Makaleler

Risale-i Nur: Adaletsiz Cihad Yoktur

Maddî cihadı, ümmet adına, bir ordu ifa ve icra etmektedir. Bu ordu, bugünkü anlamda, sürekli kışlada, tutulan özel bir sınıf değildir. Eli silah tutan her mü’min bir maddî cihad gerektiğinde “İslâm ordusu”nun bir ferdi olma durumundadır. Nitekim, Hz. Peygamber zamanında, gün gelmiş, harbetme durumundaki bütün erkek sahabeler “cihad”a dahil olmuştur. Belki ehl-i iman içerisinde kendisini bilhassa maddî cihadla ilgili noktalarda -kas gücü, süvarilik, kılıç, nişacılık vs.- eğiten mü’minler olmuştur. Ama onları bahane ederek, maddî cihad vazifesi yalnızca bir kesime “ihale” edilmemiştir. Bir grup insana “ordu” kurdurulup, tek tek hepimize bakan cihad mesuliyetinden kaçılmamıştır.

Cihadı ifa edecek ordu, İslâm ordusu olarak, imanî ölçü ve esaslara uymakla yükümlüdür. Sözgelimi, Kur’ân “Birisinin hatası ile başkası mes’ul olmaz” diye hükmeder.1 Buna göre, İslâm ordusu doğrudan ona savaş açmamış insanlara, sırf kendisiyle savaş edenlere yakınlığından dolayı eziyet edemez, kılıç çekemez, bomba yağdıramaz. Yani, buna göre, bugünün “topyekün savaş”ları bir mü’min için imkânsızdır. Çünkü, söz konusu âyetin de ders verdiği gibi, mü’min “adalet-i mahzâ” ile mükelleftir. Mahzâ, yani kelimenin tam ve mutlak anlamı ile adalet ise, bize şunu emreder: “Birisinin hatası ile başkası mes’ul olmaz. Bir gemide yüz cani, bir masum varsa, o masumun hakkı için o gemi batırılmaz.”2

Hz. Peygamber’in [asm] ve ashabının, hadiste “küçük cihad” diye tanımlanan “maddî cihad”ları bunun apaçık delilidir. Bu cihadlarda, bir beldeye karşı “topyekün” savaş açılmamıştır. Bir cephe, bir savaş meydanı teşkil olunmuş; o cephede savaşılmıştır. Ve o cephede dahi, yalnızca İslâm ordusuna kılıç çekenlere kılıç çekilmiştir. Yani, savaş ordularla sınırlı kalmıştır. Küfrü hâkim kılmak isteyen, bunu sağlamak için de fıtraten imana açık olan insanlara imanın anlatılmasına mani olan, kalblerin “feth”ini engelleyen haricî “iktidar”ı temsil eden müşrik ordusuna karşı cihad edilirken, kadınlara, çocuklara, eli silah tutamayacak haldeki yaşlı ve hastalara, tarlada işiyle uğraşanlara, evine kapananlara, mâbedlerinde ibadetle meşgul din ehline; ayrıca evlere, ağaçlara, ekinlere ve hayvanlara zarar verilmemiştir. Ne kadın, çocuk ve yaşlıların canı heder edilmiş; ne de bağlar, bahçeler ve evler yakılmıştır. Çünkü, mü’min “adalet”le yükümlüdür. Savaşta da “adalet”li olmak zorundadır. Çünkü, uğruna cihad ettiği Rabbi Adil-i Mutlak’tır. Adaleti emreden Kitabında, “Birinin hatasıyla başkası mes’ul olmaz” hükmünü koymaktadır.

Halbuki, bugünün savaşlarına baktığımızda, karşımıza neredeyse daima “topyekün savaşlar” çıkar. Bugün bir hükümet başka bir hükümet ile harp ilan etmişse, bu harp iki hükümet ve onların orduları ile sınırlı kalmaz. Bütün bir halk “düşman” sayılır. O yüzden evler, okullar, hastaneler, mabedler bile bombalanır. Kışla, cephe ve cephanelere değil, şehirlere bomba yağdırılır. “Düşman askerlerini barındırıyor olabilir” ihtimali dahi, bir köyü veya mahalleyi içinde yaşayanlar ile birlikte yok etmek için yeterli bir gerekçedir. Nitekim, bir gecede Leipzig, başka bir gün Nagazaki yerle bir edilir. Başka bir gece yarısı, bu kez başka bir şehre milyonlarca kilo bomba yağdırılır. O beldede bulunan yüz binlerce insanın “ordu”yu ve “devlet”i temsil etmediği gerçeği gözardı edilir. Bebeklerin, hastaların, kolunu kaldırmaktan âciz yaşlıların, ayrıca hayvanların ve ağaçların ne günahının olduğu sorulmaz bile. A devleti B devleti ile savaş ilan etmiştir. O halde B devleti sınırları içindeki her şey ve herkes “potansiyel düşman”dır. Öyleyse, yok edilmelidir!

Bu denli zalim, böylesine gaddar bir savaş halinin imanın öngördüğü cihadla ilgisi yoktur. Masumları ateşe atan her maddî çaba, “adalet”e sığmadığına göre, zulümdür ve zalimliktir. Oysa “zulüm” için değil, “adalet” için cihad edilir. Zalimce eylemler, mahzâ adaleti esas alan “cihad” ile bir arada düşünülemez.

‘Siyaset’ adalete karşı

Said Nursî’nin “Risale-i Nur’daki şefkat, hakikat, hak, bizi siyasetten men’etmiş. Çünkü masumlar belaya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz”3 diyerek başlayan bir mektubu, tam da bu hususları düşündürmektedir. “Şefkat, hak ve hakikat” ile “siyaset”in zıtlığı ise, bir başka mektup göz önüne alınınca, daha iyi anlaşılmaktadır.

Emirdağ Lâhikası’nda yer alan bu ikinci mektupta, şöyle bir ifade vardır: “Risale-i Nur, adalet-i hakikiye ile bu asırda insanları mes’ud edebilir bir istidattadır.”4

“Hakikî adalet”ten kasıt, elbette mahzâ adalettir. Yani, Hz. Peygamber ve dört halifesi devrinde her daim tatbik olunan; Hz. Ali ve Hz. Muaviye arasında çıkan içtihad savaşında ise Hz. Ali’nin savunduğu adalet anlayışıdır. Mahzâ adalet ise, daha önce de belirtildiği gibi, “Bir gemide yüz cani, bir masum varsa o gemi batırılmaz” der. “Cemaatın selameti için fert feda edilmez” diye hükmeder. “Mutlak bir hayır, olup olmayacağı belirsiz, yani mevhum bir zarar için terk edilmez”5 hükmünü verir. Kur’ân’ın “Birinin hatasıyla başkası mes’ul olmaz” emrine tam bir itaati öngörür.

Böylesi kılı kırk yaran, en küçük bir zulme dahi düşmemenin yolunu ortaya koyan bir hassasiyet, Risale-i Nur’a da nüfûz etmiştir. Bediüzzaman’ın, yukarıda bahsi geçen cümlenin hemen ardından, Risale-i Nur için “Hz. Hasan’ın şu zamandaki bir muavini, mütemmimi, bir manevî veledi”6 demesi işte bu sırdandır. Bunun ne anlama geldiği, Hz. Hasan’ın ne yapmış olduğu ortaya konulunca, daha rahat anlaşılacaktır.

Hz. Hasan, kalplerin nefislerle olan manevî ve “büyük” cihadda mağlub düşmeye başladığı bir vasatta halife olmuştur. Hilâfeti sadece altı ay sürmüş; daha altıncı ayda kendi rızası ile “maddî hilafet”ten ve onun uhdesi altındaki “maddî cihad”dan feragat etmiştir.

Risale-i Nur’da Hz. Hasan’ın bu tavrı, asıl olan “manevî hilâfet” görevini tam anlamıyla ifayı tercih etmesine bağlanır.7 Dolayısıyla, “manevî cihad”ın mutlak bir zaruret olarak ortaya çıkmasına… “Adalet-i mahzâ”nın sancaktarı Hz. Hasan, “maddî hilâfet”ten “manevî hilâfet” uğruna feragat etmiştir. Çünkü, ortalığı “adalet yerine “siyaset”in kaplama istidadı belirmiştir. Gitgide daha çok zihin, “adalet” ile değil, “siyaset” ile düşünür hale gelmiştir.

İşte Bediüzzaman’a göre, Hz. Hasan, “Zaaf-ı iman” yüzünden mahzâ adaletin terk edilebildiği bir vasatta, adaleti yaşamanın vazgeçilmez şartı olan iman hakikatlerinin dünyalarımıza nüfûzu için cehd etmiştir.

“Manevî hilâfet” tercihinin bir sırrı budur. “Manevî hilâfet” vazifesi, “neşr-i hakaik-ı imaniye”yi öngörür. Yani imanî hakikatlerin önce kendi kalbimize ve beraberinde sair kalplere yayılmasına ve yerleşmesine bakmaktadır. Zaten, Hz. Hasan’ın sevgili babası Hz. Ali, bir “maddî” cihadda iken yüzüne tüküren kâfire kılıç çekmemiş, kâfir sebebini sorduğunda, “Seni Allah için kesecektim. Yüzüme tükürmekle beni nefsimle başbaşa bıraktın” demiştir. Mevlânâ’nın yorumuyla, Hz. Ali, böylece “manevi cihad”ın asıl, “maddî cihad”ın ise ona bağlı olduğunu ders vermektedir. Nefse yenilmiş (yani, manevî cihadı kaybetmiş) bir kalbin maddî cihada girmesinin yasak olduğunu göstermektedir.8 Hz. Hasan’ın sevgili dedesi olan Hz. Peygamber ise bir gazveden dönüşte “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz” demiştir. Bu hangisinin “asıl” olduğunun ifadesidir de.

Asrımızdaki savaşlar, siyaset savaşlarıdır. Taraflar, kimlikleri ne olursa olsun, “siyaset”i asıl tutarak savaşmaktadır. Ne ordu ve halk, ne cephe ve ülke, ne de masum ve zalim ayrımı söz konusudur. Böyle bir ayrımı, küfür ehlinden beklemek elbette safdilliktir. Küfrü uğruna kendi kalbi bile karanlığa atan merhametsizlerin başka insanlara merhamet etmesi elbette söz konusu değildir. Oysa şefkat mü’minin gönül borcudur. Merhamet mü’minin gönül borcudur. Adalet ve hak mü’minin boynuna borçtur. Bu ölçülerin “siyaseten” terkine, asla izin yoktur. Adalet ile siyaset karşı karşıya geldiği, birbirleriyle zıtlaştığı zaman, mü’minin terketmesi gereken, siyasettir.

Said Nursî’nin nur-topuz mukayesesinde “topuz”dan hem siyaset, hem de “maddî cihad” olarak söz etmesi bu bakımdan anlamlıdır.9 Zira, “manevî cihad”ın öngördüğü ölçülerden soyutlanmış bir “maddî cihad” dahi “siyaset”e âlet ve tâbi olmaktadır. Oysa bir kez daha vurgularsak: “Risale-i Nur’daki şefkat, hakikat, hak bizi siyasetten men’etmiş. Çünkü masumlar belaya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz.”10 Yani, biz şefkat, hakikat ve hak ile mükellefiz. Zulme girmemek zorundayız. Oysa, siyaset bizi zulme düşürebilmektedir. O halde, siyaset dairesinde mahzâ adaleti tatbik imkânı yoksa, o dairede olmamalıyız.

“Evet, ehline göre, kâfirin veya mürtedin tecavüzatına sed çekmek için topuz lâzımdır.”11 Maddî cihad haktır; gerektiği anda her mü’minin boynuna borçtur. Hatta, Said Nursî bazan maddî cihadın “farz-ı ayn” hükmüne dahi geçebildiğini söyler ve “şehid velidir” der. Fakat, bu zamanda ölçü aşılmış; “askeri istibdatlar” ile, bir-iki adamın hatasıyla binler masumlar ateşe atılır olmuştur. Maddî cihad, vasatı geldiğinde yine gerçekleşir. Ama bu vasat,”adalet” ölçülerinin aşılmadığı bir vasat olacaktır. Adalet ölçülerine uyarak mücahede yürütmek mümkün değilse, savaşılmayacaktır. Mü’min mazlum hale düşebilir, ama asla zalim olmaz.

Risale-i Nur’daki “Maddî cihadın muktezası ise, o vazife şimdilik bizde değildir”12 hükmü, bu çerçevede daha bir açıklığa kavuşmaktadır. Burada maddî cihad red veya terk ediliyor değildir; ama bir meslek tercihi ortaya konulmaktadır. Manevî cihada ihtiyaç duyulan, ama en çok da manevî cihadın ihmal edildiği bir vasatta; dahası “maddî cihad topuzu”nun siyasete ve zulme âlet edilebildiği bir vasatta, aslolan manevî cihaddır. Bugün, ehl-i inkâr, mü’minlere karşı maddî bir taarruzdan ziyade “manevî” bir taarruz yürütmekte; “maddî” taarruzu ise, bir korku ve sindirme unsuru olarak “yedekte” tutulmaktadır. Mü’minlere yönelik saldırının asıl unsuru bir başka ülkenin orduları değil; kitaplardır, kitle iletişim araçlarıdır, haberlerdir, eğitimdir, sosyal hayattır. Risale-i Nur’un tesbitiyle, “bu zamanda, ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalplerin bozulması ve imanın zedelenmesi”dir.13 İmandaki hak ve hakikat, küfürdeki safsata artık gizlenmiş gibidir. İmanın taşıdığı manevî cennet; küfrün ise şu dünyada dahi yaşattığı cehennem hali hissedilmez olmuştur. Kâinat, “fen ve felsefe” yoluyla ehl-i küfre terkedilmiş gibidir. Kâinatın her bir mevcudunun kendi diliyle Cenab-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine ettiği şahitlik görülmez ve duyulmaz olmuştur. Dahası, kâinata iman nazarıyla bakmak, “Allah sivrisineği delil getirmekten haya etmez” âyeti ortada iken dahi, kimi müslümanlarca küçümsenmektedir. Fıtratın ebede ve âhirete yönelişi ise, nefislerimize sunulan aldatıcı dünyevî oyuncaklar ile, dimağlarımıza sokulan “nâ-meşru” kavramlarla örtülmekte veya saptırılmaktadır.

Böylesi bir vasatta, düşmanın asıl silahı ortadadır. Bu silaha karşı, hangi “tüfek”, hangi “bomba” bir çözümdür? Çözüm, küfre âlet edilmek istenen kâinatın, Mâlikine ve Rabbine ettiği tesbihatı işitmek ve işittirmek değil midir? Bizi “ölüm”le, “açlık”la, “maddî kayıp”la, “işinde yükselememek”le vs. korkutan dünya ehline karşı, “Tek hayatlılar karşıma çıkmasınlar” diyebilmek; yani ölüme, şöhrete, maddî kayba, mevkie beş para ehemmiyet vermemek değil midir? Dünya ehli bizi dünyanın fani yüzünde boğmaya çabalarken, fena ve fanilere kıymet vermeyen uhrevî bir bakış açısı kuşanmak değil midir?

1922 Kasım’ında gerçekleşen bir olay, bu bakımdan oldukça anlamlıdır. O sıralar, “İslâm ordusunun Yunana galebesi” dolayısıyla herkesi ölçüsüz bir iyimserliğin kuşattığı gülerdir. Ne var ki, nihayet Ankara’ya gelmiş bulunan Said Nursî, Yunanın gittiği, ama Eski Yunanın “fıkr-i küfrî”sinin getirilmeye çalışıldığı sonucuna ulaşır.14 Bunun üzerine yaptığı şey, ne bir parti kurmak, ne bir iktidar mücadelesine veya pazarlığına girmek, ne de silaha dayanmaktır. Sadece ve sadece bir risale neşreder. Eserin konusu, tabiat, esbab ve tesadüfün yaratılışta müdahalesi olmadığıdır.15 Aynı tavır, sonraki yıllarda, Risale-i Nur’da tecessüm edecektir. Küfür kitapla, bilhassa resmî eğitim müfredatı ile gelmektedir. Ve Risale-i Nur, öğretmenler Allah’tan bahsetmiyor hatta inkâr ediyor bile olsa, “Okuduğunuz her fen mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlikı tanıttırıyor” dersini verecektir. Küfür kâinatı tabiatperestliğe âlet etmektedir. Ve Risale-i Nur, kâinat, aynalarında görünen tecellîlerin hangi Zâtın isimlerine ait olduğunu ortaya koyacaktır. Küfür korku, tamah, hırs, şöhret, milliyetçilik gibi damarlara dokunarak bizi kendine eser etme çabasındadır. Ve Risale-i Nur, nefsin bu desiselerine karşı imanî cevaplar sunacaktır. Çünkü yaşanan ortamda, genel tablo şudur: İnsanların ancak bir kısmı tam bir imanî çizgiyi takip etmektedir. Çoğunluğu, ucundan-kenarından bataklığa bulaşmış gibidir. Ancak, onlardan küçük bir kısmı bile bile batağa bulaşmıştır ve başkalarını da zorla oraya çekme çabasındadır. Çoğu ise bataklıktan, kendisine ilişen çamurlardan rahatsızdır. Çıkmak, temiz ve güvenilir bir yolda yürümek gayretindedir. Ama şaşakalmış, bir yol bulamamıştır. Böylesi bir ortamda, iki çare vardır: (1) Topuz ile bile bile bataklığı girenleri ayıltmak; (2) Bir nur göstererek, bataklıktan çıkmak isteyenlere çıkış yolunu göstermek. Halbuki dışarıda kalan insanların yüzde sekseni, elindeki topuzla, az sayıdaki sarhoşları dert edinmiştir. Çaresiz kalakalmış çoğunluğa ise, hakkıyla ışık ve nur gösteriliyor değildir. Üstelik bazıları bir elinde topuz, bir elinde nur tuttuğu için, tereddüde düşmelerine; “Acaba yol gösterip dışarı çıkardıktan sonra beni dövecek mi?” “Şimdi imanın güzelliğinden bahsedip yarın bizi kesecek mi?” gibi şüphelere meydan verilmektedir. Bu tablonun ortaya konulduğu bir mektupta, Risale-i Nur’un tercihi “Nur”dan yana yaptığı açıkça belirtilir. “Topuz” daha önce de söylendiği üzere, “siyasettir”, “maddî cihad”dır. İmanın tebliğini “maddî kuvvete dayandıran her çaba “topuz” sınıfına girmektedir. “Nur” ise, imandaki hakikatin görülüp gösterilmesi, kalplerin imana açılması çabasını; yani kalplerin fethini ve “manevî cihad”ı ifade eder. Meselâ Asr-ı Saadette, ikisi beraberce var olmuştur. Ancak, Hz. Hasan’ın “maddî hilâfetten feragat” yönündeki içtihadının ve birçok büyük âlimin resmî bir görev almamadaki ısrarının gösterdiği gibi, kalplerin manevî cihadda yenik düştüğü bir vasatta, ehl-i hakkın mesleği öncelikle ve yalnız “cihad-ı manevi’ olmalıdır.

Dipnotlar:
1. Zümer Sûresi, 7.
2. Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 254.
3. Bediüzzaman Said Nursî, Şualar, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 260.
4. Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 65.
5. bkz. Mektubat, “Hakikat Çekirdekleri.”, s. 459
6. Emirdağ Lahikası, s. 65.
7. Mektubat, s. 58.
8. bkz. Marshall G. S. Hodgson, İslâm’ın Serüveni, cilt: 2 (İst.: İz Yay., 1993), “Tarikatların Tasavvufu” başlıklı bölüm.
9. Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 107.
10. Şualar, s. 260.
11. Lem’alar, s. 107.
12. Lem’alar, s. 107.
13. Lem’alar, s. 107.
14. Lem’alar, s. 107.
15. bkz. Mesnevî-i Nuriye, “Zeylü’l-Zeyl”.

Yazar


Avatar