Mana-i Harfi

Kendini Gözlemleme

Zaman zaman herkesin, kendisini aşırı stres altına sokan olay ya da olguyu taklit ettiği veya kendinde gözlemlediği olmuştur. Kalabalık bir belediye otobüsünde yanında durmak zorunda kaldığınız anormal tikleri olan şoförün hareketlerini, otobüsten indikten sonra sizin de tekrarladığınızı fark edebilirsiniz. Çok sevmek kadar aşırı nefret de stres oluşturucu bir unsurdur ve özellikleri benliğe yansıyabilir. Amerikan Psikiyatri Birliği bu mekanizmayı şöyle tanımlıyor: “Birey emosyonel (duyusal) çatışma ya da stres etkenlerini, kendi düşünce, duygu, güdü ve davranışlarına yansıtarak tepki verir.”

Tarih boyunca firavunların, zalimlerin, şeddatların tavırlarının psikodinamik temellerinde bu mekanizmanın önemli bir rolü olmalıdır. Varlık aleminin bir Yaratıcı’nın varolduğunu çok açık dile getirdiği ve gözlere sokacak derecede aşikâr ifade ettiği bir alemde Yaratıcı’yı inkâra kalkışmak, en büyük stres faktörüdür ve duygusal çatışmaları doğuracak en güçlü mekanizmadır. Bu aşikâr ifadeye rağmen, Yaratıcıyı inkâr etmekle yaşadığı stresin sonucu olarak fert, belki de “kendini gözlemleme” mekanizması ile bir çıkış yolu arar ve karşısında stres yaşadığı durumu kendine yansıtır. Yani ilah olduğunu iddia eder veya bunu işmam eden tavırlar takınır. Yoksa aklî melekeleri yerinde olan hiçbir şuur sahibi ilah olduğuna gerçekten inanmaz. Küfrün ortaya çıkışında da benzer mekanizmalar işliyor olmalıdır. Varlık, bir Yaratıcıya isnat edilmediği takdirde, her benlikte stres oluşturucu bir faktördür. Sonsuz uzay boşluğunda yüzen devasa cisimlerin sahipsiz, kontrolsüz döndüklerini düşünmekten; çevresinde dolaşan milyarlarca, trilyonlarca virüs ve mikrobun başıbozuk dolaştığı bir dünyada yaşamaktan daha stresli ne olabilir?

Aslında küfrün psikolojisi çok ilginçtir. Sürekli bir örtme, görmeme, kabul etmeme, düşünmeme tavrı hakimdir. Dışa yansıyanlar iç alemin aynı değil, çoğunlukla zıddıdır. İç ve dış ortam arasındaki bu uyumsuzluk, çatışmaları ve huzursuzlukları doğurur. Bu hal hırsızlıklar, zalimlikler ve despotluklar şeklinde dışa yansıyabilir. Bir Firavun herkesi ilah olduğuna inandırmış olsa bile, muhtemelen buna kendisi inanmamıştır. Çünkü kendini herkesten daha iyi tanımakta ve istese de fıtratına yalan söyleyememektedir. Bunun da onda gözlenen tefer’un halinin varlık aleminde eserlerini ve işleyişini gözlediği bir Kadir-i Külli Şey karşısında duramayacağı ve bunu merdane kabullenmemekle yaşadığı stres karşısında takındığı bir acziyet tavrı olduğu ortaya çıkmaktadır. Acz ve fakrı karşısında sonsuz bir Kudretin varlığını kabul etmemek, sonsuz güç sahibi olduğuna inanmakla deva bulur zannıyla yaşanan büyük bir perişaniyet ve acınası bir haldir. Halbuki acz ve fakrını kabullenip, sonsuz Kudret karşısında hiçliğini idrak ile kul, sonsuz gücü firavunlaşmadan Kadir-i Külli Şey’e dayanak kazanır ve bu en emniyetli güçlenme yoludur.

Çevrede yaşanan bazı menfi haller de zaman zaman benlikte sanki sahipleniliyormuşçasına yansır. Bazı zamanlar çok büyük nefret ve tiksinti ile algıladığı halleri kişi ruh halinde sahiplenir bir tavırla yansıyormuş gibi hisseder. Bunu eğer “kendini gözlemleme” şeklindeki savunma mekanizmasının işleyişi olarak bilmezse telaşa kapılıp ruhen tefessüh ettiğini, insanlıktan çıktığını zannedebilir. Anlamsız ve bütün hayatını bataklığa sürükleyecek bir ümitsizliğe kapılabilir. Bu “kendini gözlemleme” mekanizmasının masum bir insanda bilinmemesinden dolayı yol açabileceği en kötü sonuçtur. Fıtratını tanımayan, iç aleminde işleyen mekanizmaları bilmeyen bir fert suçluluk duygusuna, ümitsizliğe kapılıp, en nihayetinde, “yattı balık yan gider!” noktasına geldiğinde artık sonun başlangıcındadır. Tek kurtuluş yolu, yaşadıklarının anlamsız ve tamamen vehimler sonucu ortaya çıkan bir durum olduğunu anlaması, kendi aleminin ona tanıtılmasıdır. Kendini, ruhunda ve bedeninde işleyen mekanizmaları tanımayan fert, önce suçluluk, ardından isyan noktasına giden bir yola girebilir.

Kendi akciğer filmini inceleyip, kalbin o filmdeki beyaz görünümünü akciğerde kitle zannederek bir anda dünyası yıkılan pek çok hasta örneği vardır. Tedirgin ve endişe dolu gözlerle filmini doktora uzatıp “bir şey yok!” cevabını aldığında yine ürkek bir tavırla beyazlığı sorar. O görüntünün kalbe ait olduğunu, normal ve herkeste bulunan bir görüntü olduğunu öğrenince dünyalar onun olur. Bir önceki hal ile bir sonraki hal arasındaki tek fark bilgilenmiş olmaktır. Aynı şekilde ruhta, psikolojik özelliklerde normal işleyişin, fıtri seyrin gereği olan, ama fert tarafından patolojik algılanan haller sıkıntılar, huzursuzluklar, çarpıntılar oluşturur. Hele hele bunu utanç, sıkılma, gururuna yedirememe gibi saiklerle bildiğine ve yardım alabileceğine inandığı birine açmayıp kendi başına çözmeye kalkışmak, anlamsız bir psikolojik girdap içinde çırpınmak ve hayatı kendi için bir azaba dönüştürmek anlamına gelecektir.

Bu savun mekanizmasının en güzel kullanım tarzı ise; alemde tecellileri gözlenen esmâyı kendi ayinesinde izlemek, bu anlamda varlıkla bir ahenk ve bütünlük kazanmaktır. Bu, hem ferdi yaşadığı alemin maddi boyutundan kaynaklanan streslere ve duygusal çatışmalara karşı koruyacak hem de alemin ahengiyle aynı ritmi yakalamanın verdiği uyum ve huzur halini yaşatacaktır. “Kendini gözlemleme” de “mana-yı harfi” ile olursa, yani Yaratan namıma ve O’nun yolunda olursa, sonsuz güzelliklerin kapısını açacak bir hazineye, muhteşem bir definenin anahtarına dönüşür.

Yazar


Avatar