Şerh ve İzah

Mutluluğun İki Anahtarı: ACZ ve FAKR

Tarih boyunca farklı din veya felsefeye dayansa bile, insanlığın ortak hedeflerinden biri dünya hayatını mesrurane geçirmektir. İnsanlar, araçları ve amaca ulaşmada kullandıkları inançları farklı olsa bile, aynı hedefe yönelik bir gayret içindedirler. Bu anlamda her insanın gayesi “mutluluk fonksiyonunu” maksimum kılmaktır. Ancak gerek mutluluk tanımı ve gerekse mutluluğu etkileyen değişkenler ile ilgili görüş farklılıkları, mutluluğa giden yolları da farklı kılmıştır.

Mutluluk ile ilgili birçok değişik tanım yapılagelmiştir. Kimilerine göre mutluluk sadece akıllı insanların ulaşacağı bir erdemdir. Kimilerine göre pozitif bir his olan coşku, kimilerine göre hayattan bir bütün olarak veya kısmen memnun olmaktır.(Lu, s. 181) Fayda analizinin ilk filozofu Bentham’a göre ise mutluluk lezzet verici şeyleri maksimum yapmak ve elem verici olanları ise minimum kılmaktır.(Madigan, s. 32) Bu farklı tanımlar içinde, bu yazıda mutluluk bir bütün olarak hayattan memnun olmak anlamında kullanılmıştır.

İnsanın Acizliği ve Fakirliği Hadsizdir

Bediüzzaman’a göre insanı mutlu kılmak için potansiyel yeteneklerini inkişaf ettirmek kadar zaaflarına çare bulmak da önemlidir. Bu anlamda her insanın doğuştan sahip olduğu sınırsız acizlik ve fakirliği gözardı edenler hakiki bir saadet modeli sunamazlar. Bediüzzaman bu iki fıtri zaafı sürekli kanayan iki dehşetli yaraya benzetir. İnsanlığın bu iki yarasını tedavi etmek ona saadeti getirmek için zaruridir. Yedinci Söz’de bu noktayı bir temsil ile açıklarken, insanın fıtratını dikkate almayan ehl-i sefahati şiddetle tenkit eder ve insanlığın bu fıtri yaralarına deva bulmadıkça söz söylemeye hakları olmadığını beyan eder.

Bediüzzaman, özellikle sağlıklı olduğunda kendisini çok kuvvetli zanneden ve hatta bazen bu yanlış zannıyla kendisine ilahlık bile atfeden insanın, aslında sonsuz derecede aciz olduğunu söyler. Çünkü insanın gerçekte kudretli mi yoksa aciz mi olduğu hayatı boyunca kendisine yönelen tehlikelere ne derece karşı koyabildiğine ve maksatlarına ne ölçüde ulaşabildiğine bakılarak anlaşılır. Bu anlamda insan kendisinin ve dostlarının ebedi bir saadet ihtiyacına güç yetiremediğinden acizdir. Çünkü bu yöndeki arzularını gerçekleştirmek için kullandığı kudret, bu arzularının önündeki engellerle kıyaslanınca bir hiç hükmündedir.

İnsanın sonsuz fakirliği ise bütün duygularıyla istediklerine mukabil, bunların ne kadarına sahip olduğuna bakılarak anlaşılır. Ebedi bir mekânda, dostlarıyla beraber ebedi saadeti isteyen ve buna şiddetle muhtaç olan insan, yalnızca geçici bir hayata ve saadete sahip olduğundan sonsuz derece fakirdir. Bu dünyada ne kadar zengin dahi olsa ebediyet için muhtaç oldukları düşünülünce çok fakirdir.

Bediüzzaman insanın sınırsız aczine ve fakrına delil olan ebedi ihtiyaçlarını şöyle ifade eder: “İnsan, kâinatın ekser envâına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeye müştak olduğu gibi, Cemîl-i Zülcelâli de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha göçmüş yüzde doksan dokuz ahbabını ziyaret etmek ve firâk-ı ebedîden kurtulmak için, koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acaip olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlakın dergâhına ilticaya muhtaçtır. “(Nursi(S), s. 297)

Hadsiz Acizliğe Karşı Hadsiz Kudrete Dayanmak;
Hadsiz Fakirliğe Karşı Hadsiz Rahmete Başvurmak Gerektir.

Her bir insan, fıtratındaki sınırsız acizliği ve fakirliği hissedip İlahi dergaha iltica edince tam bir saadete kavuşur. Görünürde bu iki zaaf onun saadetine engel iken, gerçekte daimi saadeti bulmasına vesile olur. Çünkü sınırsız acizlik ve fakirlik zaaflarına sahip biri sınırsız kudret sahibine “nokta-i istinad” ve sınırsız gına ve rahmet sahibinden “nokta-i istimdat” ile iltica ederse derdine deva bulur. Bediüzzaman, insanlığın doğası itibariyle bir dayanak ve yardım isteme noktası aradığını şöyle ifade eder: “Nev-i beşer, aczi ve düşmanların kesreti dolayısıyla dayanacak bir nokta-i istinada muhtaçtır ki, düşmanlarını def için o noktaya iltica etsin. Ve kezâ, kesret-i hâcât ve şiddet-i fakr dolayısıyla da istimdat edecek bir nokta-i istimdada muhtaçtır ki, onun yardımıyla ihtiyaçlarını def etsin. Ey insan! Senin nokta-i istinadın ancak ve ancak Allah’a olan imandır. Ruhuna, vicdanına nokta-i istimdat ise ancak âhirete olan imandır. Binaenaleyh, bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, ruhu tevahhuş eder, vicdanı daima muazzep olur. Lâkin, birinci noktaya istinad ve ikincisinden de istimdat eden adam, kalben ve ruhen pek çok zevk ve lezzetleri, ünsiyetleri hisseder ki, hem mütesellî, hem vicdanı mutmain olur.”(29. Lem’a, 2. bab)

Kur’ân, herkesin iman kuvvetine göre artan bir dayanak noktası ruha ve kalbe verir ki, yüz derece ziyade korkunç, zararlı musibetlere karşı gelebilir bir kuvveti, her Kur’ân Şakirdi kazanabilir. Ve şöyle ihtar eder, der ki: “Senin Hâlikin olan şu memleketin Mâlik-i Hakikîsinin emrine her şey musahhardır. Her şeyin dizgini Onun elindedir. Ona intisabın yeter.” (Nursi(L), s. 250)

Aynı şekilde Kur’ân Şakirdi sınırsız arzularına karşı, imandan gelen nur ile öyle bir yardım noktasına başvurur ki, değil küçücük ve muvakkat, kısa dünyevî ahbaplara karşı arzu ve alakalarına, belki ebede uzanan sınırsız uzun arzularına kâfi gelebilir bir hazine bulur. “Çünkü bir cilve-i rahmetiyle, muvakkat bir misafirhanesi olan bu dünyanın bir menzili olan şu zeminin yüzünde, o misafirlerini bir iki saat sevindirmek için, bahar sofrasında had ve hesaba gelmez, san’atlı, şirin nimetlerini her baharda ihsan edip bir kahvaltı hükmünde o misafirlere yedirdikten sonra, mesken-i ebedîlerinde sekiz daimî Cenneti hadsiz bir zamanda hadsiz envâ-ı nimetiyle doldurup ibâdına ihzar eden bir Rahmânü’r-Rahîmin rahmetine iman ile istinad edip intisabını bilen, elbette öyle bir nokta-i istimdad bulur ki, en ednâ derecesi, hadsiz ebedî emellere medet verip idame eder.” (Nursi(L), s. 250)

İhtiyarlık ebedi bir gençliktir

İnsanlığın fıtri zaaflarından biri de, eğer erkenden ölmezse, hayat yolculuğunda kabre daha yakın olan ihtiyarlık istasyonuna uğramak zorunda kalmasıdır. Gençlikte özellikle sağlıklı ise birçok lezzetten istifade istidadında olan insanlar, ihtiyarlıkla birlikte birçok sıkıntılara giriftar oluyorlar. Bediüzzaman’a göre insanlığın yaklaşık yarısına denk gelen ihtiyarlar yakında girecekleri kabre karşı ancak ahirete iman fikriyle tahammül edebilirler.(Nursi(S), s. 88)

Bediüzzaman ihtiyarlığı mutluluğun önündeki büyük bir engel değil, şükür vesilesi bir nimet olarak tarif eder. Çünkü ihtiyarlıkla acizliğini ve zayıflığını hisseden bir insan, Rabb’inin rahmetine iltica edip, O’ndan gelen mesajlara kulak vererek endişelerini giderir. İhtiyarlar Risalesi’nde ihtiyarlığı ebedi bir gençlik olarak izah eden Bediüzzaman, özetle şu noktaları ifade eder: (Nursi(L), s. 222-267)

• Yardıma çokça muhtaç olan ihtiyarlar, imanla Rahmet’i bulup, O Rahman’a intisap ederek teselli bulur.

• İhtiyarlıkta dünyaya insanı bağlayan bağların kopmaya başlaması ve kabir yolculuğunun yakınlaşmasına mukabil gerçek teselli, Sünnet-i Senniye’ye ittiba ile, yakınlaşan yeni alemde şefaati elde etmektir.

• Dünya ile bağları kopan ihtiyarlar, Kur’ân’ın ebedi saadet müjdesine kulak vermeli.

• Madem ahiret var, bakidir ve bu dünyadan daha güzeldir, ihtiyarlık bu saadete gitmeye alamet olduğu için memnun olunmalı.

• Madem O var; Kur’ân Şakirdi için her şey var. İhtiyarlık bu nokta-i nazardan fıtrattaki acz ve fakrı hissettirerek, ihtiyarları O’nun dergahına ilticaya teşvik eder.

• İman gözlüğü her şeyi farklı gösterdiğinden ihtiyarlar haline şekva değil, şükür etmeli.

• İhtiyarlar gençliğini kaybettiğine üzülmek yerine, gençlik tehlikelerinden kurtulup ebedi bir gençliğe aday olduğunu düşünerek sevinmeli.

• İhtiyarlıkta artan zaaf ve aczden feryat yerine, bu haletin rahmetin celbine vesile olacağını düşünüp memnun olmalı.

• Madem iman gibi sınırsız derecede kıymettar bir nimet var; ihtiyarlık da hoştur, hastalık da hoştur, vefat da hoştur. Nahoş bir şey varsa; o da günahtır, sefahattir, bid’atlardır, dalalettir…

• İmanı taşıyan ihtiyarlar, ihtiyarlıklarına ebedi bir gençlik nazarıyla bakabilir. Çünkü onunla ebedi bir gençlik kazanabilir.

• Ey ihtiyarlar! Hadis-i Şerifte vardır ki:”Altmış yetmiş yaşlarında bir mü’min, dergah-ı İlahiyeye elini kaldırıp dua ederken, rahmet-i İlahiyye onun elini boş döndürmeye hicap ediyor.” Madem rahmet size karşı böyle hürmet ediyor. Siz de rahmetin bu hürmetine ubudiyetle ihtiram ediniz.

• Ey ömrünün kısalığından şikayet eden ihtiyar! Hayatın sana ait neticesi bir ise, Halikına ait bindir. Şu halde marz-i İlahi dairesinde bir an yaşamak kafidir. Uzun zaman istemez. Öyleyse dünyada az yaşadım diye tasalanma. Bu dünyadaki asıl maksat rızayı İlahiyi kazanmak olduğuna göre, o rızayı kazanmışsan ebedi bir ömür senindir. Bu cihetle fani dünyada bir an ile bin sene yaşamak arasında fark yoktur. Yani “Bâkî-i Hakikînin muhabbet, marifet, rızası yolunda bir saniye, bir senedir. Eğer Onun yolunda olmazsa, bir sene bir saniyedir. Belki Onun yolunda bir saniye lâyemuttur, çok senelerdir. Ve dünya cihetinde ehl-i gafletin yüz senesi bir saniye hükmüne geçer.”(Nursi(L), s. 22)

• İhtiyarlıkta imanla elde edilen bu tesellileri hayatındaki tecrübelerle teyit eden Bediüzzaman şunları ifade eder: “İhtiyarlığımın sergüzeştliğinden gelen ağrılara ve meyusiyetlere, imandan ve Kur’ân’dan imdada yetişen kudsî tesellilerle bu ihtiyarlığımın en sıkıntılı bir senesini, gençliğimin en ferahlı on senesine değiştirmem. …”(Nursi(L), s. 261-262)

Kaynakça:

Lu, Luo, “Sources of Happiness: A qualitative approach”, The journal of social psychology, April1997.

Madigan, Timothy J., “Godless hapiness”, Free Inquiry, Summer 1998.

Nursi, Bediüzzaman Said(S), Sözler, Yeni Asya Neşriyat, Germany, 1994.

Nursi, Bediüzzaman Said(L), Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994.

Yazar


Avatar