Sözler Otuzuncu Söz

• Üçüncü misâl: Nübüvvetin tevhid-i İlâhî hakkındaki netâic-i âliyesinden ve düstur-u gàliyesinden yani "Her birliği bulunan yalnız birden sudûr edecektir"; "Mâdem her şeyde ve bütün eşyada bir birlik var, demek bir tek zâtın icadıdır" diye olan, tevhidkârâne düsturu nerede; eski felsefenin bir düstur-u itikadiyesinden olan "Birden, bir sudûr eder;" yani, "Bir zâttan, bizzat bir tek sudûr edebilir; sâir şeyler, vâsıtalar vâsıtasıyla, ondan sudûr eder" diye Ganî-i Alelıtlak ve Kadîr-i Mutlakı âciz vesâite muhtaç göstererek, bütün esbâba ve vesâite Rubûbiyette bir nevi şirket verip, Hàlık-ı Zülcelâle "akl-ı evvel" nâmında bir mahlûku verip âdetâ sâir mülkünü esbâba ve vesâite taksim ederek, bir şirk-i azîme yol açan şirkâlûd ve dalâletpîşe o felsefenin düsturu nerede? Hükemânın yüksek kısmı olan İşrâkiyyun böyle halt etseler, maddiyyun, tabiiyyun gibi kısımları ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin.
• Dördüncü misâl: Nübüvvetin düstur-u hakîmânesinden * sırrıyla, "Her şeyin, her zîhayatın neticesi ve hikmeti, kendine âit bir ise, Sâniine âit neticeleri, Fâtırına bakan hikmetleri binlerdir. her bir şeyin, hattâ bir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu" mahz-ı hakikat olan düstur-u hikmet nerede; felsefenin "her bir zîhayatın neticesi kendine bakar veyahut insanın menâfiine âittir" diye, koca bir dağ gibi ağaca hardal gibi bir meyve, bir netice takmak gibi gayet mânâsız bir abesiyet içinde gördüğü hikmetsiz hikmet-i müzahrefe düsturları nerede? Şu hakikat Onuncu Sözün Onuncu Hakikatinde bir derece gösterildiğinden kısa kestik.
İşte bu dört misâle binler misâli kıyas edebilirsin. Bu kitâbın âhirinde derc edilen Lemeât nâmındaki bir risâlede bir kısmına işaret etmişiz.
İşte, felsefenin şu esâsât-ı fâsidesinden ve netâic-i vahîmesindendir ki, İslâm hükemâsından, İbn-i Sina ve Farâbî gibi dâhîler, şâşaâ-i sûriyesine meftun olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe girdiklerinden, âdi bir mümin derecesini ancak kazanabilmiştir; hattâ, İmâm-ı Gazâlî gibi bir Hüccetü’l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş. Hem, mütekellimînin mütebahhirîn ulemâsından olan Mûtezile imamları, zînet-i sûrîsine meftun olup o mesleğe ciddî temas ederek, aklı hâkim ittihaz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedî bir mümin derecesine çıkabilmişler. Hem, üdebâ-i İslâmiyenin meşhurlarından bedbînlikle mâruf Ebû’l-Alâ-i Maarrî ve yetimâne ağlayışla mevsuf Ömer Hayyam gibilerin, o mesleğin nefs-i emmâreyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl-i hakikat ve kemâlden bir sille-i tahkir ve tekfir yiyip, "Edepsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz" diye, zecirkârâne te’dib tokatlarını almışlar.

* Hiçbir şey yoktur ki, Onu övüp Onu tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi: 44.)