Mana-i Harfi

Risale-i Nur: İnsan-ı Kamil İsmine Layık bir Şahs-ı Manevî

İnsanlardan müteşekkil gruplar, topluluklar, kurumlar da belli oranlarda insani özellikler taşırlar. İşleyişinin merkezinde insan olan kainatın küçültüldüğünde insana benzeyeceğine dair pek çok önemli rivayet var. Yine nübüvvetin yolunda olan tevhid ehlinin zikirlerinin toplamını içine alan dünyanın adeta Kabe kalbiyle, Mekke ağzıyla, Arafat Dağı diliyle zikreden insana benzetilmesi, bu anlamda, Bediüzzaman’ın en muhteşem tariflerindendir. Yine devletler, milletler insana benzetilir, kurumlar insana benzetilir. Kısacası insanların teşkil ettiği her tür varlık insana benzer özellikler arz eder. Bunun en parlak örnekleri cemaatler, onlar içinde ise “Risale-i Nur Şâkirtleri ve Kur’an’ın hizmetkârları”dır. Bahsedilen özellik bunlarda daha belirgindir, çünkü temel prensip olarak bu şahs-ı manviye mensup olanlar kişiliklerini, benliklerini, şahsi özellik ve arzularını bir tarafa bırakıp, bir bedeni teşkil eden hücre ve fabrikayı teşkil eden çarklar gibi bütün için ve bütün içinde adeta erirler. Kendi insani özelliklerinin değil, mensubu oldukları manevi şahsiyetin özelliklerinin ön plana çıktığı bir ruh halindedirler. “Ben”ler “Biz”e dönüşmüş ve “O”na dönmek için sarsılmaz, ayrılmaz, bölünmez bir bütünlük hasıl olmuştur. Zaten zamanın şartları, tek tek fertlerin kemal noktasına doğru manevi ve ruhani seyirlerine pek çok engeller ortaya koymaktadır. Fertlerin içinden çıkamayacağı kadar girift bir hayat düzenimiz, doğru ve yanlışın, hak ve batılın çok karıştığı bir sosyal hayatımız bu sonucu doğurmaktadır. Bu şartlar içinde her varlık gibi insanlar da insanlık da nokta-i kemaline doğru yürüyor. Hatta varlıkta öyle bir düzen var ki, sanki hepsinin kemal noktası “ahsen-i takvim”, “eşref-i mahlukat” olan insandır. Çarklar, sanki bütün mahlukatın insaniyete yöneldiği bir tarzda dönüyor. İnsanlığın kemal noktası da hayali, farazi bir tarzda değil, bizzat numunelerle ortaya konmuş. Evet, kainatla birlikte yaratılan mahlukat içinde bir tek “O” (a.s.m.) olsa bile kainatın gayesini, Yaratan’ın muradını tamamlayacak olan Fahr-i Kainat (a.s.m.) insanlığın kemalini ve mahlukatın, kainatın kemal noktasını temsil etmektedir. Bu mana, Hz. Adem’den (a.s.) O’na (a.s.m.) bütün peygamberler, evliya, asfiya ve sıddıklar gibi insaniyetin kemalini temsil eden şahıslarla daha parlak hale gelmektedir. O Zat’ın (a.s.m.) ardından gelen zamanlar içinde pek çok kamil insan; İmam-ı Azam, Gavs-ı Azam, İmam-ı Gazali, Şahs-ı Nakşibendi gibi pek çok parlak yıldız insaniyet ağacını, beşer tarihini nurlandırmakla birlikte, şartlar artık fertlerin değil cemaatlerin, manevi şahsiyetlerin ancak gerçek kemale ulaşabileceği bir hale dönüşmüştür.

Bu asırda kemalin temsilcisi ve gerçek kemale yönelişin yol göstericisi sıfatlarına en layık şahsiyetin Bediüzzaman olduğuna dair dost ve düşman pek çok kişide yaygın bir kanaat oluşmuştur. O, kemalin şahısta değil şahs-ı manevide temsil edileceğini, ferdin değil cemaatin asıl olması gerektiğini savunan kemal noktasındaydı. Bu yüzden nazarları şahsından ziyade fihristesi, temel taşı olan nübüvvettin feyzini veraset yoluyla asrımıza taşıyan Risale-i Nur’a çeviriyordu. Aslında bu, asrın gerçeğini anlayıp şahsi kemalat peşinde koşarak yalnız kendini kurtarmak yerine, milyonları kamil insan mertebesine yükseltmek için ortaya konan bir feragat ve sadakat yoluydu. İslamiyet güneşinin, nübüvvet nurunun helaket ve felaket asrında doğabilmesinin yolu da bu olmalıydı. Bu yüzden bir ağaç olmak, tek başına bir varlık ifade etmek yerine, büyük bir çınarın tohumu olup, onu netice vermek için gizlilik toprağı ya da toprağın gizliliği altında çürümeye namzet oldu. Bu, aslında Asr-ı Saadetteki ulvi anlayışın, yüksek şecaatin zamanımıza taşınması, şahsiyetlerin bir kenara bırakılıp, manevi şahsiyetin esas tutulmasının yoluydu. “Ben”ler kalkacak “Biz”in bir azası, bir organı, belki bir hücresi olacaktı. Artık “Ben”ler yoktu, bu yüzden kim tırnak, kim beyin, kim göz, kim kulak belli olmayacaktı. Çünkü yalnızca “Biz” kavramı vardı ve bedendeki hücrelerin, organların şahsiyetten sıyrılması gibi bu manevi şahsiyet içinde de tek tek şahısların değeri değil, manevi şahsiyetin değeri ön planda olacaktı.

Tırnak tek başına bir önem arz etmeyebilirdi, kıl tek başına bir gübür olarak algılanabilirdi. Ancak Fahr-i Alem’in (a.s.m.) tırnağı ve sakalının kılı o Zat’a ait olması hasebiyle asırlarca insanların nazarının yöneldiği, hürmet gören bir konum kazanıyordu. İşte şecere-i Muhammedi (a.s.m.) içinde bir konum kazanabilmek, insanlığın mazi ve müstakbelini içine olan manevi ağacın bir meyvesi olabilmek, yani olgunlaşmak, yani kemale ermek tek başına mümkün gözükmüyordu. Meyve ancak ağacın bir dalında yer alabilirdi. Kendi özellikleri ile değil, ağacın güzellikleri ve şerefi ile şereflenebilirdi. İşte Şecere-i Muhammedi’nin asrımıza uzanan dallarından en meyvedar olanlarının birinin başında Bediüzzaman durmuş ve bütün meyveleri, tamamı ile Muhammedi kemalatın zemini olmuştur.

Kamil insan, esma fihristesidir. Kamil insan, şu kainatın Halık-ı Kerim’inin en mükemmel ayinesi Hz. Muhammed’in (a.s.m.) feyzini, nurunu gölgelemeden asrına yansıtandır. Hz. Muhammed (a.s.m.) en mükemmel ve ölçülü, mücessem, bizim türümüzden ve bize hitap eden esma terkibidir. İnsanın yaratılış gayesi ve kemal noktası da bu olmalıdır. Bu terkibi alanlar, kendi zamanlarında ona ayinelikle bu kemali asırlarına taşıyanlar, insan-ı kamil ismine mazhar olmuşlardır. Yirminci asrın başında kendi kemalatını, şahsi güzelliklerini cemaatin manevi şahsiyetinde eriterek Risale-i Nur şahsı manevisinin mühim bir azası haline gelen Bediüzzaman, insan-ı kamil ismine layık bir şahs-ı manevinin temsilcisi olmuştur. Bu ruh, bu fedakarlık, acz içindeki izzet, fakr içindeki gına o şahs-ı maneviye dahil olan herkeste aynı şekilde hissedilmiştir. Benliklerin, şahsi kemalatların, şahs-ı manevi için var olmuş teşahhusatların ortadan kalkması, benliğe yönelik arzuların bir tarafa bırakılması ile kamil bir şahs-ı manevi oluşmuştur. O şahs-ı manevi bu zamanın büyük bir alimi, belki kutbudur. Üstadı, talebesi, kardeşi ve dostu ile asra ışık tutmakta ve esmayı ölçülü, parlak bir terkip olarak Kur’ân ve Resul’ün (a.s.m.) nurundan istifade ile yansıtmaktadır. Zamanın şartları, ferdi kemalatlar ve şahsi meziyetlerle kemalat noktasına yürümeyi çok güçleştirdiği, belki imkansız hale getirdiği için, bu şahs-ı manevinin en küçük de olsa bir cüz’ü, bir hücresi olmaya gayret etmek tek çıkar yol olarak gözükmektedir. Biri kaybedip bini bulmak gibi “Ben”i terk edip “Biz” olmak kadar büyük kazanç, insan-ı kamil ismine layık bir şahsı manevinin azası olmak kadar büyük şeref olamaz. O şahs-ı manevi gerçekten, esmaya parlak ayineliği, Resulün asırdaki verasetine liyakati ile kemal noktasındadır ve insan-ı kamil olmak gibi tasavvufun hedeflediği seyr-i süluk zirvesine en büyük liyakati kesbetmiştir.

Yazar


Avatar