Mana-i Harfi

Önemli Olan O’nu Razı Etmektir

“Birinci merhem:
Bu gibi vesvese, ehl-i İtizâle lâyıktır. Çünkü, onlar derler: ‘Medâr-ı teklif olan ef’âl ve eşya, kendi zâtında, âhiret itibâriyle ya hüsnü var, sonra o hüsne binâen emredilmiş veya kubhu var, sonra ona binâen nehyedilmiş. Demek eşyada, âhiret ve hakikat nokta-i nazarında olan hüsün ve kubh, zâtîdir; emir ve nehy-i İlâhî ona tâbidir.’ Bu mezhebe göre, insan her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir: ‘Acaba amelim nefsü’l-emirdeki güzel sûrette yapılmış mıdır?'”

Dördüncü şekilde ortaya çıkan, yani mükemmeli aramaktan kaynaklanan vesvese, genel varlık algısında yaşanan bir problemden kaynaklanmaktadır. İtikadi bir problemdir. Özünde itikad mezheplerinden olan Mutezile mezhebinin ölçülerine daha uygundur. Mutezile mezhebi ile ilgili olarak internette Yaşar K. Aydınlı’nın derlediği Mutezile Mezhebi adlı sayfada şu bilgiler yer almaktadır:

“İslam’da ilk zuhur eden ve akideleri aklın ışığında izah edip temellendirmeye çalışan büyük kelam ekolünün adı. Lügatta, ‘uzaklaşmak, ayrılmak, bırakıp bir tarafa çekilmek’ gibi anlamlara gelen “i’tizal” kelimesinin ism-i fail sigasından meydana gelen çoğul bir isimdir. Müfredi, ‘mu’tezilî’dir. Kelime, hemen hemen aynı anlamlarda Kur’ân-ı Kerim’de de geçmektedir: ‘Eğer bana iman etmezseniz benden ayrılın, çekilin’ (ed-Duhân, 44/21); ‘Ben sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan ayrıldım” (Meryem, 19/48; ayrıca bk. el-Kehf 18/16, en-Nisâ, 4/90).

Mu’tezile’ye bu ismin hangi sebeple verildiği hususunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür:

Bu konuda en yaygın kanaat, devrin en büyük alimi sayılan Hasan el-Basrî (öl. 110/728) ile Mu’tezile’nin kurucusu Vâsıl b. Ata (öl. 131/748) arasında geçen şu olaya dayanmaktadır. Hasan el-Basrî’nin, Basra camiinde ders verdiği bir sırada bir adam gelir ve büyük günah işleyenin bazıları tarafından kâfir olarak vasıflandırıldığını, günahın imana zarar vermeyeceğini iddia eden bazıları tarafından ise tekfir edilmeyip mü’min sayıldığını söyler ve bu mesele hakkında kendisinin hangi görüşte olduğunu sorar. Hasan el-Basrî vereceği cevabı zihninde tasarlarken, öğrencilerinden Vâsıl b. Ata ortaya atılır ve büyük günah işleyen kimsenin ne mü’min ne de kâfir olacağını, bilakis bu ikisi arasında bir yerde, yani fasıklık noktasında bulunacağını söyler. Halbuki, Hasan el-Basrî büyük günah işleyenin münafık olduğu kanaatindeydi. İşte bu hadiseden sonra Vâsıl b. Ata, Hasan el-Basrî’nin ilim meclisinden ayrılır (bir rivayete göre de hocası tarafından dersten uzaklaştırılır) ve arkadaşı Amr b. Ubeyd (öl. 144/761) ile birlikte caminin başka bir kösesine çekilerek kendisi yeni bir ilim meclisi oluşturup görüşlerini anlatmaya baslar. Bunun üzerine Hasan el-Basrî, ‘Vâsıl bizden ayrıldı (Kadi’tezele anna Vâsıl)’ der. Böylece Vâsıl’ın önderliğini yaptığı bu gruba mu’tezile adi verilir (Abdulkerim es-Sehristanî, el-Milel ve’n-Nihal, Beyrut 1975, I/48; Abdulkâhir el-Bagdadî, el-Fark Beyne’l-Firak, Çev. E. Ruhi Fığlalı, İstanbul 1979, s. 101, 104).

Mu’tezile ismini bu görüş etrafında temellendirmeye çalışanlara göre, bu isim onlara muarızları tarafından verilmiştir. Çünkü onlar, “Ehl-i sünnetten ayrılmışlar, Ehl-i sünnetin ilk büyüklerini terketmişler, dinin büyük günah işleyen kişi (mürtekib-i kebîre) hakkındaki görüşünden ayrılmışlardır. Takılan bu isim onların bu tutumunu gösteriyordu” (İrfan Abdülhamit, İslam’da İtikadî Mezhepler ve Akaid Esasları, Çev. M. Saim Yeprem, İstanbul 1981, s. 94).

Mu’tezile mezhebini siyâsî ve itikadî olmak üzere ikiye ayıran ve ikincisini birincisinin devamı sayan bazı ilim adamlarına göre bu isim, çok daha önceleri mevcuttu. Bunlara göre, Hz. Osman’ın şehit edilmesinden sonra meydana gelen Cemel ve Siffin savaşlarında tarafsız kalıp, savaşlara katılmayanlar, Mu’tezile’nin ilk mümessilleridir. Sa’d b. Ebî Vakkas, Abdullah b. Ömer, Muhammed b. Mesleme ve Usame b. Zeyd gibi bazı kimseler meydana gelen savaşlarda her hangi bir tarafı desteklemeyip, olaylardan uzak durmayı (itizali) tercih etmişlerdi. Bu nedenle bunlara, “ayrılanlar bir kenara çekilenler” anlamında Mu’tezile denmiştir.

Diğer bir görüşe göre ise, Vasıl b. Ata mürtekib-i kebîre konusunda icma-i ümmete muhalefet ettiği için, ona ve taraftarlarına bu ad verilmiştir. Mu’tezile’ye bu ismin verilmesinin sebebi, onların bu dünyadan el etek çekip, bir tarafa çekilerek zahidane bir hayat sürmelerinde arayanlar da vardır (I. Abdülhamit, a.g.e., s. 94 vd.; Kemal Işık, Mu’tezile’nin Doğuşu ve Kelâmî Görüşleri, Ankara 1967, s. 52 vd.)

Mu’tezile mezhebi, kaynaklarda daha değişik isimlerle de anılmaktadır. Fiillerde irade ve ihtiyari insana verip, insani fiillerinin yaratıcısı kabul ettikleri için el-Kaderiyye; Ru’yetullah, Allah’ın sıfatları ve halk-ı Kur’an gibi meselelerde Cehm b. Safvan’ın görüşlerine katıldıkları için el-Cehmiyye Allah’ın bazı sıfatlarını kabul etmedikleri için de Muattıla olarak zikredilmişlerdir. Fakat onlar bu isimleri kabul etmeyip, kendilerini Ehlul-Adl ve’t-Tevhîd olarak vasıflandırmışlardır (Bekir Topaloğlu, Kelâm İlmi, İstanbul 1981, s. 170; Kemal Işık, a.g.e., s. 56 vd.)”.

Bütün bu ifadelerin toplamından ortaya çıkan sonuç; Mutezile mezhebinin sebep-sonuç bağlantısında belirgin şekilde pozitivizm ve determinizme yakın olduğu ve bu yaklaşımla sebebi, sonucu doğuran asıl faktör olarak algıladığıdır. Diğer taraftan güzellik ve çirkinlik varlıkların zatından kaynaklanan özellikler olarak kabul edilmektedir. Yani, Cenab-ı Hakk ve Külli İrade varlıkları kendi asıllarında var olan özelliklere göre güzel ya da çirkin olarak kabul etmek durumundadır. Adeta varlık Halık-ı Külli Şey’in dışında bir işleyişle özellikler kazanmakta ve onların bu özelliklerine göre ve ikincil bir irade olarak Alemlerin Rabbı eşya ile alakasını ve muamelelerini yürütmektedir. Yani eşya kendi iç mekanizmaları ile işleyen, başka bir alan ve irade ile bağlantısı olmayan, kendinden kaynaklı, yani zati özellikler taşıyan bir alandır ve Halık-ı Külli Şey bu işleyişte bir seyirci, olaylara tabi olan ve işleyişin ortaya çıkardığı sonuca göre muamele etmek durumunda olan bir konumdadır.

Bu Ehl-i Sünnet itikadının, yani Kur’an’ı Resul-i Ekrem’in (a.s.m.) örettiği şekilde anlayan ve yaşamaya çalışan anlayışın tamamen aksi doğrultuda bir kabuldür. Ehl-i Sünnet inancına göre varlık adını alan her şeyin sahip olduğu özellikler tamamen “meşiet” adı verilen İlahi irade ile belirlenmektedir. Yaratıcı eşyanın sahip olduğu özelliklere göre muamele etmek ve bu özelliklere tabi olmak konumunda değil, bir tür dua hükmünde olan kanunlar, meyiller, işleyişler gibi eşyanın özellikler kazanma süreçlerinin ardından en son sözü söyleme konumundadır. Her şey O’nun arzu ve iradesi ile iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin gibi vasıflar alır. Yani bir şey zatında güzel ve Yaratıcı onu güzel kabul etmek ya da zatında çirkin ve onu çirkin kabul etmek zorunda değildir. Eşyanın aslını ve özünü belirleyici tamamen İlahi iradedir. Zahiren gözüken çirkinlik ve güzellikler zati özellikler olmadığı için varlığın nefsülemirdeki gerçek konumunu belirleyici olmayabilir. Çirkin gözüken bir şey İlahi irade tarafından güzel kabul edilebilir ve güzelleşmiş olur. Aynı şekilde güzel gözüken bir şey İlahi iradenin de onu güzel kabul etmesiyle ancak güzelleşmiş olur.

Bu iki tarz yaklaşımın ortaya koyduğu hükümlerle ibadetler ve ameller ele alınacak olursa; Mu’tezile mezhebinin yaklaşımında amelin güzelliği zatındadır. Dolayısıyla şeklen eksiksiz olmak ve nefsülemirde, yani varlıkların aslının ve özünün ifade merkezi olan alanda güzel olarak tanımlanmış amel ile aynen uyumlu olmalıdır. Bu anlamda, eksik yapılmış bir ibadetin, şeklen tarif edilene uymayan bir amelin İlahi irade tarafından doğru ve eksiksiz kabul edilebilme imkânı yoktur. Çünkü, İlahi irade bu yaklaşımda eşyaya tabidir. Eşyanın kazandığı özelliklerle ve varlık kurallarının işleyişi çerçevesinde ortaya çıkan durumlarla Adil-i Mutlak hüküm vermek konumundadır, adeta insani özellikleri olan bir yargıç gibidir. Olan neyse ona göre muamele etmek zorundadır.

Oysa Ehl-i Sünnete göre varlık alemindeki her türlü sıfat İlahi irade ile belirlenir. Bu irade eşyanın işleyişine tabi değildir. Kul samimi niyetle amelini yerine getirmiş, eksiksiz olması noktasında üzerine düşeni yaptığına inanmış ve İlahi rızayı kazanmış ise amelde bilinmeyen, fark edilmeyen bir eksiklik zahiren olsa bile, bu amel İlahi irade tarafından eksiksiz kabul edilmişse hakikat-i halde ve nefsülemirde artık bu amel eksiksizdir. Ehl-i Sünnet yolunu takip eden bir fert amelin şekilde mükemmelliğinden çok, İlahi rızanın arayışı içerisinde olacaktır. Temel problem O’na güzel kabul ettirebilmektir. O da zahire tabi olmadığı için, zahirde var olması mümkün olabilen eksiklikler, noksanlıklar ve şekli aksaklıklar bir kasıt ve irade ile ortaya konmadıkça amelin sonucu olacak manaları ve kazanımları etkilemezler. Bu yolun ortaya koyduğu tarz ile hareket eden bir fert için makul ölçülerde ibadeti şekli özelliklerine uygun olarak yerine getirme hassasiyeti taşıdıktan sonra asıl önemli olan İlahi rızayı kazanmak ve her şeyin asıl belirleyicisinin O olduğuna yürekten inanmaktır. Kulu kul yapan ve Halık-ı Kainat karşısında gerçek konumunu idrak etmiş hale getiren bu yaklaşım olmalıdır. Zaten, istese de kulluk konumundaki bir ferdin nefsülemiri bilebilmesi ve eksiksizliklerin gerçek tarifini yapabilmesi mümkün değildir. Çünkü her yönüyle sınırlı ve bütün özellikleriyle izafi bir varlık konumundadır. Böyle bir konumda yapılabilecek tek şey O’na dayanmak, O’nun rızası doğrultusunda hareket etme gayreti içinde olmak ve şekli unsurları yine aynı maksatla yerine getirip, aşırı mükemmeliyetçi bir yaklaşımla kulluğun ve ibadetin özünden uzaklaşmamaktır.

Kulu, Halık-ı Kainat karşısında kıymetli konuma yükseltecek olan fiillerinde ve ibadetlerindeki şekli mükemmellik değil, halis niyeti ve rızayı kazanmak doğrultusundaki hali ve kavli olarak, yani fiilleriyle ve sözleriyle ifade ettiği duasıdır.

Yazar


Avatar