Enstitü Sayfası

Risâle-i Nur eksenli bir “estetik teorisi” denemesi – I

Hayır/Şer

“Bismillah her hayrın başıdır” kelimesi varoluşa ilişkin bir manifesto sayılabilir. Birinci Söz’ün başını tutan bu cümle, kuruluş şekliyle Risâle-i Nur’daki düşünüşün eksenlerini de belirler. Cümlenin öznesini oluşturan “Bismillah” [“Allah’ın ismi ile”] Risâle-i Nur’un bütününe hâkim olan Esma-i Hüsna’yı kodlarken, “hayır” kelimesi Risâle-i Nur’un mesaj zeminini oluşturan kavram haritasında vücud-adem [varlık-yokluk] ekseninin varlıktan tarafa düşen ucunu gösterir. ‘Hayır’ vücudîdir; yani varoluşla ilgilidir. ‘Hayır’ın karşıtı olan ‘şer’ ise ‘ademî’dir, yokluktan yana düşer. Yani, ‘vücud-adem’ ekseninin paralelinde ‘hayır-şer’ ekseni yer alır.1 Vücud ve hayır bu eksenin bir tarafını, adem ve şerr bir tarafını tutar. Buna göre, hayır, varoluşun kendisidir, varlığın zarfıdır. Şer, ise varlıktan nasipsizdir, yokluktur. Yokluk, şer olarak görünür ve algılanır.2

Başka türlü ifade edersek, Risâle-i Nur’un terminolojisinde, her ne var (edilmiş) ise, hayırdır, hasendir. Şerr olan, kabih olan ise gerçekte yoktur; ancak tebeîdir, ikincildir, cüz’îdir, itibarî olarak vardır.3

Her vücud sahibi, her varedilmiş (mevcud) sebep-sonuç çizgisi içinde bir yerdedir. Her varlık mutlaka bir ya da bir kaç sebebin sonucudur; sebeblerden sonra meydana gelirler, varlık düzlemine çıkarlar. Her bir mevcudu bir sonuç kabul ettiğimiz takdirde, ‘hayrın başı’ tabirini, ‘vücudun başlangıcı’ ya da ‘sonucun öncesi’ olarak okumak mümkündür. ‘Hayrın başı’ bu durumda, Risâle tabiriyle ‘esbab’a, yani ‘sebepler’e karşılık gelir, vücud verilen her mevcud ise ‘sonuç’ yani ‘müsebbebat’tır [sebep olunan].

Bu noktadan itibaren sebep-sonuç ilişkilerine bakışımız, varoluş ile “Allah’ın isimleri” arasındaki gerektirirliği ortaya çıkarır. Eğer determinist bir bakış açımız varsa, yani sebeplerin sonuçları yaptığını farzediyorsak, kâinat içindeki varoluşlar kendi kendine devam ediyor demektir. Bu açıdan bakınca, her şey kendine yeter durumdadır, kendi başına hareket ediyordur, varlığını kendisi sürdürüyor demektir. O halde bir başkası adına varolmaları söz konusu edilemez. Oysa, gerçek böyle değildir. Sebepler sonuçların varlığına yetmez. Sebepler sonuçların sadece öncesindedir. Bu bakışı, Lem’alar’da ‘iktiran’ tabiriyle özetler Said Nursi. İktiran, yakınlık, eşzamanlılık, birliktelik anlamına gelir.

Sebepler ile sonuçlar arasında, determinizmin öngördüğü gibi gerektirirlik yoktur. Bu dünya “daire-i esbab”tır; yani sonuçların sebepler ile birlikte göründüğü bir alandır. Sebebin sonuç üzerinde bir etkisi yoktur, sebep sonucun varlığa kavuşmasını kolaylaştırıyor değildir. Ancak hem sebep, hem de sonuç ayrı ayrı yaratılıyordur; ancak ‘sebepler dairesi’nin kuralları gereği bir iktiran içinde, bir ardışıklık içinde yaratılıyordur. Şu halde, sonucun başladığı yer olarak sebep görünür. Ancak gerçekte sebebin sonuca bir katkısı olmadığına göre, sonuç sebebin üzerine ekleniyor değildir, sıfırdan başlayarak yaratılır. Her sonuç ya da varedilen her mevcud sebebin aciz ve etkisiz olduğu yerden, yani yokluktan, ya da hiçlikten başlar.4

Ef’al/Esmâ

“Hayrın başı” tabirini, ‘varedilen(ler)in başı’ diye okumak mümkün olduğuna göre, varedilen her şey kendi kendine yeter olarak değil, doğrudan Allah’ın kudretinden geliyor, yani Allah’ın adıyla varediliyor demektir. Risâle-i Nur’un sebep-sonuç ilişkilerini Esma-i Hüsna’yı görecek ve gösterecek biçimde okuması, bu gerçek üzerine kurulur. Sebep-sonuç arasındaki mesafe gözümüze çok yakın ve bitişikmiş gibi göründüğü5 halde, gerçekte sebep ile sonuç arasında hiçbir sebebin ya da sebepler topluluğunun dolduramayacağı kadar sonsuz bir mesafe vardır.6 Her bir sonuç, Risâle-i Nur terminolojisine göre, bir ‘eser’dir; bu eseri vücuda getiren bir ‘fiil’ vardır, ‘fiil’in arkasında ise bir ‘isim’ vardır. Her ‘eser’den ‘isim’e doğru gidebilmek için sebep ile sonuç arasındaki ‘fiil’leri okumak gerekir.7 Öyleyse her sonucun ya da varedilenin başlangıcı bir isime dayanır.

Esmâ/Eşya

“Bismillah her hayrın başıdır” sözünü buradan itibaren, “Her varlığın başlangıcı Esma-i Hüsna’dır” diye okuyabiliriz. Yani, önce esmanın tecellisi vardır, eşya ise o tecellinin yeryüzündeki bir ayinesidir. Eşya esmaya ayine olduğu için güzeldir. Esma asıldır, eşya esmaya göre değişir, biçim alır, kesilip biçilir, varlığa gelir. Buna göre, “Hakikî hakaik-ı eşya Esma-i İlahiyedir”,8 yani eşyanın asıl gerçekliği esma-i İlahiyedir.

Risâle-i Nur’a göre, güzellik ve estetiğin temelini bu gerçeklik oluşturur. Eşyanın üzerinde görünen güzellik ve mükemmellik, onun Sani’inin, yani Yapan’ının unvan ve eylemlerinin güzelliğini ve mükemmelliğini yansıtan bir ayine olmadıkça, kendi Ustasının sanatını şuur sahiplerine ilan eden bir mektup olmadıkça çirkinliğe dönüşür. Eşyaya kendi adına baktığımızda, estetik yitirilmiş olur, çirkinlik başlar.

Mânâ-yı Harfî/Mânâ-yı İsmî

“Her masnudaki güzelliği ve nakıştaki hüsnü, masnua ve nakışa mal e[ederek]”, ‘Ne güzeldir’ demek,9 eşyayı putlaştırır, Sani ve Nakkaş’ın soyut güzelliğini gösteren aynayı matlaştırır, köreltir. Doğru ve güzel olanı, eşyaya sırf kendisini anlatan bir ‘isim’gibi değil de, kendisini bir defa gösterse bile Yazar’ını bin kez gösteren bir ‘harf’ nazarıyla bakmaktır.10 Estetik, eşyanın ‘yapılmış’lığını görerek ve kabul ederek başlar. İşte, “Ne güzeldir” yerine “Ne güzel yapılmış” demek, görünen sanatlı eserler üzerindeki güzelliği ve nakıştaki hüsnü, Sâni ve Nakkaş’ın mücerred ve mukaddes cemâlinin cilvesine nisbet11 ettiğinden, estetik bir bakıştır, estetize eden bir eylemdir.

Bu “yapılmış”lık göndermesi, sebep ile sonucun arasını açtığımızda ortaya çıkıyor. Sebebi sonuca yeter bildiğimizde ise eşyaya “yapılmış”lık atfedeceğimiz yerde, kendi kendine yeterliği ima eden bir “sabit”lik vermiş oluruz ve eşyayı ayine olarak değil de, yalnız kendini gösteren bir “kör nokta”ya indirgemiş oluruz ki, görünen ne kadar güzellik, algılanan ne kadar mükemmellik varsa hepsini çirkinleştirir ve anlamsızlaştırabiliriz.

Şu halde, “Bismillah her hayrın başıdır” sözü, “Esmâ-i İlahiye, her varlığın başlangıcıdır” diye okunabilir, okunmalıdır. “Esmâ-i İlahiye her varlığın başlangıcıdır” sözünü de, bir adım ileride, “Esma-i hüsna, her varlığın varlık sebebidir” şeklinde okuyabiliriz. Buradan hareketle, “Esmâ-i Hüsna”da [“Güzel İsimler” anlamında] saklı “güzel” sıfatını, her sebep-sonuç arasında görünen “fiil”e, yani eyleme atfedebiliriz. Eser güzeldir, fiil güzeldir, bu fiili doğuran isim güzeldir, bu isimle anılan Zat’ın bu ismi gerektiren sıfatı güzeldir, o Zat’ın bu sıfatı gerektiren şe’ni güzeldir ve nihayet Zât’ın kendisi bizzat güzel ve mükemmeldir. Bu muhakemeyi tersine çevirirsek, “Güzel bir Zat, güzel şanıyla, güzel sıfatları gereği, güzel unvanlarla, güzel işler yaptığı için eşya güzeldir.”12

— Devamı Haftaya —

Dipnotlar

1. Vücud-adem ekseni, Risale-i Nur’un kavramlarının çözümlenmesine başlangıç olabilir. Dilbilim için bir kelimenin anlamını kesinleştirmenin şartı, karşıt anlamını bulmaktır, yani kelimenin ‘ne olduğu’nu bilmek, ‘ne olmadığını’ bilmek gerekir. Karşıt anlamı belirlenmeyen kelimenin anlamı askıda kalır. Bu açıdan Risale-i Nur’da her kavramın bir karşıtı vardır. Konu değişse bile, meselâ ‘hayır’ kelimesine atfedilen anlamlar sarsılmaz bir iç tutarlılık gösterir. Küçük Sözler’de bir tür uygulaması yapılan bu ‘ikili kavramlaştırma’nın Birinci Söz’de mağrur-mütevazı’ şeklinde, İkinci Söz’de hodbîn-hüdabîn, hodgâm-hüdaperest, hodendiş-hakendiş şeklinde, Üçüncü ve Dördüncü Söz’de bedbaht-bahtiyar şeklinde, Beşinci Söz’de acemî-muallem ya da nefisperver-vazifeperver şeklinde, Altıncı Söz’de mağrur-aklı başında, hodbin-aklı başında, ayyaş-aklı başında şeklinde sürer. Onuncu Söz’de de varlığını sürdüren ‘iki adam’dan biri “hain sersem”dir; “her istediği şeye elini uzatıp ya çal[ar] ya gasp ed[er]. Hevesine tebaiyyet edip her nevi zulmü, sefahati irtikap ed[erken], diğeri “emin”dir; karşılıklı diyaloglarında “şu görünen memleket”in görünmeyen yüzünü gösterir; Onuncu Söz’ün bölüm başlıklarında kodlandığı gibi, “suret”lerden “hakikat”lerin kapısını [bab] açar. Onbirinci, Onikinci ve Yirmiikinci Söz’lerde de argümanın merkezinde yer alan “iki adam”ın yine müellif tarafından çözümlenmesi için Onuncu Söz’ün ‘Suret’leri ile ‘Hakikat’leri arasındaki Mukaddime okunabilir. “Hikayedeki sersem adamın, o emin arkadaşıyla üç hakikatleri var” diye başlayan çözümleme, batının trajedisinin ya da dramasının doğurduğu sanatsal devinim ve diyalog için bir Müslümancı bir zemin olabilir. Risale-i Nur’un ikilemeleri “iki adam”ın olmadığı yerlerde de geçerlidir. Müellifi, hiçbir zaman kendini karşı argümanın denetiminden ve sorgulamasından kurtarmaz. Sözgelimi, Mi’rac gibi nisbeten ‘içeride’ çözümlenmesi gereken bir konuda bile “Allah’ı tanımayan, Peygamberi bilmeyen” bir “mülhid”i “makam-ı istimada” [dinleme makamı] tutar, onun sorularıyla yüzleşir ve onu ikna eder. Keza, Yirmibirinci Söz’de namaz için “bitmediğinden usanç veriyor” diyen adamın sorusunu, “bütün nüfus-u emmarenin namına”söylenmiş kabul eder, kendisini soru sahibinin karşısına değil, yanına geçerek sorunu çözümler

2. Kader Risalesi’nde (Yirmialtıncı Söz) adem ve vücud kavramları, “kader”, “cüz-i ihtiyarî”, “halk-ı ef’al”, “halk-ı şer” gibi itikadî tartışmaların çözümünde sınırları belirler. Sözgelimi, “Hakka ait olan halk ve icad ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır” cümlesi, ‘halk etme’ [yaratma] ve ‘icad’ [vücud verme] kavramlarını ‘güzel’ ve ‘hayır’ın yanına alır. Buna karşılık, ‘seyyiat’ [kötülük] ve ‘tahribat’ [yok etme, bozma, yıkma] insana ait ‘itibarî emir” [gerçek varlığı olmayan, itibarî olarak varolan] ademî tarafta yer alır. Mâturidî ve Eş’arî arasında, cüz-i ihtiyariyi kula verme ihtilafı adem-vücud ekseninde çözülür. Cüz-i ihtiyarîyi bir tür “meyelan” olarak tanımlayan Mâtürîdî, meyelanı gerçek varlığı olmayan bir “emr-i itibârî” saydığı için abde verir. Eş’arî ise, ise meyelana gerçek varlığı olan bir mevcud [icad edilmiş] olarak baktığı için abde vermemiştir. Dolayısıyla, iki mezhebin cüz-i ihtiyarîyi abde verip vermeme ihtilafı, vücudu olan bir şeyi abde vermeme, vücudu olmayan itibarî bir şeyi abde verme temelinde ittifaka dönüşür. Otuzuncu Söz’deki ene tarifinde de “hayır ve vücud” bir tarafta, “şerr ve adem” diğer tarafta kalırlar. “… o elifin [ene’nin] iki yüzü var: Biri hayra ve vücuda bakar…. O yüzde fail değil; icaddan eli kısadır. Bir yüzü şerre ve ademe gider. Şu yüzde faildir, fiil sahibidir.” Kader Risalesi’ne hakim olan, Maturidî ve Eş’arî’yi barıştıran ana doku burada pekiştirilir: Varedileni, hayır olanı, güzel olanı Halık’a vermek, gerçekte olmayanı, ademî olanı, şerr olanı, kötü ve çirkin olanı kula vermek.

3. Bu cümleden, cennet ve cehennem, hayır ve şerri karşılıklı olarak paylaştıkları gibi, varlığı ve yokluğu ağırlarlar. “Cennet ve Cehennem…. silsile-i kâinatın iki neticesidir. Neticelerin mahalleri silsilenin iki tarafındadır. Süflîsi, sakîli aşağı tarafında, nuranîsi, ulvîsi üstündedir. (…) Hem ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcudat-i seyyâlenin iki havuzudur. Havuzun yeri ise, seylin durduğu ve tecemmu etitği yerdedir. Yani, habîsâtı ve müzahrefatı esfelde, tayyibâtı ve sâfiyâtı âlâdadır.” (Bakınız. Birinci Mektub). Burada görüldüğü gibi, süflî, sakîl, aşağı, habîsat, müzahrefât, esfel cehennem tarafında, nurânî, ulvî, yukarı, tayyibât, sâfiyat, âlâ cennet tarafında yer alır.

4. Sebeplerin sonuca etkimediğini, sadece onlardan önce geldiğini, sonuçların başlangıcı sayılabileceğini doğrulama açısından Sünuhat’ta “tevekkül” ve “tembellik” kavramlarının ayrıştırıldığı cümleyi okumak gerekiyor: “Tertib-i mukaddematta tefviz tembellik, terettüb-ü neticede tevekküldür.” Burada sebepler “önden gelenler”, “öncekiler” ya da “başlangıçlar” olarak yorumlanabilecek “mukaddemat” [mukaddemeler] kelimesiyle karşılanıyor. Bu tabire göre, sebepler, “sebep” kelimesinin çağrıştırdığı “sebep olmak” gibi bir etkileme anlamından uzakta, nötr ve sade olarak anılıyor.

5. “Görme” ya da “görünme” kelimesi, determinist bakışın sadece gördüklerine göre hüküm verdiğini telmih etmek üzere kasıtlı olarak seçilmiştir. Bir sonucun her defasında belli bir sebep ya da sebeplerden sonra gelmesi, modern bilime egemen olan determinist bakışa göre, ilgili sebebin ilgili sonuca etkidiğini, yani onun üzerinde etkili olduğunu kanıtlamaya yeter. Oysa, bu sadece görüntünün hükmüdür; hiçbir sebebin herhangi bir sonuç üzerinde görünen mükemmelliğe, özene, kasdi yapılışa merci olacak bir yeteneğe sahip olmadığı, akıllı bir sorgulama sonrası açıkça “görülebilir.” Said Nursi’nin akıllı bir sorgulama sonucu görülecek bu gerçek yerine, sırf gözün gördüğü birliktelik üzerine kurgulanan determinist bakışı, “aklı gözüne inmiş”lik olarak tanımlaması dikkate değerdir. Aklı gözüne inmek, aklıyla değil gözüyle muhakeme etmek şeklinde okunabilir.

6. Sebep ve sonuç ilişkilerinden Esma-i Hüsna’ya geçiş konusunda detaylı sayılamayacak ancak fikir verici bir çalışma için Bakınız Bilimin Öteki Yüzü, ‘Determinizm Üzerine’ Y. Bouguenaya, M. Karabaşoğlu, S. Demirci, Karakalem Yayınları

7. Bir egzersiz olarak, su ve çiçek ilişkisini çalışalım. Suyu bir sebep olarak, sulanan çiçeğin hayatta kalmasını, yaşamasını bir sonuç olarak alırsak, su (sebep) ve çiçek (sonuç) arasında bir hayat verme fiilini okuyabiliriz. Çünkü, çiçek canlıdır, hayatlıdır; bu da çiçeğin sulanması sayesinde mümkün görünüyor. Öyleyse bu sebep-sonuç arasında bir hayat verme diye bir fiili, yani eylemi görüyoruz. Bu görme eylemini gözümüzle yapıyoruz. Determinizm hükmünü buradan itibaren verir; “su olmasaydı çiçek yaşamayacağına göre, su çiçeğe hayat veriyor” der. Oysa, aklımız, suyun bir çiçeğe hayat vermekten sonsuz uzak olduğunu da görmeli, dolayısıyla, suyun gözümüze öyle görünüyor olsa da hayat verme fiiline fail olamayacağını görmelidir. İşte burada, hayat verme eylemini yapan bir “hayat verici”den, yani “Muhyi”den söz edebiliriz. Bu eylemde Muhyi su değildir; bir başkası, yani “Hayat Veren” Bir’idir. Yani, çiçeğin hayatı, ancak Allah adına vardır, Allah’ın Muhyi ismiyle başlamıştır. Artık, “Bismillah her hayrın başıdır” sözünü, bu yüzden “Her varedilen Allah’ın ismiyle başlar” diye okumaya başlayabiliriz.

8. Bakınız Otuzikinci Söz, ‘Üçüncü Mevkıf’

9. Bakınız Otuzuncu Söz, ‘Birinci Maksad’

10. ‘Mana-yı harfî’ ve ‘mana-yı ismî’ kavramları, eşyaya Yapanı adına bakıp-bakmama tercihini anlatan bir Risale-i Nur kavramlaştırmasıdır. Bu kavramlarla ilişkili olarak “niyet” ve “nazar” kavramlarını Risale-i Nur müellifinin doğrudan açıklamaları için Bakınız Mesnevi-i Nûriye, ‘Katre’: “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelimeyle dört kelam öğrendim…. Kelimelerden maksat, mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazardır…” Burada, bahsimiz açısından, özellikle “nazar ile niyet mahiyet-i eşyayı tağyir eder” cümlesi dikkate değer. Eşyanın niteliği, bakışımızla güzelleşebilir ya da çirkin bir hâl alabilir. Ancak, bizim bakışımız eşyaya güzelliği ilave etmez ya da eklemez, en fazla, ‘olduğu gibi’, bir diğer ifadeyle, ‘olduğu kadar güzel’ görmeyi başarabilir. Çirkinleştirmek söz konusu olduğunda, bakışımız ve niyetimiz, zaten varedilmiş güzellikten eksiltme yapabilir ya da tümüyle güzelliği gizleyerek [küfür] aktif bir eylem üstlenebilir, gerçek fail olur. Otuzuncu Söz’ün ‘ene’ bahsindeki irdelemesiyle, şerde ve ademde failiz, ancak hayır ve vücudda elimiz kısadır.

11. Otuzuncu Söz’den alıntılanan bu hükümdeki ‘nisbet’ kelimesi ekseninde gelişen bir başka estetik eksenli okuma için Yirmiüçüncü Söz’ün ‘Birinci Noktası’nda “iman bir intisabtır” hükmüyle ilerleyen bahis tavsiye edilir. Bu bahiste, sadece eşya değil, bir zişuur olarak insanın iman ile Sâni-i Zülcelaline nisbet edilmesi ile, estetik kıymetini kazandığı anlatılır. Küfrü de, nisbetin kesilmesi [‘kat’-ı intisab’] olarak tanımlayan bu bahis, bu makaleden çıkarmayı umduğumuz “iman, nihai tahlilde bir ‘estetik eylem’ ya da bir ‘güzelleme bakışı’dır” sonucu için doğrudan bir destek olarak görülebilir. Bu sonucu erkenden bir başka şekilde söylemek gerekirse, “iman, tüm estetikleri gerçekleştirir, küfür ise [en azından, kelimenin ‘örtme’ ya da ‘gizleme’ anlamının çağrıştırdığı kadarıyla] bir çirkinleştirme eylemidir, bir çirkin eylemdir.”

12. Bu noktada, Cebrail’in Aleyhisselam bir insan kılığında gelerek sırasıyla “iman” “İslam” ve “ihsan”ın ne olduklarını sorduğu hadis-i şerifi yorumlarken, “ihsan” ile “hüsün” kelimelerinin aynı kökten (h-s-n)geldiklerine dikkat çekerek, Peygamberimizin “ihsan”ı tarif ederken kullandığı “Rabbini görür gibi” tabirini, Müslümanlar arasında bir estetik kaygının temeli, bir kalite anlayışının özü olması gereğine dikkat çeken William Chittick gibi düşünürleri hatırlamak gerekiyor. Bu paralelde, hiç kuşkusuz “Rabbini görür gibi [ve de Rabbi tarafından görülür gibi]” yaşama olarak da yorumlanabilecek “ihlas”ın anlatıldığı İhlas Risalesi’nde “…. masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemeât ile bir nevi huzur kazanıp, Halık-ı Rahîmin hazır, nâzır olduğunu düşünüp, Ondan başkasının teveccühünü aramayarak, huzurunda başkalarına bakmak, medet aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmekle o riyâdan kurtulup ihlâsı kazanır” ifadesini de çalışmak gerekiyor. Buradan Risale-i Nur’da yer yer ayrıldığından sözü edilen “iman” ile “İslam”ın [Bakınız Dokuzuncu Mektub] hadiste konu edilen “ihsan” ile doldurulabileceği çıkarımı yapılabileceği gibi, Sünnet-i Seniye Risalesi ekseninde genişleyen bir “davranışı estetiği” kavramı geliştirmek mümkün görünüyor.

Yazar


Avatar