Makaleler

Risale-i Nur: Ahlâk Deyince

“İslamiyet ahlak dinidir” ve “Peygamberimiz Güzel Ahlakı tamamlamak için gönderilmiştir”. Bu mealdeki cümleler, ekseriyetle İslam ve Hz. Peygamber (s.a.v) ile ilgili yazılan kitapların dibacesine (giriş) kaydedilmektedir. Camilerin kürsü ve minberlerinde hatipler vaaz u nasihatlarını; şeyhler, müritleriyle yaptıkları sohbetlerini; hocalar, talebelerine sunduğu kemalat derslerini sık sık bu cümlelerle desteklerler.

Dost meclisleri, kahvehane yarenlikleri arasında yitip giden şeyin aslında ahlak olduğu onlarca, yüzlerce kez tekrarlanır durur.

Aslında bizim bildiğimiz ahlak, hayatın merkezinde değil, uzağındadır. Galiz küfürler eden, ona buna sataşan, başkasının namusunda gözü olan insan ancak, ahlaksız sayılabilir. Bu bir yana, kararında olmak şartıyla bu kabil fiillerin içten içe erkeklere yakıştığını bile kabul eden görüşlerin gün geçtikçe yaygınlaştığı görülmektedir. Netice-i kelam, dile getirilmese de git gide bir ahlaksızlık fiiline ancak kadınların tam-ehliyetli olabileceği anlayışına doğru gidilmektedir. Başka bir hastalıklı bakış açısı da çocukların ahlaki davranışlarıyla ilgilidir. Umumiyetle büyüklerin gözünde, yetişkinlerin ahlaksızlıklarına düşme ihtimali olmayan rüştlerine ermemiş çocuklar, ne kadar mıymıntı, büyüklerin anlamlı anlamsız sözlerine ne kadar sadık ve ne kadar kendileri değilseler o kadar ahlaklıdırlar. Böylece kavram çarpıtıldıkça “ahlak”ın mündemiç olduğu zenginlik, akılda ve yürekte tespit edilen bu seciye bir daha dirilmemek üzere ölüp gitmektedir.

Her alan ve her mevki (statü) için ahlaki bir problem mümkündür; sanıldığının ve öyle görülmek istenildiğinin aksine statü yükseldikçe ahlaki sorun ortadan kalkmaz. “Halim selimse, açıktan kirli karanlık işlere bulaşmamışsa; bir mühendisin, bir doktorun, bir, profesörün, hatta bir bakanın veya bir başbakanın ahlaki tutumunun zayıf olabileceğini düşünmez. Hatta onların ahlaklılıkları yüzünden o makamları doldurduğu sanılır. Nedense, unvanını tercüme bir kitapla kazanan ve ömrünün sonuna kadar bir telif eser veremeyen bir profesörün; kendi özel muayenehanesine gelsin diye hastasına gülücükler dağıtan bir doktorun; liyakatli-liyakatsiz bütün kadrolarını hemşehrileriyle dolduran bir bakanın; yakın bir seçim öncesi yollara asfalt yapıyorum diye katran bulaştıran bir belediye başkanının ahlaksız bir tavır içinde olduğu düşünülmez. Sattığı malın fiyatını 999.999 TL diye etiketleyen bir tüccarın ne türden bir yalan söylediği kestirilemediği gibi.

Ahlak problemi bazen, ağır defolu bir malın herkesçe görüleceği kadar apaçık; bazen de sonu 99’larla etiketlenmiş bir malı, fiyatı küsuratsız olan mala tercih ettiren profesyonel yalan kadar incedir. Böyle bir durumda ahlaksızlığın nerede yattığını anlamak için; akılla beraber basireti işletmek; ona kapılmamak için de iradeyi kullanmak gerekir.

Kim ve hangi makamda olursa olsun herkes yaptığı hareketlerin-hiç olmazsa kendi ölçüleri içinde-haklı bir sebebe dayandığını bir yandan kendi içinde yaşamak ister; diğer yandan, dış dünyada haklı olduğu fikrini uyandırmaya çalışır. İnsan, içinde tezatlar taşıyan bir varlıktır. Hemen her insan özellikle kişiliğe doğru olgun adımlar attığı gençlik çağının başlarından itibaren kendi “ben”inin iktidarını olabildiğince genişletme davasında huzursuz bir şekilde didinirken, haklılık, nesafet, adalet gibi ahlaki değerlere dayanma gayretkeşliğinden de geri durmaz. Bu anlamda insan hiçbir zaman tarafsız değildir. Dolayısıyla o, ya hakikaten veya sahte olarak ahlaklıdır.

Tarihin her döneminde çeşitli şekillerde hareket edilmiştir. Fakat her zaman, adalet, eşitlik, doğruluk, hürriyet göze çarpar bir şekilde söz konusu edilmiştir. Bilgelerle, kahramanlar tarafından samimiyetle ve hakikat adına; siyasiler ve demagoglar tarafından riyakarlıkla ve menfaat adına. “Çar tahtında cellat” olarak adlandırılan Müthiş İvan bile, haksız yere ölüme mahkum ettiği dört yüz asilzadeyi idam ettirmeden önce bu kararının haklı olduğunu teyid ettirmeye çalışmıştı. Şahsi veya demagojik nedenlerle yapmış olabilir, fakat neticede ahlak mahkemesinden kaçamamıştır. Sahte ahlak olarak riyakarlık hakiki ahlakın kıymetinden bahseder, tıpkı sahte paranın, muvakkaten de olsa, değerini hakiki paranın mevcudiyetine borçlu olduğu gibi. İki yüzlülük, herkesin herkesten ahlaki bir davranış beklediğine en ilginç bir delilidir. (Aliya İzzet Begoviç, Doğu ve Batı Arasındaki İslam, Çev. Salih Şaban, İstanbul, Nehir Yayınları, 1993, s. 141)

Bazılarının ileri sürdüğü gibi, ahlakı ilk bulanlar filozoflar değildir. Çünkü daha felsefe yokken ahlak vardı. İnsanoğlu dünyaya gönderilmesinden bu yana haklı ve haksız olanın ne olduğunu, bütün bunların hepsinin aslında ne olduğunu, yasaklamaların hangi hakka dayandığı fikrini içinde taşımışlardır. “Etik” (ahlak felsefesi) ahlak üzerinde düşünmek demektir ki, bu teemmül çok sonralarıdır. (Heinz Heimsoeth, Ahlak Denen Bilmece, Çev. Nermi Uygur, İstanbul 1957, İstanbul Matbaası, s. 5)

İnsan “olan”la yetinmemiş; doğru-yanlış, iyi-kötü gibi “olması gereken” değer yargılarını daima içinde taşımıştır. O insan ki, hayvanlarda olmayan, derinden derine içinde yankılanan vicdanının sesine büsbütün kayıtsız kalamamıştır.

Ahlaktan ne anlaşılması gerektiği mütalaamıza geçmeden önce, ahlakın eşsiz kıymetiyle beraber ahlaki davranışın nedretinin birlikte izahı nasıl olabilir sorusuna cevap arayalım. Ahlak kanununa (yüksek düzeyde bir fazilete) göre hareket eden insanlar sayıca çok değildir, hatta belki de hiçbir vakit çoğunluk pür-ahlaklı olamayacaktır. Mamafih kendi hayatımızda hiçbir fayda ummaksızın doldurduğumuz ahlaki anlar belki azdır. Ancak ne kadar az olursa olsun, bu zamanlar, hayatın zeval bulmaz yegane değerleridir.

Ahlakı genel olarak, bilerek ve isteyerek yani taammüden bir gayeyi gerçekleştirme amacına yönelik yarar-amaçlı olmayan bir fazilet arayışı olarak tanımlamak mümkündür. İstenen sonucun alınamaması, teşebbüsün akim kalması fiilin (çabanın) ahlaki değerini eksiltmez. Önemli olan, şimdi veya gelecek adına hiçbir menfaat gütmeden bir feragatin tezahürüdür. Şayet böyle olmasaydı, bir nehrin azgın sularında sürüklenen bir çocuğu kurtarmak istediği halde bunu başaramayan bir insanın girişiminin, istenen sonuç elde edilmedi diye, değersizliğine hükmetmek gerekirdi.

Ya da tam tersi, zorunluluktan ya da fıtri eğilimden (yaratılıştan) belli bir sonuç elde edenlerin davranışlarına “ahlak” dememiz gerekirdi. Bu ahlaki ölçüler içinde, bir mide hastasının “az yemesi”-az yemek iyi olduğu halde-ahlaki bir davranış olmadığı gibi, yaratılıştan zeki bir öğrencinin hiç çaba sarf etmeden ulaştığı başarının, halim-selim tabiatlı bir insanın sabırlı ve huzurlu görünüşünün aynı şekilde gerçek anlamda (kamil manada) ahlaki bir kıymeti yoktur. Bundan başka, sadece (dünyevi anlamda) “başarılı” ve yararlı sonuçlara ahlakilik hakkı tanınırsa, hayatlarını büyük davalara vakfeden, rahat yüzü görmeyen; üstüne üstlük, çoğunlukla hedeflediği semereleri hayatlarında göremeyen büyük şahsiyetlerin davranışlarına ne ad verilecekti?

Mukayeseli bir ahlak çalışması için Batı ve İslam gibi iki kategori belirlenecek olursa İslam’ın ahlak anlayışına en çok yaklaşan Kant’ın ahlak anlayışı olmuştur. Bu anlayış öylesine bir rağbete mazhar olmuştur ki, Kant için “ahlakın Newtonu” yakıştırılması yapılmıştır. Kant, ünlü ahlak teorisini geliştirirken, sanki de “sana yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma” hadisini bir düstur kıymetinde teorisinin merkezine yerleştirmiştir. Gerçekten, düşünür ahlak teorisini, “genel yasa ve evrensel bir kural olmasını isteyeceğin bir maksime (düstura) göre hareket et” ilkesi üzerine kurmuştur ki, bu ilke yukarıdaki Hadis-i şerifin başka bir şekilde söylenilmesinden ayrı bir şey değildir. Ahlaki bir yaşam için bir yaratıcının ve ebedi bir hayatın lüzumuna inanan Kant, anlayış olarak İslam’a pek yaklaşmıştır. Ona göre ahlak kanununa uyma, erdem ve saadete erişme yolunda bir birlik olmalıdır. Fakat bu üç şey arasındaki ahenk tamamıyla bu dünyada gerçekleşmez. Onun için bu ahengi sağlayacak bir yaratıcı olmalıdır. (Mehmet Aydın, Tanrı-Ahlak İlişkisi, Diyanet Vakfı Yayınları, Basıldığı Yer ve Yıl Belirtilmemiş, ss. 50-55)

İslam Düşüncesinin genel çerçevesi içinde ahlak disiplininin oldukça geniş ve önemli bir yeri vardır. Kuran ve hadis külliyatının çok geniş bir kısmı doğrudan veya dolaylı olarak ahlak konularla ilgilidir.

Bir toplumun bütün insanları yaratılıştan kötü olamaz. Ne var ki, toplum yapısı gereği statiktir; yeni bir değer toplum tarafından gerçekleştirilmez. Yeni bir ahlak hamlesi ancak ahlak kahramanları tarafından gerçekleştirilir. İşte bütün insanlık için en büyük ahlak kahramanı Hz. Muhammed (s.a.v) olmuştur. Gerçekten Kuran-ı Kerim, O’nu insanlığa bir ahlak örneği olarak takdim etmiş, kendisi de bir ahlak tamamlayıcısı olarak gönderildiğini ilan etmiştir. Şu var ki, felsefeyi sırf insan aklının bir cehdi olarak kabul edersek, Hz. Peygamber bir ahlak felsefecisi değildir. Çünkü onun bütün tebliğleri gibi ahlaki talimleri de kendi zihninin bir ürünü olmayıp sadece vahye dayanır. Nitekim Hz. Peygamberin bazı tutumlarının vahiyle tashih edildiğini bilmekteyiz. (Mustafa Çağrıcı, Gazali’ye Göre İslam Ahlakı, İstanbul: Ensar yayınları, 1982, s. 18)

İslam’ın ahlaki düsturları kitap ve sünnette belirtilmiştir. Nazari ve ameli ahlak alanında İslam’ın koyduğu esaslar iyi anlaşılmak kaydıyla bu düsturlar bütün insanlığın düzen ve mutluluğunu karşılayacak düzeydedir. Kur’an ve Hz Peygamberin hadislerinden anladığımız ölçüde İslam ahlakı, niyetle beraber amele dayanmalıdır. (Osman Pazarlı, İslam’da Ahlak, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1980, s.13) Kur’an’ın pek çok ayetinde (en az elli) iman ile salih amel birliktedir. Ancak amele güç yetirilemeyen durumlarda niyet bile tek başına önemli sayılmaktadır.

Şu dünyada insanlar arasında, zengin-fakir, akıllı-daha az akıllı farklılaşmalar vardır. İslam niyete verdiği önemle iç dünyada her kese tam hürriyet ve eşitlik sağlamaktadır. Şöyle ki, her insan, ahlak kurallarına uyarak vicdanıyla uyumlu yaşamak isteyebilir; mal ve serveti yetmediği, sıhhati elvermediği ya da başka nedenler yüzünden iyilik yapamayabilir olsa da, iyiliği isteyebilir. Herkes haksızlığa karşı gelemeyebilir ama onu takbih edebilir, onaylamayabilir. Demek ahlak, fiilin bizzat kendisinde değil, her şeyden önce insanın doğru dürüst yaşamak istemesinde, kurtuluşu için verdiği mücadelededir.

Kulluk şuuru olmadan, ahlak adına istisnai ve ara sıra iyi hasletler ortaya koymak mümkünse de, en nihayette varılacak nokta keyfilik, zulüm ve sefahet olacaktır. Ahlaklı bir hayat için Sani’in azametinin kalplerde tesbit edilmesi gerekir. Ahlaki bir hayat için insanın hayatının sınırlarını bilmesi, gerektiğinde de, hayatını ortaya koyabilmesi gerekir. Bu ise hakiki bir imanı lüzumlu kılar. Çünkü her hakiki hasenat gibi cesaretin dahi menba-ı imandır, ubudiyettir. (Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, Üçüncü Söz, s. 25)

Ahlak, en başta yaratılışta herkes için “eşitlik” düşüncesini kabul etmektir. Doğrudan ilgisi olmasa da şu ifadelerde ahlakın temelleri atılmaktadır. “Cenab-ı Hakk’ın masivasından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek derecede kendinden büyük zannetme, hem sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede bir tutma, çünkü mahlukat mabudiyet noktasında müsavi oldukları gibi mahlukiyet nisbetinde de birdirler.” (Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 118)

Yazar


Avatar