Makaleler

Modern dünyanın yeni dini: Milliyetçilik

Evet, ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşv ü nemâ bulur, gittikçe kalınlaşır, vücud-u insanın her tarafına yayılır, koca bir ejderha gibi, vücud-u insanı bel’ eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdetâ ene olur. Sonra, nevin enâniyeti de bir asabiyet-i neviye ve milliye cihetiyle o enâniyete kuvvet verip, o ene, o enâniyet-i neviyeye istinat ederek, şeytan gibi, Sâni-i Zülcelâlin evâmirine karşı mübâreze eder. Sonra, kıyas-ı binnefs sûretiyle herkesi, hattâ her şeyi kendine kıyas edip Cenâb-ı Hakkın mülkünü onlara ve esbâba taksim eder; gayet azîm bir şirke düşer, [Muhakkak ki şirk pek büyük bir zulümdür. (Lokman Sûresi; 13)] meâlini gösterir.

    Sözler; 496

Milliyetçiliğin dönüştürücü bir güç olarak ortaya çıkışının bireyin doğuşuyla çok yakından ilişkisi vardır. Bireyin önceki bağlantılarından sıyrılıp “otonomi”sini kazanması, birleştirici ve bağlayıcı bir güç olarak dinin arenadan çekilmesiyle mümkün olmuştur. Kozmosun merkezinde artık Tanrının değil, insanın bulunması tamamen yeni bir paradigmayı gerektirmektedir.

Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye isimli kitabında milliyetçiliğe ilişkin olarak şunları söyler: “Asabiyet-i cahiliye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten mürekkep bir macundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mabud ittihaz ediyorlar.”1

Bu ifadenin ilk cümlesi ile ikinci cümlesi arasında bir bağlantı kurmak ilk etapta oldukça zorlayıcı görünmektedir. Milliyetçiliğin gaflet, dalâlet, riya ve zulmetten meydana gelmesinin milliyetçilerin milliyeti mabud edinmelerine neden olduğu söylenmektedir. Ve ortalama bir bakış açısıyla iki cümle arasında bir gerektirme görünmediği için yapılan çıkarımın öncüllerinden bağımsız olduğu akla gelmektedir. Ancak bu çıkarımın doğruluğu karşımıza “bir din olarak milliyetçilik” kavramını çıkarmaktadır.

Din, tarihsel fonksiyonu itibariyle fıtrî bir ihtiyaç olduğunu belgelemektedir. Herhangi bir dinin içinde yer alanlar kadar kendini dinlerin dışında tutmak isteyenlerin de, neticede bir din-dışılık disiplinine sadakat göstermeleri bizi önemli bir yargıya götürür.

İnsan tanrısız yaşayabilir, ama tanrılaştırmasız yaşayamaz. Takdîs, tenzih ve tapınma anlamındaki tanrılaştırma değişmez bir akıntıya benzemektedir. Ancak bu akıntının hangi mecraya, hangi adrese yönlendirileceği konusu ise insanların tercihleriyle şekillenmektedir. Kozmosun merkezinden edilen Tanrının yeri boş kalmayacak, hümanizma oraya insanı yerleştirecektir. Ve “Tanrı öldü”ğü gün “Yaşasın birey!” sesleri işitilecektir. Ve bundan sonra insanoğlunun özerkleşme potansiyeli (felsefe), onun tâbi kalma potansiyeline (nübüvvet) göre ağır basacak ve önce birey, sonra da millet doğacaktır. Böylelikle tapınmanın adresi değişmiş olacaktır. Kaçınılmaz olan tapınma bu kez kendini milliyetin eşiğinde bulacaktır.

Bencil bireyin vatanseverliği de bir çelişki oluşturmayacaktır. Büyük Türk milliyetçisi Mustafa Kemal, “Benim nâciz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebed pâyidar kalacaktır” sözleriyle birey düzeyindeki bencilliğin toplumsal olan ulus-devlet bencilliği (milliyetçilik) içinde eritilmesini istemiştir. Modernizasyon girişimlerinin geleneksel toplumlarda, bilhassa milliyetçiliğin refakatinde yapılmış olması toplam bir projeye işaret etmektedir.

Dinî olan “şehitlik” kavramı, ulus-devlet bünyesinde millîleşecek; bireyler “vatan”ları uğruna canlarını feda edeceklerdir. Ne var ki, şehitlik ve vatan gibi kavramların millîleştirdiği toplumların Müslüman milletler olması o kavramların bazısını “modern” olmaktan çıkarmayacak, çok kritik bir çatışma, talihsiz bir çakışmanın gölgesinde fark edilemeyecektir.

Bireyin özerkleşme potansiyelinin (felsefe) serpilerek meyve verdiği modern düşünce, Said Nursî’ye göre “menfaat-ı şahsiyesini, bazı menfaat-ı kavmiye içinde arayan dessas bir hodgâm”2 olan tilmizler üretecektir.

Birey doğasını (fıtratını) değil, onu kullanacağı adresi değiştirdiğinde yeni mabudlar keşfetmektedir. Bir nedenle, normalde (fıtrî halde) bir Allah’ın “huzur”unda, Onun “farkında,” Onun vahyinin “aydınlığında” ve önerdiği yolun “istikametinde” olan insan, bu haliyle kuldur. Ve bu insan, kendini Onunki dışında başka huzurlarda (riya) -meselâ patronunun huzurunda-; Ondan “gâfil” ve dolayısıyla başkalarının “farkında”, tâbi olmadığı ve vahiy güneşinden mahrum kaldığı için “zulmette” ve nihayet yolunu kendisi çizdiği için de “dalâlette” olacaktır. Bu anlamda, tâbi olan insan, özerkleştiğinde böylesi bir dönüşüm yaşayacak ve kendisini götürdüğü yeni adreste de mabudsuz kalmayacaktır. Kısacası, namaz kılmaktan kendini alamayan insan, kıblesinde değişiklikler yapacaktır.

Ulus-devlet inşasının hemen akabinde yazılmış kimi şiirler, “Kâbe Arap’ın olsun, Çankaya bize yeter” derken, bir ulus inşa etme ümidinde, başka birileri de “Qibla me Cûdi ye” [Kıblemiz Cûdi’dir] diyecektir.3

Bu örnekler bütün milliyetçiliklerde gözlenen genel bir eğilimi yansıtmaktadır. Bu noktada Ernest Gellner’in yaklaşımı dikkate değerdir:

“Durkheim’in öğretisi bize toplumun dini ibadet yolu ile kendi gizli imajına taptığını söyler. Ulusçu bir çağda ise toplumlar böyle bir kamuflajdan sıyrılarak pişkinlik ve açıklıkla kendilerine tapınırlar. Nazi Almanyası Nüremberg’de kendine tapınırken ne tanrıya, hatta ne de Wotan’a tapınma iddiasındaydı; çok bâriz bir biçimde kendine tapınıyordu.”4

Milliyetçiliği anlama konusunda en çok başvurulan yöntemlerin başında bir din analojisi gelir. Milliyetçilik, hayalî de olsa cemaatler kurar. Kitleler mabeyninde rabıtalar tesis etmeye çalışır. Modern birey hem “sonsuz bencil,” hem de ihtiyaçlarını karşılama noktasında “çok sınırlı”dır. Sonsuz bencillik kendine tapınmayı, sınırlılık ise işbölümü ve cemaatleşmeyi gerektirecek, milliyetçilik bunların engellenemeyen evliliğinden doğacaktır. Etienne Balibar da ulus inşasını anlama sadedinde din analojisinin gerekliliğine işaret etmektedir: “…en derindeki nedenleri bulmak için, siyasal felsefede ve sosyolojide üç yüzyıldan beri yapıldığı gibi yurtseverlik ve milliyetçiliği, modern zamanların dinî değilse de bir din sayarak, din analojisine dönülecektir.”5

Milliyetçiliğe dair yazılmış en açıklayıcı kitaplardan birinin yazarı Kenneth Minogue, milliyetçiliği bir din olarak açıklamanın entelektüel analizden değil, ters bir korelasyonun gözlemlenmesinden kaynaklandığını söylemektedir.6 Dinin çöküşüyle milliyetçiliğin yükselişi arasında önemli bir ilişki söz konusudur. İnsanın her zaman için kendinden üstün (aşkın) birşeylere bağlanma ihtiyacının daha önce “Tanrı”ya tapınılarak giderildiğini söyleyen Minogue, bundan böyle tanrının yerini milletin aldığını söylemekte, ancak bu yeni adresin neden millet olduğunu açıklayamamaktadır.7

Tekrar Said Nursî’den yaptığımız alıntıya dönecek olursak tâbi olmamanın özerkleşmeyi gerektirdiğini, bu anlamda doğru adresten (Tanrı) gafletin yanlış olsa da kaçınılmaz olan bir diğer adrese (ben, biz) gitme sonucunu doğurduğunu söyleyebiliriz.

Kul olmayan, Firavun olur. Ve Firavun’un Rububiyet iddiası oldukça samimî ve doğaldır. Bir konuda başkasına güvenmeyen insanın kendisinin teşebbüste bulunacağı ortadadır. Bu noktada aktörler değişiyor olsa bile davranışın biçimi değişmeyecektir. Yine Balibar’dan alıntılayalım: “…Ulusal ideoloji tartışılmaz bir biçimde, dinsel cemaatleri sağlamlaştıran kutsallık duygusunun sevgi, saygı, fedakârlık, korku duygularının aktarılabileceği düşünsel gösterenler (her şeyden önce ulusun “vatan”ın adı) taşır; ama bu aktarımı mümkün kılan şey başka bir tip cemaatin söz konusu oluşudur. Analoji, kendini daha derin bir farklılık üzerine kurar. Bu farklılık olmadan, dinsel kimliğin biçimleriyle neredeyse tamamen bütünleşen ulusal kimliğin, sonuçta onun yerini alışını ve onu “ulusallaşmaya” mecbur kılışını anlamak mümkün değildir.”8

Öngördüğü biçimler itibariyle milliyetçilik, dinin dünyevî bir versiyonu olarak görülebilir. Bu nedenle, milliyetçiliğin örtük olan (dinî) disiplini, ancak bir din analojisiyle ortaya çıkarılabilir. Sözgelimi, her dinde olmasa bile doğal olan dindeki “Tevhid” inancının milliyetçiliklerde bir karşılığını bulmak mümkündür. “Ulusal egemenliğin paylaşılması” (şirk) şiddetle reddedilmekte, ulusun varoluş nedenine aykırı görülmektedir.

Birleme anlamındaki tevhidin ulusal karşılığı, en az dindeki tevhid kadar merkezî bir önem taşımaktadır.

“Millî birlik” bilinciyle “tek yumruk” olan bir toplum vardır. Ulus-devlet, milletin birlik ifadesi; lider ise millî benliğin somutlaşmış hali olmakla sık sık başvurulan bir adresler grubu oluşturmaktadır. Devletin “üniter,” liderin ise “Tek Adam” oluşu, neredeyse bütün ulus devletlerin tartışılmaz bir özelliğidir.

Din; “Mecmu-u kâinat, inkısam ve tecezzi kabul etmez bir küll hükmündedir,” yargısını yaparken milliyetçilik, “Türkiye Cumhuriyeti bölünmez bir bütündür, parçalanamaz” diyecektir. Her ikisinde de “mülk”ün tevhidi (unification) söz konusudur. Tevhid, putları devirirken, milliyetçilik sınırları içindeki bütün etnik unsurları asıl ve merkezi saydığı unsura asimile edecektir. Onları yok sayarak asıl olan unsur adına her yeri zaptetmek isteyecektir. Milliyetçiliklerin, birlikler sağlayarak devletler inşa etmesi millet inşalarıyla el ele gidecektir. Devlet, millet ve lider “tek”leşecek; Almanla “Ein Reich Ein Volk, Ein Führer” diye haykıracaklardır.

Dinin bütün ikazlarına rağmen kâinatı, tabiat ve sebeplere taksim edip bol kepçeden dağıtan milliyetçi, ülke topraklarından bir karış vermeyi ölümcül bir teklif olarak görür. Yine dinin, kâinata vahdet (birlik) damgasını vurduran tevhid bakışının haklı olarak sekteye uğradığı millî ortamlarda, bütün kâinatın ulus adına zaptedilme projeleri tartışılır. Bütün “pan” hareketler (Pan-Türkizm, Pan-Slavizm) kâinata başka bir elin müdahalesini imkânsız kılarak bütün kâinatı, yaratıcısı adına ele geçiren tevhid bakışının bir anlamda yanlış adresteki kullanımıdır. Mabud-u Hakîkî yerine, bu kez yeni mabud olan millet adına bir tevhid sözkonusudur.

Bütün milliyetçiliklerde, mutlaka bir ulusal tarih vardır. Tarihin milliyetçi söylemdeki önemi, ulus inşasındaki hayatî yerinden kaynaklanmaktadır. Ve her millet, mümkün mertebe tarihini gerilere götürmeye, gidemediği yerler için yeni kısımlar “icat” ederek süreklilik kazandırmaya ve nihayet süreklilik kazanmış bir tarih yoluyla da ulusa bir “ezeliyet” izafe etmeye çalışır. Geçmişi eski olanlar, onu ezelî bir milletin tarihine dönüştürecek nispeten yeni olan milletler de geçmişlerini detaylandırarak ezeliyet ihtiyaçlarını karşılamaya çalışacaklardır.

Dinin Yaratıcı için öngördüğü ezeliyet milliyetçi söylemde, milletin kendisine verilecektir. Aynı şekilde ezelî olan milletin devamı ise devlet somutlamasıyla vurgulanacak ve ulusal devlet için “ebed-müddet” varsayımı yapılacaktır. Böylelikle, Ezelî ve Ebedî bir Yaratıcı yerine, ezelî ve ebedî bir millet ortaya çıkacaktır. Devletler, eğitim yoluyla vatandaşlarına (mü’minler) ulusal tarihi öğretecek ve Balibar’a göre, “hangisi olursa olsun, devletin ayırt edici niteliği, kurdukları düzeni öncesiz ve sonrasızmış gibi sunmak” olacaktır.9

Dahası, ezelî olan bu milletlerin otarşi arayışları da çok anlamlıdır. Robinson Crusoe imgesinin birey için biçtiği gömlek, ulus sözkonusu olduğunda “kendi kendine yeterlik” olarak görünecektir. Dinin “müstakil” ve “müstağni” tanrı düşüncesine karşılık, ulusun böyle bir yeri olacak ve meselâ “Biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklâle sembol olmuş bir milletiz” dedirtecektir.

Milliyetçilerin yaptığı halk (folk, volk) vurgusu, bir orijinlere dönme girişimidir. Tıpkı dinlerin mensupları için Sahabîlerin veya Havarilerin yaşantılarını önermeleri gibi milliyetçilikler de sadece kendilerine “özgü” olmak üzere kaynak arayacak ve soluğu köylerde alacaktır. “Köylü milletin efendisidir,” bu yüzdendir.

Dinin âyin, bayram gibi kurumları da milliyetçilik içinde karşılıklar bulacaktır. Ernest Gellner’in bu konudaki yaklaşımı bunu vurgulamaktadır: “Toplum, artık tapınmak için dinî semboller kullanmıyor; onun yerine modern elverişli, kendi çarkını döndüren bir üst kültür, kendinin idare ettirdiği, koruduğu ve yeniden canlandırdığını zannettiği bir folk kültürden ancak stilize ederek aldığı türkü ve dansla kutlama törenleri yapıyor.”10

Din ile milliyetçilik arasındaki analojinin bize sunacağı örnekleri uzatmak mümkündür. Bununla birlikte, nitelik itibariyle milliyetçilik, yitirilen dinin geride bıraktığı ihtiyaçlar kümesine yönelik bir tatmin arayışıdır. Ve din olmaksızın toplumların yaşayabileceğine ilişkin çıkarım da, yine “dünyevî bir din” olarak arenaya giren milliyetçilikle birlikte geçerliliğini yitirmiştir. Kısacası, milliyetçilik Aydınlanmanın insan egosuna getirdiği bir kara bahardır ve kapıdışarı edilen dinin pencereden, ama dönüşerek girmiş halini andırmaktadır.

Not: Ancak, unutulmaması gereken önemli bir nokta, fıtrî olan vatanî, sınıfî bağ anlamındaki millet ya da milliyet kavramı nübüvvet-felsefe; tebaiyet-muhtariyet kümelerinden nübüvvetin öğrettiği (bkz. Hucûrat Sûresi, 13.) kategoriye girmekte çakışır görünmeleri nedeniyle yapılan bütün iktibasların aksine olarak milliyetçilikle çok net bir şekilde çatışmaktadır. Birey düzeyinde özerkleşme eğilimi ağır basan (enaniyeti kuvvetli) insan nasıl ki, hakîkî dindar olamıyorsa, millet düzeyindeki özerkleşme eğilimi (rububiyet iddiası) de dini, tek kişilik yerinden edecek, oraya kendisi oturacaktır. Böylelikle milliyetçilik, dışladığı ve onun işlevini üstlendiği için son tahlilde kaçınılmaz olan dinin yerini alacak ve bir din olacaktır.

Dipnotlar:
1. Nursî, Bediüzzaman Said, Mesnevi-i Nuriye, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 96.
2. Nursî, Bediüzzaman Said, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 2001, s. 122.
3. Abdurrahman Dürre’ye ait bir şiir; Kürtçe yayınlanan bir dergiden.
4. Gellner, Ernest, Uluslar ve Ulusçuluk, İnsan Yay., İstanbul 1992, s. 108.
5. Balibar, Etienne, I. W. Irk, Ulus, Sınıf: Belirsiz Kimlikler, Metis Yay., İstanbul 1993, s. 120.
6. Minogue, Keneth, Nationalism, B. T. Batsford Ldt., s. 146.
7. a.g.e. s. 147.
8. Balibar, a.g.e. s. 121.
9. Balibar, a.g.e., s. 111.
10. Gellner, a.g.e. s. 109.

Yazar


Avatar