Mana-i Harfi

Risale-i Nur: Fazilet Füruşluk

Küçük bir çocuğun vakar hali sergilemesi, otoriter tavırlar içine girmesi onun yaşından dolayı belki sevimli gelebilmektedir. Ancak tavırlar ve konum arasındaki uyumsuzluk her haliyle kendini belli etmektedir. 23 Nisan makamlarına oturan çocuklarda da makamlara uygun tavır sergileme gayretleri sırıtmakta yani genel ahenkten farklı, ayrı, uyumsuz bir görüntü sergilemektedir. Makamların onlara ait olmadığı ve o makamlara uygun olsun diye ortaya konan tavırların “satılık” olmaktan öte geçemediğini her ruh hisseder. Buradaki satılık tabiri belki de kendine ait olmayan bir şeyi pazarlamak, liyakatsizce sahiplenmek gibi kavramları karşılıyor olmalıdır. Kendine ait olmayan makamda oturan birinin o makamı kendine ait”miş gibi” göstermeye çalışmak yerine, o makamda emanetçi olduğunu, hatta kendileriyle hiç alakası olmayan bir makamda geçici olarak oturduğunu ifade eder tavırları daha fıtri, daha uyumlu gözükmektedir. Aslı gizlemeye çalışıp “miş gibi”, “mış gibi” olma gayretleri tasannu yani yapmacık halini doğuracak, ruhlarda itici akislerin oluşumuna yol açacaktır. Bu haller masum çocuklarda büyüklere özenmek ve gıpta etmek gibi hallerin tezahürü olarak ortaya çıktığı için ve onların kişilik gelişimlerini tamamlayacakları fıtri seyirde lazım olduğu için yapmacıklık, tasannu soğukluğu pek hissedilmez. Bu hal de onlar için bir anlamda fıtridir ve bu yüzden sevimlidir. Ancak, ölçülerini üzerindeki bir makama uzanmak ruh gelişimini tamamlamış olması beklenen yaştaki birinde gurur, kibir, büyüklenmek gibi aslında öyle olmadığı halde büyük”müş gibi” tavır sergilemesine yol açacaktır. Son derece sevimsiz, itici, ruhlara sıkıntı veren bu hal umusuzluktan, ölçülerine uygun olmayan tavırları sahiplenmekten kaynaklanmaktadır. Muhterem bir hocanın hafif meşrep bir şarkıcı kıyafeti giymesi veya bir dansözün cübbe ile sahneye çıkması gibi bir haldir bu. Tavırları ve davranışlar da en az elbiseler kadar kişiye, konuma ve şartlara uyumlu olmalı ve şahsın üzerine oturmalıdır. Aksi takdirde, en güzel şekliyle, satılmak üzere vitrinlerdeki suni mankenlere giydirilmiş elbiseler kadar uyumlu olabilir. Tavırlarını, davranışlarını benimsememiş şekilde, giymeyip sergileyen insanlar bu tavır ve davranışlar güzle bile olsa yapmacıklık ve tasannu gölgesinde çirkinleşmektedir. Bu tarz bir tebessümün bile nasıl tiksinti verdiğini hepimiz pek çok kez yaşamışızdır. Çocuklarda “özenmek ve gıpta etmek” gibi fıtri bir halin tezahürü olan tavırlar yetişkinlerde “gıpta damarını tahrik etmek” gibi yapmacık bir şekle dönüşmektedir. Bu yönüyle de kişinin kendine ait olmayan tavırları sahiplenmesi vitrindeki mankenin üzerindeki elbiselere benzemektedir. Yani temel saik “satmak”tır.

Peki ama fazilet, güzellik, iyilik gibi hallerin insana en iyi oturduğu, en fıtri şekliyle onda tezahür ettiği hal hangisidir? Hangi durumda bu haller onda tasannu ve yapmacıklıktın uzaklaşır. Gözü ve görmeyi verip gözün gördüğünü de gören bir Sani-i Zülcelale aittir. Aslında bütün fazilet, güzellik ve iyilikler kulağı veren ve işittiğini işiten, sevgiyi veren ve onunla seven, yardımseverliği veren ve bu duyguyla yardım eden Odur. Aklımıza gelen ne kadar güzellik varsa hepsinin gerçek sahibi Odur. Bütün insanlar ve tarihi boyunca insanlık, bütün mana-i harfi ile, sahiplenmeden aynı cinsten özelliklere sahip olmaksızın ifade ederler. Bu şu an okuduğunuz kelimelerin harfleri onların gerisindeki manalara benzer bir ilişkidir. Aynı türden olmadıkları, birinde diğerinin hiçbir özelliği bulunmadığı halde biri diğerini ifade eder, ona ayine olur. İşte, insanın en fıtri, en ihlaslı, en samimi hali güzelliklerin kendine ait olmayıp sadece onlara ayine olduğunu hissettiği ve bunu yaşadığı hal olmalıdır. Yani, benliğe mana-i harfi ile bakabildiği an olmalıdır. Zaten ruh afaktan enfüse, marifetten muhabbete, kesretten vahdete döndüğünde “-miş gibi” “-mış gibi”ler, sınırlar, renkler, teşahhusatlar, tabii özellikler ortadan kalkıp yalnızca manalar, yalnızca esma, yalnızca O kalacaktır. İmanın hakkalyakîn yaşandığı bu ruhun ve insanlığın zirvesinde iyi-kötü, güzel-çirkin, soğuk-sıcak aynı noktada birleşir. Çünkü kendilerine ait “-miş gibi” gösterdikleri halleri terk edip adeta silinmekle manaya dönüşüp, esma ifadesi olurlar. Bu tabloyu mülk aleminde idrak için, güneşin, dünya üzerinde, bütün varlıklarda, farklı tonlarda, yedi renkle yansıması ve bu varlıkların yer aldığı zeminin hızla çevrilmesi ile kendilerine ait “-miş gibi” gözüken özellikleri kaybetmeleri tekrar bir güneş ışığına dönüşmelerine benzetebiliriz.

İnsanlarda tezahür eden güzellikler iyilikler ve faziletler için de benzer bir durum söz konusudur. Fazilet sahiplenildiğinde, Sahib-i Hakiki’sini yansıtmadığında, ancak vitrinde satılan bir elbise gibidir. “Gıpta damarını tahrik”ten öte bir anlam ve güzellik taşımaz. Hakiki sahibini yansıttığında Ona ayine olduğunda gerçek güzelliğini ve fıtri halini bulacaktır. Bu haldeki bir fazilet hem sahibini hem de yansıdığı ayineleri ısıtacak ve ışıtacaktır. Bu güzelliklerin yansıdığı insanlar topluluğu güneşi yansıtan çiçek bahçesi gibi bir güzellik ve ahengin temsil zemini olacaktır. Gıpta, kıskançlık, haset gibi ahengi bozacak haller ortadan kalkacak, bir faziletler ahengi ve fazilet şarkısı okunan koro uyumunda kucaklaşacaklar ve teklikler eriyip bütünlük hasıl olacak ve faziletin Hakiki Kaynağı’na dönecektir. Bu yüzden fazilet Ona döndürülmeli, Onu ifade etmeli, Ondan olmalı, öyle olduğu belli olmalıdır. Aksi takdirde ihlassız ve satılan bir fazilet insanlardaki fazilet duygusunu dahi zedeleyecek iğreti, yapmacık bir hale dönüşecektir. Satılmak üzere vitrinde sergilenen pahalı bir elbisenin fakir insanların ruhunda yol açtığı olumsuz haller, toplumun genelinde yol açan bozuk bir ses olacaktır. Kainatın muhteşem korosunun ahenkle çaldığı melodiye çatlak bir ses olarak katılacaktır. Ruhlarda inşirah ve huzura yol açması gereken hal, ihlassızlık, kavga, tartışma ve hatta savaşların nedeni olabilecektir.

Yazar


Avatar