Makaleler

Laiklik Ne Problem Nerede?

Pek sık tekrar edilen, ancak tekrar edildikçe adeta müphemiyeti artan bazı kavramlar vardır. Bunların başında “laik”, “laiklik” vb. kavramlar gelir. Doğru tanımlanmadığı, sınırları netleştirilemediği hallerde, laikliğin bizzat kendisi, bazı insanların elinde zorbalığın, dinsizliğin bir aracına dönüşebilmektedir.

Laiklik, bilindiği üzere bir olgu olarak Batı tarihselliğinin bir ürünüdür. Yüzyıllar boyu süren devlet-kilise mücadelesinde, laiklik, tanımı üzerinde tam birlik olmamakla beraber, dinin (kilisenin) Allah adına yönetme iddiasından kaynaklanan haklarına son verilmesini anlatır. Laikliliğin, din işlerinin devlet işlerinden ayrılması, her iki alanın bir birine müdahil olmaması şeklinde teknik bir tanımı vardır. Bu haliyle laiklik “nötr” bir kavramdır; dini inançlara eşit mesafede durulmasını, herhangi bir kesimin dini inancını diğer inançlara karşı imtiyazlı kılacak politikalardan ve tarafgirliklerden uzak kalınmasını anlatır. Merkezi bir otoritenin varlığında ortaya çıkıp, bu otorite tarafından baskı altında tutulan kilise (Hıristiyanlık) Roma’nın çöküşüyle birlikte “Sezar”ın hakkına da sahip çıkmış, yüzyıllar boyunca devlet gibi teşkilatlanan ve Allah adına yönetim iddiasıyla yöneten kilisenin zamanla gücü aşınmış, en son Fransız ihtilali ile kilisenin elinden bu haklar alınmıştır. Avrupa’da yaşanan tecrübeler, devletin dinler ve dini yorumlardan birinin tarafında yer almasından -tarafı tutulan kesim dahil- bütün toplum kesimlerinin telafisi imkansız derecede ağır zararlar gördüğünü ispatlamıştır. İnsanların mahvına yol açabilecek bu durumdan kurtulmanın yolu, devletin dinler karşısında tarafsız olmasında bulunmuştur. Dolayısıyla Avrupa’da laiklik bir tür sosyal yapıştırıcı olarak fonksiyon görmüştür.

İslam, bir kaos (anarşi) ortamında vücut bulmuş ve tabilerinin gayreti sayesinde sosyal bir düzen fikrine ve pratiğine varılmıştır. Bu bakımdan, İslam “Sezar”ı, daha doğrusu “Sezar problemi” olmayan bir dindir. Hal böyle olunca, Batı tarihinin özel şartlarına bağlı “laiklik” konusunda, İslam toplumlarında gerek teori kurma ve gerekse uygulamada çeşitli zorlamalar ortaya çıkmaktadır. Diğer bütün kavramlar gibi, Batının sosyal gerçekleri ya da tarihsellikleri bize birer “izm” (ideoloji) olarak gelmektedir. Bu noktada, mesela modernite, modernizm; laiklik, laisizme dönüşmüş haliyle Batı-dışı toplumlarda dayatılmakta, kendisi araç olan bu kavramlar birer amaç haline dönüşerek, Müslüman toplumlarda iflah olmaz bir biçimde kafa karışıklıklarına yol açmaktadır. Kendi ana-yurdunda bile, özellikle Fransa anlayışı ve uygulamalarıyla, pek çok sıkıntı doğuran laiklik, -ne yazık ki- hiçbir sınır gözetilmeden Müslüman toplumlara özel bir kast ile tatbik edilmeye çalışılmaktadır.

Avrupa’da laiklik kilisenin devlete yenilgisini ifade edecek şekilde, fakat ulaşılması gereken bir gaye olarak değil de sosyal ve siyasi yapının gerektirdiği bir “sonuç” olarak ortaya çıkmıştır. Halbuki, Batı dışı toplumlarda süreçler tersinden işlemektedir. Batıda, modernite laikliği doğurduğu halde, Batı-dışı toplumlarda laisizm politikalarıyla modernite hedeflenmektedir. Keza, en sık tekrar edilen ve en masum laiklik tanımlamalarından biri olan “din ve devlet işlerinin ayrılması” tanımı bile -yanlış değildir ama- bu bakımdan, Batı-dışı toplumlar için aynı şekilde sorunludur. Din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılması laikliğin başlangıç noktası değil, sonucudur. Böyle bir ayrımla yola çıkıldığında varılacak nokta din işleriyle devlet işlerinin gerçekten birbirinden ayrılmasından ziyade, dinin devlet tarafından baskı ve denetim altına alınması olabilir. Böylece, -tabiri caizse- araba atların önüne koşulmaktadır. (Atilla Yayla, Türkiye’de İslam, Laiklik ve Demokrasi, Yeni Türkiye Dergisi, Sayı: 17, s. 147)

Her konuda, her zaman pratikte aksamalar olabilir, sırf pratikten yola çıkmak bir fikrin mücerret kıymetinin inkarına götürebilir. Laiklik beşeri ve tarihsel bir hadisedir, buna rağmen, özellikle günümüz Müslüman düşünürlerin laiklik konusunda ciddi fikri masai sarf etmeleri gerekir. Bütün beşeri ve tarihi menşeine rağmen, laiklik vb. kavramlar, İslam’ın ruhuna ne ölçüde uygunluk göstermektedir? Hangi sınır ve şartlar altında laiklik bir inanç sistemiyle çelişmez? Din, ne miktar vicdan meselesidir? İslam’ın sosyal hayata yönelik değişmez nassları var mıdır? İslam’da, vahiy-akıl tartışmalarından bu gün için nasıl bir sonuç çıkarmak gerekir? Vahiy-akıl birbirini tamamlar mı? Vahiyden bağımsız akıl mümkün müdür? İslamiyet’in sosyal hayata dönük esasları bilmecburiye İslam bir devlet düzenini mi akla getirir? “Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler” ayetindeki “hüküm”den siyasi bir organizasyon gerekliliği mi anlaşılmalıdır?

Öte yandan, bazılarının iddia ettiği gibi, İslamiyet gerçekten bütün yönleriyle “rasyonel” (gözlem ve deneyselliğe dayanan= bilimsel) bir din ise, laiklik de “aklın yönetimi” demek oluyorsa, o zaman aynı çevreler laiklik adına İslam’a niçin cephe almaktadırlar? İslamiyet’te, Allah adına, sorgusuz ve sualsiz hükmedecek bir ruhban sınıfı, kitabi İslam’da da, tatbiki hayatta da görülmediğine göre, İslam dinini tahrif edilmiş bir Hıristiyanlıkla aynı saymak ve her fırsatta İslam dinine ve dindarlığa saldırmak hangi akıl, hangi mantık icabıdır?

Bu yazının amacı, Türkiye’de ve dünyada yaşanan çarpık “laiklik” uygulamalarının uzun uzadıya dökümünü yapmak değildir. Şu kadarını söylemek gerekir ki, modernleştirici elitler tarafından dini bütün unsurlarıyla sosyal ve ferdi hayattan ihraç etmek şeklinde dinsizlik projesi şeklinde yürütülen laiklik politikalarına karşı sert tepkiler oluşmakta, bu tepkiler bir yerden sonra fanatizme varan çeşitli “siyasal hareketler” üretmektedir. İlk aşırılığın (ifrat) idare edenler cenahından geldiğini belirtmeden geçmeyelim.

Bünyesinden diniliği kovup çıkaran modern devlet -tabir caizse- yeni laik din aramış ve bunu ırk ve insaniyet gibi fikirlere yaslanarak tesis etmeye çalışmıştır. Mesele çetin olmakla beraber içinden çıkılmaz da değildir. “Laik” kelimesinin manasının “bitaraf kalmak” anlamına geldiğini söyleyen Bediüzzaman, laikliğin; dini reddetmek, büsbütün dinsiz olmak manasına gelemeyeceğini belirtmektedir. Ona göre, laik cumhuriyet dinsizlere ve sefihlere tanıdığı vicdani hürriyetini, dindarlara da tanıdığı ve diğerlerine ilişmediği gibi onlara da ilişmediği vakit mesele büyük ölçüde çözülmüş olacaktır. (Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, İstanbul, Yeni Asya Neşriyat, 1990, s.195)

Devletin laiklik uygulamalarında gözetmesi gereken bir diğer nokta, din hizmetinin memurlaştırılarak dini, dini irşadı resmi kalıplar içine sıkıştırmamasıdır. Eskide memurlaşan din adamları (ulema-i rüsum) tarafından idare edilen yönetimlerde görülen mahzurlar, belki de daha fazla olarak, son zamanlarda laiklik adına ortaya konan uygulamalarda kendisini göstermektedir. Batı tipi teokrasilerde, devlet ve içtimai hayat bütünüyle kilise tarafından idare edilmiş iken, devlete bağlı din sistemlerini üreten laik düzenlerde, diyanete siyaset ve hükümet hakim olur. Din adamlarını siyasetçiler tayin eder, onları cezalandıran, ödüllendiren, doyuran ve bu arada -tabii ki- nasıl bir dini irşad da bulunacaklarını amirane belirleyen siyasi makamlardır. Dinin siyasileştiği bu tarz uygulamalarda, yani devlete bağlı din sisteminde hükümet adamları ve politikacılar birer fuzuli din doktoru ve ehliyetsiz reformcu rolünü oynamaya kalkışırlar. Dinin asırlar içinde yerleşmiş örfi ve tarihi kıymet almış akide, usul ve adabı üzerinde tıpkı oyuncaklarıyla oynayan çocuklar gibi oynamaya yeltenirler. (Ali Fuat Başgil, Din ve Laiklik, 3.b., İstanbul: Yağmur Yayınları, 1977, s. 169) Böyle bir sistemde din namına konuşma ve dinin erkanlarından olan tebliğ, neşir ve irşad tamamıyla resmi bir iş olarak kabul edilir ve böylece kelimenin tam anlamıyla hak ve hakikat inhisar altına alınmış olunur. Bediüzzaman, bu tarz bir düşüncenin yanlışlığına şöyle işaret eder: (Önce ehli dünyanın, dini siyasete bağlamak düşüncesinde olan kesimin Bediüzzaman’a yönettikleri tarizi aktaralım): “Bize ahkam-ı diniyeyi ve hakaik-i İslamiyeyi talim edecek resmi bir dairemiz var. Sen ne salahiyetle [hangi yetkiyle] neşriyat-ı diniye yapıyorsun?

“El cevab: Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz. …siz dünyanızın usulünü, kanununu inhisar altına alabilirsiniz. Fakat hakaik-i imaniye ve esasat-ı Kur’aniye resmi bir şekilde ve ücret mukabilinde dünya muamelatı suretine sokulmaz; belki bir mevhibe-i İlahi olan o esrar, halis bir niyet ile ve dünyadan ve huzuzat-ı nefsaniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir.” (Said Nursi, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, 1994, s. 72)

Fakat o, aynı zamanda, devlet müeyyidesiyle dini hakikatleri yaşatma çabasını olumlu karşılamamaktadır. Ki, bu düşünce, laiklik adına dini endişe taşınmaması gerektiği konusunda önemli bir güvencedir. Devlet gücünü kullanarak zorla din hakikatlerini yaşatma ve insanların kalplerini ıslaha çalışma düşüncesini, baştan reddeder. Çünkü cebir ve şiddetle kafirler münafık suretine girerler.

La-dini (dinsizlik) olmayan laikliğin önemli bazı kabul ve prensipleri İslamiyet ile çelişmez. Mesela, laikliğin esas umdelerinden biri, farklı din ve inançlara saygıdır. İslami yönetim altında rejimi reddetmeyen (ama kabul ve onaylamayan) farklı din ve unsurlara ilişilmemiştir. Hz. Ömer döneminde Yahudi ve Hıristiyanlara, Osmanlı yönetiminde ise farklı dinleri farklı gruplara tolerans gösterilmiştir.

İlk dönem İslam yönetimlerindeki bazı noktaların aydınlatılmaması, bu gün İslam’da din ve siyaset birliği gibi bazı yorum hatalarını beraberinde getirmektedir. İlk İslam toplumlarında, yönetimin idealleri ile dinin düsturları kesiştiği için, din ile siyaset birbiri içine geçmiş gözükmüştür. Yine de ilk halifelerin kendi konumları ile ilgili gösterdikleri tavır bu gün için bile din-siyaset konusunda gözetilmesi gereken önemli bir hassasiyet boyutu içerir. Hz. Peygamberden sonra seçilen yöneticiler, kendilerinin Allah’ın değil ancak Hz. Peygamberin dünyevi kişiliğinin halifesi olduklarını beyan etmişlerdir. Halifetullah (Allah’ın halifesi) sıfatı mecazi bir anlam içerse de, Hz. Peygamberden sonra toplumun yöneticisi seçilen Hz. Ebubekir tarafından kullanılmamıştır. Hz. Ömer’in bir yönetici olarak kendisi için uygun gördüğü sıfat “emir’ül-müminin” (inananların emiri/yöneticisi)dir. (Mustafa A. Nevin, İslam Siyasi Düşüncesinde Muhalefet, çev. Vecdi Akyüz, İstanbul: İz Yayınları, 1990, s.152)

Hz. Ömer hem halife hem devlet yöneticisi olmakla beraber, o, “devlet yöneticiliği” sıfatını belirginleştirmektir. “Emr” kavramı, “dünyevi iş, güç” anlamına gelir. Hz. Ömer’in bu hassasiyeti, günümüzün değişen yönetim ilişkilerinde din-siyaset ilişkileri bakımından bir nirengi noktası olarak ele alınabilir. Demek oluyor ki, yöneticilik/siyaset aslen, dünyevi ve akla ait bir meseledir. Bediüzzaman, laik rejim kabul edilmeden epey önce, yönetimin (siyasetin) akla ve uzmanlığa dayalı dünyevi bir iş olduğunu belirterek, adeta fırtınalı bir havanın ortalığı karıştıracağını hissettiği bir vakitte, taşları yerlerine oturtmaya gayret etmiştir. Ona göre [dini] hamiyet ayrıdır, iş ayrıdır. Bir kalb ve vicdan İslam’ın faziletleriyle süslenmez ise ondan gerçek hamiyet, sadakat ve adalet beklenilmez. İş ve sanat ayrı [bir uzmanlık] olduğu için yönetim konusunda ehliyet ve marifete önem verilmelidir. Bediüzzaman’a göre, salahat [dindarlık] ve marifetin bir arada olması arzu edilir bir şeydir, ancak bu ikisinin bir arada olması çok düşük bir ihtimal olduğu için yönetimde maharet (uzmanlık) salahate (dindarlığa) tercih edilir. Fasık [günahkar] bir adam güzel çobanlık yapabilir, ayyaş bir adam ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. (Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat, 3.b., İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 1996, s. 56)

Laiklik, bir yönü ile, devlet yönetimi ve bürokrasinin uzmanlığa dayanması demek ise, bu anlamda Bediüzzaman yönetimde (siyasette) laik unsurları dışlamamaktadır. Uzmanlığa, teknik bilgiye duyulan ihtiyaç, ilca-i zarurettir. Peki, siyaset tamamıyla muhalif olduğu durumlarda, dini hayat tehlikeye düşmeyecek midir? Bediüzzaman, dinin ancak bin kısmından birinin siyasetle ilgili olduğunu dolayısıyla, kaygıya ve endişeye mahal bir durumun hiçbir vakit ortaya çıkmayacağını belirtir. Nötr bir eylem olan siyaset iyi ve kötü işlemesi durumunda ancak bireyin dini hayatını cüzi bir şekilde etkileyebilecektir. (Bediüzzaman, Münazarat, s. 53) La-dini (dinsizlik) anlamındaki bir laiklik hariç, laik siyasetin, Müslüman’ın dini hayatında önemli tesirler meydana getirmeyeceği düşüncesi pek çok bakımdan önemlidir. Son dönemlerde dini bir iştiyakla İslami devlet/yönetim arayışında olanlar, aslında dini bakımdan çok önemli bir gayeyi takip etmemektedirler. Kur’an’da, Allah’ın, devlet kuramadıkları takdirde Müslümanları mesul kıldığına dair hiçbir ayet yoktur. Dinin özü siyasi kaygıların çok üzerinde bir mütealliğe sahiptir. En baştaki hedefi, ahiret, ubudiyet, tefekkür, dua olan bir din, bütün eylemlerin değerini siyasallığa atfeden Batılı-Laik tasavvura mahkum değildir. Din, genel olarak niyet ve şahsi ahlak ve faziletler manzumesidir. Laiklik ise bir amaç değil bir araçtır. Hedef ve maksatta aynı kulvarları paylaşmadıkları için gerçek anlamda bir laikliğin din meselesi; takva ve ihlas düsturuna bağlı bir dindarın ise “laiklik” bahanesi ve engeli olmaması gerekir.

Yazar


Avatar