiyesizlik yani kanun-u rububiyetin dışına çıkış, cüz’i ve farazi iradeleri ile kendinde bir şeyler vehmedip, isyan eden insana mahsustur.

Yazar


Avatar