Mana-i Harfi

Küfrü Düşünmek Küfür Değildir

Mesâil-i imâniyede şüphe suretinde gelen vesvesedir. Biçare vesveseli adam, bazan tahayyülü taakkul ile iltibas eder. Yani, hayale gelen bir şüpheyi, akla girmiş bir şüphe tevehhüm edip, itikadına halel gelmiş zanneder. Hem bazan tevehhüm ettiği bir şüpheyi, imana zarar veren bir şek zanneder. Hem bazan tasavvur ettiği bir şüpheyi, tasdik-i aklîye girmiş bir şüphe zanneder. Hem bazan bir emr-i küfrîde tefekkürü, küfür zanneder. Yani, dalâletin esbabını anlamak suretinde kuvve-i mütefekkirenin cevelânını ve tetkikatını ve bîtarafâne muhakemesini, hilâf-ı iman zanneder. İşte, telkinât-ı şeytaniyenin eseri olan şu zanlardan ürkerek, “Eyvah! Kalbim bozulmuş, itikadıma halel gelmiş” der. O haller galiben ihtiyarsız olduğundan, cüz-ü ihtiyarîsiyle ıslâh edemediğinden ye’se düşer.

İman kabul, tasdik, iz’an etmek anlamlarını içeren bir kelimedir. Bu fiillerin ardından imanın hayata yansıması inandığı şeylerle amel etmek şeklinde ortaya çıkar. Risâle-i Nur’da ortaya konan tarife ile `Şems-i Ezeli’den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuâdır ki ; vicdanın iç yüzünü tamamıyla ışıklandırır ve bu sayede, bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur ve her şeyle kesbi muarefe eder ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i mâneviye vusûle gelir ki; insan o kuvvet ile her musibete, her hadiseye karşı mukavemet edebilir ve öyle bir vus’at ve genişlik verir ki; insan o vus’atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir`. Buradaki tarifi ile imanın hayata yansıması daha çok bir rahatlama, ferahlık ve emniyet hissi şeklinde olmalıdır. Bunun aksi bir durum varsa ya iman algısında bir problem vardır ya da kişinin hayatında iman adı altında başka unsurlar fonksiyon icra ediyor olmalıdır. İşte imânî meselelerde gözlenen takıntı ve vesveselerde iman kişinin hayatında bir huzur, rahatlama ve esenlik kaynağı olmak yerine huzursuzluk, sıkıntı ve azab kaynağına dönüşmektedir. Bu durumda problem imandan ve imanlı olmaktan değil kişinin kendini tanımlayamamış ve imanı yanlış algılamış olmasından kaynaklanıyordur. Vesveselerin beşinci şekli olan ve sıklıkla gözüken bir şekli imanî meselelerde şüphe şeklinde ortaya çıkmaktadır. Böyle bir durumda kişi hayallerinin aleminde oluşturduğu çağrışımlarla aklının ürünü olan kabulleri birbirine karıştırıyor olmalıdır. Her şeye ve her farklılığa açık olan hayal alemi zihninde oluşturduğu manzaraları kendinin olarak algılayıp aklî melekelerinin ürünü zanneder ve gereksiz bir telâşa düşer. Imanıyla hiç alâkası olmayan hayal aleminin ürünü bir düşünceyi ve bir şüpheyi iman zaafından ortaya çıkıyor zannederek yersiz bir telâşa düşer ve gerçekten imandan uzaklaşmaya yol açabilecek tehlikeli bir sürecin başlangıcına gelebilir. İnsanın hayalî ve tasavvuru her türlü düşünceye ve fikre açık bir alandır, bu alan insanın iç aleminde olmakla birlikte her şeyin rahatlıkla girebildiği bir yer olması nedeniyle buradaki her şey kabul ediliyor anlamına gelmez. Burada bulunanları akıl tasdik etmiş ve bir şüphe ortaya çıkmış demek değildir. O yüzden henüz tartılmak üzere aklın önüne konan ve hayal, tasavvur aleminin ürünü olan iman zaafı gibi algılanabilecek haller kişinin şahsına ait olmayan ve sahiplenmesi gerekmeyen hallerdir. Bunları sahiplenmek kendini ve aklî melekelerini tam olarak tanımamaktan kaynaklanmaktadır. Üstelik kişi zaman zaman dalâlet, sapıklık, inkâr gibi hallerin sebebini anlamak için ve bu tarz bir fiilin akıldan geçmesini küfür gibi algılar. Küfrü düşünüp hayal ettiği esnada tabiî olarak hayal aleminde küfrü çağrıştıran mânâlar dolaşır. Bu mânâların hayal aleminde dolaşması kendinin küfre girdiği ve imandan uzaklaştığı şeklinde algılamak hem anlamsız hem de büyük bir yanlıştır. İnsandaki düşünce ve tefekküre yönelik kuvve ve akıl tarafsız bir hakim konumunda işler. Bu yüzden hükmü koymadan önce doğruyu ve yanlışı tartabilmek için olayları ve fertleri eşit uzaklıkta tutar ve tarafsız bir muhakemenin sonucunda doğru olduğunu kabul ettiği tarafta tercihini ortaya koyar. Bu tarafsız muhakeme esnasında henüz kanaat ortaya çıkmamışken küfrü çağrıştıran haller de diğer hallerle kabulden eşit uzaklıktadırlar. Böyle bir durumda iç alemine yönelen kişi ya da içten dışa yansımaları algılayan fert diğer durumlarla küfür halinin tasdike eşit mesafede olması nedeniyle küfrün tarafında olduğu gibi yanlış bir algıya kapılır. Bu durumu imanla bağdaşmıyor zanneder aslında bu zanlar tamamen şeytandan kaynaklanmakta ve onun stratejik oyunlarının bir sonucu olarak açığa çıkmaktadır. Bu oyuna düşen insan şeytanın bu telkinlerinin kendi içinden geliyor gibi algılanması nedeniyle kalbinin bozulduğunu ve imanına zarar geldiğini zanneder. Sonra bu hali düzeltmeye gayret eder. Oysa bu alan ihtiyarının dışında ve müdahale edebilmesi mümkün olmayan bir alan olduğundan çoğunlukla düzeltebilme imkânı bulamaz. Sonra da bir ümitsizliğe kapılır ve bu noktadan itibaren şeytanın ağına düşmüştür. Hayatını rahatlatması, kendini huzur içinde hissetmesine vesile olması beklenen iman tam aksine hayatını zorlaştıran ve yanlış algılanması sonucu ferdin hayatında azap sebebi bir uygulamaya dönüşür. Bu ümitsizliğin sonucu ferdin hayattan tamamen uzaklaşması ve ümitsizlik içinde bir problem kaynağı olarak gördüğü imandan yersiz bir şekilde kaçmasıdır. Bunun sonrasında mülkünden çıkamayacağını bildiği bir Yaratıcının huzurundan kaçmak ister ve içinden çıkılmaz duygular anaforuna kendini kaptırır. Bu noktadaki problem imandan değil kişinin imanı ve benliğini iyi tanımlayamamış olmasından kaynaklanmaktadır. Gereksiz ve yersiz bir şekilde kendi ile bağlantılı olmayan ve yalnızca zihnindeki işleyişin normal bir parçası olan mânâları küfrün bir alâmeti olarak ve kendisinin imanındaki bir zaaf olarak algılaması bu tarz veveselerin ortaya çıkış nedenidir.

Yazar


Avatar