Makaleler

Milli Eğitimden Evrensel Eğitime

“İstanbul’a geldim, gördüm ki, sair şuubata nisbeten medâris az terakki etmiştir. Bunun da sebebi, kitaba nazarla istinbat-ı mesele etmek olan istidadı, meleke-i ilim yerinde ikâme olunmuş ve talebelerde adem-i münazara ve sual ve cevap tam olmamak sebebiyle şevksizlik ve melekesizlik ve atalet gibi bazı hali intac etmiş. Sair müntic-i taaccüb ve hayret olan ulum-u ekvan… veya eğlence ile vakit geçirmeyi müntic olan fünun-u hevesat… ve lezzat-ı hakikiyeyi mutazammın olan ulum-u maksud-u bizzat gibi ulum İlahiyye tahsil olunmaz. Bunun da ya bir himmet-i âli veya bir tevaggul-u tam veya müsabakayı müntic olan sual ve cevab gibi bir şevk-i kasri ve harici lazımdır. Veyahut, taksim-i a’mal kaidesine tatbiken, her bir talebenin istidadına göre bazı fünun ile tevaggul etmeli, tâ mütehassıs olsun, sathî olmasın. Zira her ilmin bir suret-i hakikiyesi var. Meleke olmadığı vakit bazı tarafı nâkıs olan suretlere benzer. Bunun da çaresi, ona müstaid olan bir fenni esas tutmalı. Ve buna münasib fünunu, her birinden bir fezleke alınmalı ve o fenn-i esasın suret-i hakikiyesini mütemmim ittihaz etmelidir. Zira her bir fezleke bir suret-i müstakileyi teşkil etmiyor. Lâkin bir suret-i esasiyeyi tekmil edebilir.

    Ey, sözümü işiten talebe-i ulûm! Mektebliler gibi -ki onlar nâkıs olan seleflerine hayrü’l-halef olmuşlar- çalışalım ki, evc-i kemale vasıl olan seleflerimize hayru’l-halef olalım. Ben münazara ile bil-fiil bu iki noktadan ikaz etmek istiyorum.

    …

    Şu zaman-ı terakkide medeniyet-i hakikiyeyi teşkil eden İslâmiyet, medeniyet-i hazıraya nisbetle terakki etmemiş. Bunun da en büyük sebebi, üç büyük şu’belerin -ki, “cümlenin maksudu bir amma, rivayet muhtelif” mâsadakına muvafık ehl-i medrese, ehl-i mekteb, ehl-i tekkenin- tebâyün-ü efkar ve tehalüf-ü meşâribidir. Ehl-i medrese ehl-i mektebi bazı gayr-ı murad olan zevahirin te’viliyle zaaf-ı akide ile ittiham ediyorlar. Bunlar ise berikileri fünun-u cedideye adem-i vukufları sebebiyle nâkıs ve gayr-ı mu’temed addediyorlar. Ehl-i medrese ehl-i tekkeyi, ibadet olan zikri, sebeb-i şevki vaz’olunmuş olan bazı mübah a’mâl ve harekâtına -ki, avam ve cahil hataen ibadet zannediyorlar, halbuki bu zan batıldır. İbadet yalnız zikirdir, harekat, mübah olmak şartıyla caizdir. Bu zann-ı avama- binaen bunlara ehl-i bid’at nazarıyla bakıyorlar. Bunların tefritiyle ve ötekilerin ifratıyla müsamaha kapısı açıldı, bazı bid’at zikir ile ihtilat eyledi.

    Bu tebâyün-ü efkâr ve tehalüf-ü meşârib ahlak-ı İslamiyeyi sarsmış ve terakkiyat-ı medeniyetten geri bırakmıştır. Bunun da çaresi, mekâtipte ulûm-u diniyeyi bihakkın okutmak ve medariste lüzumsuz kalan hikmet-i atîkaya bedel bazı fünun-u lazime-i cedide tahsil olunmak ve tekkelerde mütebahhirin ulemâ bulunmaktır. Bu takdirde şuubat-ı selâse yek-aheng-i terakki olarak kat-ı meratip etmek kaviyyen me’muldür.

    İçtimai Reçeteler-I, s. 68-70.

    İkinci madde: Maarif-i İslamiye ordusunun fırkaları olan ehl-i medrese ve ehl-i tekye ve ehl-i mekteb; ifrat ve tefrit ile birbirini tadlil ve techil ile hasıl ve ahlak-ı İslamiye’yi esasıyla sarsan ve ahenk-i terakkiyi ihlal eden tebayün-ü efkarları ve tehalüf-ü meşrebleri izale ve efkarı tevhid, meşaribi takrib zaruridir. Nasıl ki cesim bir fabrikayı mutazammın bir kasrın odalarının kapıları birbirine açılır, bir maksada hizmet eder; kezalik mekteb ve medrese ve tekye, te’yid-i münasebet ile o kasr-ı ali’-i İslamiye’nin birer açık kapılı odası gibi olmak ve salonu da hükümet olmak lazımdır. Ta her biri diğerinin noksanını tekmil ile kaide-i taksimü’l-mesai tatbik edilsin. Te’yid-i münasebet şöyledir ki, mekatib-i aliyede hakaik-i İslamiye’yi berahin ile okutmak ve medreselere de fünun-u lâzıme-i medeniyeyi, eski hükemanın bataklığına bedel, tedris olunmak ve tekyelerde de mütebahhirin ulema bulunmaktır.

    Üçüncü madde: Devlet-i ilmiyede meşrutiyet-i ilmiye te’sis etmektir. Tâ ki, efkâr-ı umumiye-i ilmiye feveran ile ağraz ve enaniyet ve evham ve şübehatı bel’etsin. Zira her bir âlim kendi fikrini herkese kabul ettirmekle taklid yolunu açmak ve taharri-i hakikatin yolunu seddetmekle bir nevi istibdad-ı ilmiye yapıyor. Elhasıl, istibdat gerek idare, gerek ilimde olsun, semerat-ı sa’yi istihkakla istikbale istidbar ediyor. İdarede kuvvet kanunda olmalı ve ilimde de kuvvet hakta olmalı. Yoksa istibdat hüküm-ferma olur.”

    İçtima-i Reçeteler, s. 271

Eğitim insanoğlu için vazgeçilmez temel olguların başında gelir. Çünkü insanoğlu dünyaya gelişinde, diğer canlılara göre en az hazır donanıma sahiptir. Ancak potansiyelliği bakımından en geniş donanıma sahiptir. Bu donanımın gelişerek, çeşitli biçimlerde açığa çıkması (bilgi, sanat, kültür gibi) için iyi işlenmesi gerekir. Bu işleme faaliyetine ise en geniş anlamıyla “eğitim” denilmektedir. Kendindeki potansiyellerin belli bir disiplin içinde işlenmesi ile insan, “daha iyi bir insan” haline gelir. Yani daha mütekamil (olgun) bir varlık halini alır.

Eğer insandaki potansiyeller, olumlu yönde geliştirilmez yada olumsuz nitelikler ortaya çıkacak şekilde eğitilirse, insan kötü bir insan haline gelir. Yani mutsuz ve huzursuz bir insan. Özüne yabancılaşmış bir varlıktır, bu insan aynı zamanda. Bu yüzden eğitim, insanın kendi mahiyeti ile uyumlu bir bilgi ve davranış kazandırmalıdır. O halde eğitim, insan ve bilgi kavramları arasında bir uyum, bir ahenk, bir mutabakat olmalıdır. Ancak o zaman, sağlıklı bireyler ve toplum oluşabilir. Bu ahengi oluşturabilmek için de eğitim, insan ve bilgi kavramlarının anlamları hakkında bir anlaşma olmalıdır.

Eğitim birey için mi, toplum için mi?

Eğitim, insanoğlunun bulunduğu durumdan daha iyi bir hale gelmesi için yapılır. Eğer bir kişi zihin. beden ve diğer nitelikleri bakımından ulaşılabilecek en son noktada olduğunu kabul ediyorsa, o kişinin eğitilmesi mümkün değildir. O halde insanın daha iyi bir insan olması için, bir eğitim sürecinden geçmesi gerekir.

Günümüzde geçerli olan eğitim tariflerine göre, eğitimin iki temel amacı vardır. Bireysel ve toplumsal amaçlar altında toplanabilecek olan bu hedefler dengeli bir insan ve toplum modeli oluşturmaya yöneliktir. Bireyi yada toplumu kendi başına hedef edinen eğitim felsefeleri, ifrat ve tefrite yol açabilirler. Yani eğitim bireyi tatmin edecek şekilde mi olmalıdır? Toplumu tatmin edecek şekilde mi olmalıdır? Soruları yanlış bir sonuca ya da çatışmaya yol açabilir. Bu yüzden eğitimin bireye yönelik amaçları nelerdir? Topluma yönelik amaçları nelerdir? Bunları belirledikten sonra, gerçekleştirilecek eğitim daha dengeli bir sonuca ulaştırabilir.

Toplumu ön planda tutan eğitim, şekilci ve özgürlükleri kısıtlayıcı bir eğitim sistemi doğurur. Böyle bir eğitim sürecinden geçen kişi, kendi kendisine yabancılaşarak, mutsuz ve huzursuz bir hale gelir. Edindiği bilgi ve mesleki nitelikler ile barışık olamaz. Sonuçta, içinde bulunduğu toplum için verimsiz uyumsuz bir birey haline gelir.

John Locke’un insanı “boş bir levha” olarak gören “bilgi teorisi” ile James Wafson’un ” irade ve bilinçten mahrum hayvanlar gibi gören davranış teorisi üzerine kurulan günümüzün hakim eğitim felsefeleri “toplumcu eğitim felsefeleri” olarak tezahür etmektedir. Bütün ideolojik devletler, (sosyalist, fasist ve milli devletler) bu bakış açısıyla eğitmeye çalışmaktadırlar. Ancak “toplum” anlayışını belirleyen sınırlı bir ideolojik elit olduğu için, aslında faşist ve sosyalist bir karakter taşır.

Milli eğitim felsefelerinin temeli ve çıkıs noktası, sınırlı bir çerçeveye dayanır. Bu çerçevenin sınırları “belli bir millet”in hayat felsefesiyle belirlenir. Eğer belli bir milletin kendi hayat felsefesi ile dünyanın diğer milletlerinin hayat felsefeleri arasında ne kadar çok ortak noktalar varsa, o milletin hayat felsefesi de aynı oranda evrensellik özelliği taşır.

Söz konusu ortak noktayı ise, dünyanın ve geçerli olan bilgilerimize göre evrenin merkezinde bulunan “insan” denen varlığın psikolojik, sosyal ve ekonomik dengesinde aramak gerekir. Buradaki insan, herhangi bir millet, ırk ya da dine bağlı insanlık olarak değil, “salt insan” olarak düşünülmelidir. Her hangi bir topluluğu öncelikle düşünmek pratikte kolaylık sağlar ve milli devletlerin eğitim felsefeleri bu yüzden “milli” olarak belirlenir.

Ancak, 20. yüzyıl boyunca dünya üzerindeki milli devletlerin sayısı artmış olmakla beraber, insanoğlunun bilgi ve kültür konularındaki ortaklıkları ve özellikleri de çoğalmaktadır. Hızlı enformasyon ve teknolojik kolaylıklar yüzünden dünyanın nitelik bakımından küçük bir köye benzediği görülüyor.

Nitekim Bediüzzaman Said Nursi 20. yüzyılın daha ilk yarısına gelmeden bu önemli sosyolojik öngörüsüyle, çağdaş toplum bilimcilere öncülük etmiştir. Artık herhangi bir milletin kaderi, huzuru ve geleceği dünyanın diğer milletlerinden bağımsız değildir. Dünyanın bir köşesindeki herhangi bir bilimsel teknolojik gelişme, savaş, bulaşıcı hastalık, dünyanın diğer ucundaki insanları da olumlu-olumsuz etkilemektedir. Bundan tamamen soyutlanabilmek imkansız gibi bir şey. AIDS, kanser, nükleer tehlikeler karsısında tehdit hissetmeyen toplum var mı?

Bireyi temel alan eğitim felsefeleri ise, bireyi fizyolojik ve psikolojik özelliklerinin bütünlüğü içinde ele almayıp daha çok fizyolojik özelliklerini ön plana çıkardığı için, hem bireysel hem de kültürel yabancılaşmaya yol açmaktadır. Nitekim yıllarca eğitim kurumlarından geçtikten sonra, birçok insan içinde bulunduğu kurumlarla savaş halinde ve kendi yaşantısından ve işinden memnuniyetsizlik içinde ise bir yabancılaşma söz konusudur.

Bağımlılık yapan çeşitli zararlı maddelerle kendi kendisine zarar veren insan, “kendi kendisine yabancılık” hissediyor demektir. Kendi türünün diğer bireylerinin hak ve hukukunu çiğneyen bir insan “insanoğluna yabancılaşmış” demektir. İçinde bulunduğu kurumu, (işyeri, devlet,.. vs.) geliştirmek yerine zarara sokan bir insan “topluma yabancılaşmış” demektir.

İşte bu çifte yabancılaşmadan arındırılmış bir eğitim felsefesine ihtiyaç vardır. Hatta bu zorunludur. Nitekim 20. Yüzyıldan 21. yüzyıla geçerken, gündemde olan “insan” ve “toplum” anlayışları “milli eğitim” ve “milli devlet” mantığını aşan daha “sofistike” ve daha relatif bir eğitim anlayışını zorlamaktadır. Ancak genel bir kavramla (post modern) olarak nitelendirilebilecek bu yaklaşımları, içerisinde taşıdığı belirsizliklerden dolayı, yeni tehlikeleri ve açmazları da doğurabilir. Bu yüzden, gelenekleri ve değerleri reddetmeden, tekamül eden bir gelenek ve yerel değerlerin üzerine oturtulmuş bir evrensel eğitim felsefesi kaçınılmazdır. Gelenekten hareket eden, ama canlılığını koruyan ve yeniliklere açık bir evrensel eğitim felsefesine doğru yol almak… Bu dünyanın bütün insanî bilgi ve her türden kazançlarını, reddetmeyen bir eğitim felsefesine ulaşabilmek için, insan ve bilgi kavramlarında da bir uzlaşmaya varmamız gerekiyor.

İnsan-Bilgi-Evren Bütünlüğü

Eğitimin temel amacı, insan kendisi ve içinde bulunduğu toplumsal ekolojik sistem ile bütünlüğü sağlayan bir bilgi sistematiğine ulaştırmak olmalıdır. Toplumsal ve coğrafi bakımdan hatta daha alt düzlemde varlık tabakaları arasında bir uzlaşma noktası bulunmalıdır. Bu da insanin ontolojik=(varoluş), psikolojik ve sosyolojik özellikleriyle edineceği bilgi ve içinde bulunduğu evren arasında bir uyum (armoni) kurulmasını gerektirir. Hiçbir şey diğer bir şeyden bağımsız görmeden ele almak, ortaklıkları benzerlikleri vurgulamak gerekir. Bu yaklaşım, Klasik Hint ve Çin felsefelerinde dile getirilmiştir. İslam felsefesinde de daha olgunlaştırılarak (küçük alem) ve (büyük alem) kavramlarıyla ifade edilmiştir.

“İnsan, evren ağacının, hem çekirdeği, hem de en son meyvesidir.” (Bediüzzaman Said Nursî, Meyve Risalesi, 7. Meyve, s. 51). İfadesi ise insan ile evreni ontolojik ve kozmolojik anlamları bakımından tam yerine koymaktadır. “Alemin meyvesi olan insana, âlem içine alacak bir genişlikte istidat (yetenek) verildiğinden…” İnsanın eğitiminin ve öğrenmesinin bir sınırı yoktur. Bir çekirdek yeni meyveler vasıtasıyla sürekli yenilenir, çoğalır ve genişleme kapasitesine sahiptir. Bu yüzden insanin eğitimi, sadece diploma almayla veya meslek elde etmekle sona ermez. İnsan öğrendikçe, öğreneceklerinin daha çok olduğunun farkına varır. Sokrates bu hakikati ironik üslubuyla: “Öğrendiğim tek şey, hiç bir şey bilmediğim” demiştir.

İnsan, evrendeki varlıklar içerisinde, öğrenme ve öğrendiklerini tarihsel ve kültürel bir ürün olarak sürdürme ve aktarma yeteneğine sahip (bilinen) tek varlıktır. İnsana verilen anahtar, bütün âlemdeki varlıkların mahiyetini, anlamını çözebilecek bir niteliktedir. Bu yüzden her şey insanın emrine verilmiştir. İnsanın mahiyeti ile evrenin mahiyeti birdir. Her ikisi de aynı hakikati yansıtırlar. Dolayısıyla insanın evren ile kurduğu zihinsel ve duygusal ilişki sonucunda ortaya çıkan bilgi olgusunun doğru ve isabetli olması halinde, insan ile evren arasında bir uyum kurulabilir.

Evren hakkındaki doğru bilgi, Ona doğru bir yöntemle bakarak elde edilebilir. Eğitim de bu doğru yöntem ile doğru bilgiye ulaşma sürecinden oluşmalıdır.

Yazar


Avatar