Portre

Mevlana Halid-i Bağdadi

Nurani silsilenin 13. asırdaki halkası ve asrının müceddidi, “… onlardan ilimde derinlik ve istikamet sahibi olanlar…”(Nisa;162), “Allah’ın nurunu üflemekle söndürmek isterler. Allah ise nurunu tamamlamaktan başka bir şeye razı olmaz.”(Tevbe:32) ayetlerinin remzen parmak bastığı(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 78, 94.) mürşid. Nakşibendi ve Kadiri tarikatları için irşad etmeye yetkili olduğundan zülcenaheyn olarak ün yapmıştır. Nakşibendiler arasında, büyük alim ve şeyhler için kullanılıp efendimiz anlamına gelen “Mevlana” lakabıyla tanınır. Asıl ismi, Ebü’l-Beha Ziyaüddin Halid b. Ahmed b. Hüseyn eş-Şehrezuri el-Kürdi’dir. Sonraları kendisinin yolundan gidenler Nakşibendi tarikatının Halidiye kolu olarak isimlendirilmişlerdir.

Sülalesi baba tarafından Hz. Osman’a dayanan Halid-i Bağdadi, 1193’te (M. 1779) Irak’ta, Süleymaniye’ye bağlı Karadağ kasabasında dünyaya geldi. Bölgenin ünlü alimlerinden ders aldı. Özellikle Kadiri Şeyhleri Abdürrahim ve Abdülkerim Berzenci kardeşlerden ders okudu. Mantık ve Kelam ilmi üzerinde mesaisini yoğunlaştırdı. Şeyhi Abdülkerim Berzenci’nin vefatı (1213.-M.1798-99) üzerine, çok genç olmasına rağmen Süleymaniye’deki medresenin sorumluluğunu üstlenerek bir çok talebe yetiştirdi. Burada yedi yıl hizmet verdi. Sünnet-i seniyyeye bağlılığı, derin ilmi ve siyasi otoriteden uzak tavırlarıyla dikkati çekti.

Mevlana Halid’in beş ay süren Hindistan’daki tahsili, irşad ve tecdid hizmetinde büyük hizmete haizdir. İran ve Afganistan üzerinden yol boyunca karşılaştığı alimlerle ve özellikle İranlı Şeyh İsmail-i Kaşi ile girdiği ilmi münazaralardan dolayı Hindistan’a ancak altı ay sonra ulaşabilmiştir. Delhi’de Nakşibendi şeyhi Abdullah Dihlevi’den aldığı ilimle o zaman Hindistan’dan İran’a kadar yayılmış olan Kur’an-ı Kerim’in yanlış yorumlarını etkisiz hale getirip şüpheleri dağıtarak, elli milyondan fazla(Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 78) insanın irşadlarına ve imanlarının kurtulmasına vesile oldu.

Özellikle Hindistan dönüşünde etrafındaki halkanın hızla genişlemesi devlet ricalinin dikkatini çekmiş ve bölge valisinden tahkikat istenmiştir. Bundan rahatsız olan Halid-i Zülcenaheyn Şam’a geçerek Ümeyye (Emevi) Camii civarına yerleşmiş(1823) ve vefatına kadar burada kalmıştır. O sırada yönetimde olan Osmanlı Sultanı II. Mahmud’un isteği üzerine kendisi hakkında tahkikat yapan Bağdat Valisi Davut Paşa, İstanbul’a gönderdiği raporunda; Mevlana Hazretlerinin gayesinin ‘sünnet-i seniyyeyi ihya ve müridlerini irşad etmek’ olduğunu, ‘dünyevi makamlara kesinlikle temayülü olmadığını, siyasetten son derece uzak durduğunu ve hiçbir zaman devlet işlerine karışmayacağını taahhüt ettiğini’ bildirmiştir. Bunun da ötesinde Mevlana Halid Hazretleri Osmanlı aleyhtarlığına fırsat vermemiştir. Dağıstan’dan Sumatra’ya kadar yayılan tarikatının mensupları, Osmanlı lehindeki faaliyetleriyle öne çıkmışlardır.

Mevlana Hazretleri 1827’de vefat etmiştir. Başta akaid, fıkıh ve kelam olmak üzere birçok eser yazmış ve bunların önemli bir kısmı Türkçe’ye çevrilmiştir.

Eserleri:
1-Divan: Ağırlıklı olarak Farsça, ayrıca Arapça ve Kürtçe şiirlerden oluşur.
2-Rabıta Risalesi:Türkçe’ye tercüme edilmiştir.
3-Mektubat: Talebelerine yazdığı Farsca, Arapça mektuplardan oluşmaktadır.
4-Adab Risalesi
5-Zikir Adabı Risalesi
6-Tarîk Risalesi
7-Cila’ü’l-ekdar; Bedir gazilerinin isimlerini ihtiva eder.
8-Fera’idü’l-Fevâid
9-Mevlana Halid’in Vasiyeti
10-Risaletü’ül-ikdi’l-cevheri:Eşarilerle Maturidilerin kesb ve irade-i cüziyye konusundaki görüşlerini inceler.(TDV. İslam A. 15.C. s.285).
11-Zübdetü’r-Resail Umdetü’l- Vesail: Mektubat ve diğer risalelerinden iktibaslar.

Mevlana Halid-i Zülcenaheyn ve Bediüzzaman Said Nursi

Bu iki zat arasındaki tevafuklar dikkat çekicidir. Her ikisi de hayatlarını sünnet-i seniyyenin ihyasına, İslam’a ve Kur’an’a yönelen hücumları bertaraf etmeye, Kur’an-ı Azimüşşanı asrın idrakine sunmaya ve iman hizmetine, özellikle dünyevi mevki ve makamlardan uzak kalarak vakfetmişlerdir.

Gerek Bediüzzaman, gerekse Mevlana Halid Hazretlerinin hayatını konu alan eserler incelendiğinde, karşımıza dikkat çekici benzerlikler çıkmaktadır.

Mevlana Halid 1193’te (M.1779), Bediüzzaman tam yüzyıl sonra 1293’te (M. 1878) dünyaya gelmiştir. Mevlana Hazretleri idarecilerin tahkikatı üzerine 1238’de (1823) Bağdat’tan ayrılıp Şam’a yerleşmiş, Bediüzzaman ise yine yüzyıl sonra 1338’de (1923) Ankara’dan ayrılıp Van’da inzivaya çekilmiştir. Mevlana Halid’in 1224’te (1809) Hindistan’a gidişi ile Bediüzzaman’ın 1324’te (1907) İstanbul’a gidişinde tarihi tevafuk vardır. Diğer yandan Mevlana Hazretlerine Bağdat Valisi İbrahim Paşa tarafından müderrislik, Bediüzzaman’a da Mustafa Kemal tarafından milletvekilliği, Şark Umumi Vaizliği teklif edilmiş ancak her ikisi de bu resmi görev tekliflerini kabul etmemişlerdir.

Mevlana Halid’den Bediüzzaman’a İcazet Nişanı

O yıllarda medrese eğitimini tamamlayan talebelere hocaları tarafından sarık sardırılarak cübbe giydirilir ve böylece mezuniyet merasimi gerçekleştirilirdi. Kader-i ilahinin bir cilvesi olarak medrese tahsilini tamamlamasına rağmen Bediüzzaman’a cübbe giymek merasimi nasip olmamıştır. Bediüzzaman; bu sırada icazet merasimini ifa edebilecek dört veya beş büyük velinin vefat ettiğini, bazı alimlerin kendisini rakip gördükleri veya teslim oldukları için üstadlık pozisyonuna girmediklerinden dolayı kendisine cübbe giydirecek birinin bulunamadığını, bir üstadın elini öpüp cübbe giymenin elli altı sene geçmesine rağmen kendisine nasip olmadığını beyan ediyor. Bunlara ilave olarak Bediüzzaman medrese tahsilini tamamladığında henüz onüç yaşında olduğunu, büyük hocalara mahsus kisvenin yaşının küçüklüğüne yakışmadığını, merasimin manileri arasında zikrediyor. Böyle çeşitli nedenlerle icazet merasimi yapılamayan Bediüzzaman Hazretlerine, asırlar ötesinden gönderilen Mevlana Halid Hazretlerinin cübbesi nasip olmuş ve kendisine giydirilmiştir.

Bu cübbe, bir sarıkla birlikte, Mevlana Hazretlerinin meşhur halifelerinden “Küçük Aşık” namıyla tanınan, Mehmet Efendi’nin torunu Asiye Mülazimoğlu eliyle Bediüzzaman Hazretlerine ulaşmıştır. Asiye Hanımın kocasının Kastamonu Hapishanesi müdürlüğüne atanması üzerine buraya gelip yerleşmeleriyle emanetin sahibine teslim imkanı doğmuştur. Hediye kabul etmeyen Bediüzzaman’a cübbeyi teslim etmek isteyen Asiye Hanım, Üstadın talebesi Mehmet Feyzi’yi arayıp bulmuş, geri çevrilmesin diye de “sizde emanet olarak kalsın” demiştir. Üstad cübbeyi kabul etmiş ve şükrederek giymiştir.

Her hal ve hareketiyle dikkatleri Risale-i Nur ve şahs-ı maneviye yönelten Bediüzzaman, cübbeyi, sadece kendisi giymeyip, bazı has talebelerine de teberrüken giydirmiştir. Mevlana Halid’den sonraki ve son müceddid olan Bediüzzaman, bu hareketiyle bir kez daha şahs-ı maneviyi ön plana çıkarmıştır.

Yazar


Avatar