Makaleler

Kemalist Reformların “Mihenk Taşı”: Başörtüsü

Tanzimat ile başlayan modernleşme çabaları öncelikli olarak siyasi yapıyı etkilemekle birlikte, dolaylı yoldan toplumsal yapıya da tesir etmiştir. Toplumsal hayatın yapıtaşı aile hayatı olması sebebiyle, değişimlerin başarıya ulaşmasında kadının çok önemli bir rolü olmuştur. Kadının ev hayatından dış dünyaya taşınması Osmanlı zamanında, elden geldiği kadar İslam hukuku zedelenmeden ve prensipleri çiğnenmeden yeni çözümler üretme tarzında gerçekleşmiştir. Yine de, o dönemde Batıyı aynen taklit etmek gerektiğini savunan aydınlar açısından “kadının esaretten kurtarılması” dine karşı mücadelenin bir sembolü olarak görülmektedir. Bu aydınlara göre modernleşme yalnızca askeriyenin ve eğitim sisteminin değiştirilmesiyle gerçekleşmeyecektir. Onlara göre aslında en öncelikli mesele kadınların modernleştirilmesidir. Çünkü, kadınlar değişirse, onlar çocuklarını, çocuklar da toplumu değiştireceklerdir. Öyle ise, memleketteki gerilemenin başlıca nedeni kadınların hal-i hazırdaki durumudur(!) Bunun kaynağı ve sorumlusu olarak ise din ve din adamları görülmüştür. Özellikle de, dinin emrettiği tesettüre girme, kadınların toplum hayatına katılımlarını engelleyen bir unsur olarak görüldüğünden, değişimin başlangıç noktası olarak tesettür meselesinin çözümlenmesine çok büyük ehemmiyet verilmiştir. Bu nedenle, kadınla ilgili kıyafet, eğitim, evlilik, boşanma, sosyal hayat ve aile hayatındaki konumu gibi konuların tartışmaya açılması, dinin emirlerinin tartışmaya açılmasına denk düşmektedir.

Bilime çok büyük bir değer veren pozitivist felsefe, Cumhuriyet yönetiminin ve Kemalist reformistlerin de ilham kaynağı olmuştur. Modernleşme projelerinde uygulanan abartılı ve militan Batılılaşma çabaları, yaşam tarzına, davranış biçimlerine ve gündelik hayatın sıradan alışkanlıklarına nüfuz etmek derecesine kadar uzanmıştır. Topluma her yönüyle hakim olan İslamiyet’in varlığı ise bu hedefin önünde en önemli engel olarak görülmektedir. Böyle bir engeli aşabilmek için iki yol vardır. Ya “İslam” modern ve rasyonel bir içerik kazandırmak için reforme edilmelidir ya da uygar bir din kabul edilen “bilim” toplumsal hayatta hakim kılınarak dinin boşalttığı yere yerleştirilmelidir.

Modern Batı ile Müslüman Doğu arasındaki en köklü farklılıklardan biri aile hukuku ve kadına yüklenen misyondur. Bu nedenledir ki, Kemalist reformların başarısı konusunda kadının konumu “mihenk taşı”1 olmuştur ve modernleşmenin simgesi mahiyetini kazanmıştır. Eğer bu değişim gerçekleştirilecek olursa dinin hegemonyası temelinden sarsılmış olacaktır. Kemalist reformlarda “ideal insan”ın yerine “ideal kadın”ı hedefleyen devlet feminizminin hakim kılınmasındaki esas gaye bu olsa gerektir. Artık modern Türk kadını imajında, ahlaki değerler bakımından “iffet”in yerine “erdem” ön plana çıkarılmış, Medeni Kanun’un kabulüyle, dini değerlerin kadınlar üzerindeki etkisi ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır.

Kadınların giyimlerinin düzenlenmesi -o da yalnızca peçe kullanılmasını yasaklamak- faaliyetleri ilk kez ancak 1935 yılında yapılan CHP kongresinde gündeme gelmiştir ve kanun çıkarılmayarak inisiyatif belediyelere bırakılmıştır. Bunun nedeni, dini reforme etmek için yapılan onca icraattan sonra, bir de Müslümanların en hassas noktaları olan “ailelerinin mahremiyeti”ne müdahale etmenin getireceği ciddi olumsuzluklardır. Tesettür konusunda kanuni yasakların getirilmemesi, meseleye ehemmiyet verilmediğini göstermemektedir. Nitekim, 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu’da M. Kemal’in yaptığı konuşma bunun açık ve net bir işaretidir: “Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez veya peştamal veya buna benzer bir şeyle atarak yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın mana ve anlamı nedir? Efendiler medeni bir millet anası, millet kızı bu garip şekle, bu vahşi vaziyete girer mi? Bu hal milleti çok gülünç gösteren bir manzaradır. Derhal düzeltilmesi lazımdır.”

1960’lı yıllara kadar modern giyim olarak teşvik edilen manto ve başörtüsü, daha sonraki yıllarda irticanın sembolü olarak görülmüştür. 70’li yıllardan sonra üniversitelerdeki başörtülü öğrencilerin sayısındaki hızlı artış, 80’li yıllarda başörtüsü yasaklarını gündeme getirmiştir. En modern üniversitelerde başörtülü kız öğrencilerin oturma ve açlık grevi yaparak kaybedilen haklarını aramaları seviyesine ulaşan olaylar, Kemalistlerde büyük bir hayal kırıklığına yol açmıştır.2 Çünkü, modern bir eğitim aldıktan sonra halen dini en büyük referans noktası olarak kabul eden başörtülülerin varlığı, geleneksel-modern, ilerici-gerici ve aydın-Müslüman gibi tasniflerindeki geçersizliğin belirtisidir.3 Kemalist ideologların gelenekten, cehaletten gelen ve şehrin modern hayatına sızamayan dindarlık ile mücadele etmeleri kolay olmuştur. Fakat, modernleşme sürecini yaşamış üniversite öğrencileri, akademisyenler ve meslek sahiplerinin de dine birinci derecede ehemmiyet vermeleri, bilinçli bir gericilik hareketi olarak kabul edilmiş ve en ufak bir taviz verilmeksizin mücadele etme azmini (!) kamçılamıştır.

Okumuş, aydınlanmış bir kadının örtünmesi, modernizmi ters yüz etmeyi ve modern kadın imajını reddetmeyi netice veren simgesel bir meydan okuma olarak algılanmıştır. Kamusal ve profesyonel çalışma alanlarında yer istedikleri için de, üniversite mezunu meslek sahibi başörtülülerin varlığı kabullenilmek istenmeyip, örtünmeleri ideolojik bir tutum varsayılarak en büyük bir tehlike kabul edilmiştir. Başta üniversiteler olmak üzere tüm eğitim birimlerini modernliğin ve laikliğin kalesi olarak gören bir anlayış açısından yaşanılan durum, şimdiye kadar modernleşme adına elde edilen kazanımlara ciddi bir saldırı olarak düşünülmüştür.4

70’li yıllardan beri gündemi işgal eden “başörtüsü sorunu” üniversitelerde başlayarak, kamu kurum ve kuruluşlarından özel dershanelere, anaokulu, çocuk yurtları ve kreşlere, imam hatip liselerine kadar sosyal hayatın değişik alanlarında problem olarak varlığını devam ettirmektedir. Hatta “bayrak tüzüğü” kapsamında başörtülü olarak İstiklal Marşının dinlenilmesine engel olmaya varacak dereceye ulaşan keyfi uygulamalar yoğun tepkiler sonucu geri adım atılmasına rağmen meselenin ne derece önemsendiğini göstermesi açısından ibret vericidir.

Günümüzde, “gericiliğin” siyasi, militan, zorlama yollarla getirilmek istendiği, “irticanın hortlatıldığı”, kadınların da buna alet edildiği, en çok ileri sürülen tezler arasında yer almaktadır.5 Bazı çevreler için ise başörtüsünü savunmak, şeriatı savunmaktan daha ağır bir suçtur(!) Çünkü, onlara göre şeriat, tartışmaya açık, bir kanunun çiğnenmesidir, içeriğinde çağın ihtiyaçlarını gideremeyen (!) bir hak ve adalet kavramı vardır. Başörtüsü meselesi ise, Kur’an’ın emirlerine, bireysel özgürlüklere yasak koyan bir devlet terörü olarak propaganda edildiği, namus ve iffet kavramları kullanılarak toplumun kışkırtıldığı ve direnişe geçirildiği düşüncesiyle, daha tehlikeli bir faktör olarak görülmektedir.6 Aslında, Türk tarihinin hiçbir döneminde irticanın böylesine güçlenmediği ve devlete kafa tutacak bir duruma gelmediği mesajları verilerek başörtüsü meselesinin bu derece büyütülmesinin ardında, devletin otoriter baskıcı politikalarına meşruiyet zemini sağlama çabalarının varlığı nazar-ı dikkati celbetmektedir.

Aynı zihniyetin Kız İmam Hatip Okulları’ndaki başörtüsü olayına bakışı da endişe vericidir. Din terörü olarak (!) adlandırdığı Cezayir ve Afganistan’daki olayları bile, başörtüsü meselesinin yanında daha az tehlikeli olarak görmektedirler. Suiistimal edilen devletin kanun ve kurallarına itiraz etmek, Afganistan ve Cezayir’de olduğu gibi softalıktan değil, belki “din sömürüsü” yapan bilinçli bir siyasal hareket olarak değerlendirilmektedir. Bu zihniyetin çözüm yolu olarak sunduğu seçenek ise şu şekildedir: “Kanunların üstüne yürüyen bu tür olaylara verilecek en hafif ceza bu okulları kapatmaktır. Örgütlü direniş ve amaçlı direniş gösteren bu okullar din sömürüsüne ve irticaya ortam hazırlamaktan öte hiçbir işe yaramayacaktır.”7

Kemalizm’in Dayattığı Bid’alar ya da Şeâirin Değiştirilmesi

Hukuk, toplumu ilgilendirmesi durumunda “hukuk-u umumiye”, şahısları ilgilendirmesi durumunda ise “hukuk-u şahsiye” olarak ikiye ayrılmaktadır. İslamiyet’in şeâiri de “hukuk-u umumiye”nin içine girmektedir. Aynı zamanda cemaate ait bir ubudiyet olan şeâir, şahsi farzlardan daha ehemmiyetli bir konuma sahiptir.8 Toplumun rızası olmadan onlarda değişiklik yapmaya çalışmak, genel hukuka bir tecavüz mahiyetindedir. Hatta, şeâir-i İslamiye, Asr-ı Saadetten günümüze kadar bütün İslam büyüklerini de birbirine bağlayan manevi zincirler olması sırrıyla, gelmiş geçmiş bütün Müslümanları ilgilendiren çok önemli bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır.9 Toplumu değiştirmek isteyen, ona Batılı anlamda yeni bir kimlik kazandırmak isteyen Kemalist reformistler için, her ortamda dini, İslamiyet’i ihtar eden şeâirin reforme edilmesi en öncelikli mesele olmuştur. Çünkü, bu başarılamadığı taktirde inkılapların sağlam bir zemine oturması mümkün olamayacaktır. Bu amaçla, ezan ve hutbenin Türkçeleştirilmesinden mezar taşlarındaki Arap harflerinin gizlenmesine kadar dini hatırlatan her türlü şeâirin değiştirilmesi, kabuğu soyulmuş bir meyve gibi geçici bir zerafetin ardından paslı, bozuk bir hal almaya terk edilmiştir.

Şeâir-i İslamiyeyi de içine alan Cenab-ı Hakk’ın bir kısım emirleri taabbüdidir. Yani, bu kısım emirler veya yasaklar ardlarındaki hikmetler, faydalardan bağımsızdırlar. Faydalar, o emrin sayısız hikmetlerinden ancak biri olabilir, olmasa da zarar vermez. Hem de bu kısım emir ve yasaklardaki faydaların gözetilmesinde belirli bir limit olmadığından, suiistimale açık bir bataklıktır.10 Bu nedenle, yalnızca Cenab-ı Hakk emrettiği için bir şeyi yapmak, yasakladığı için de onu terk etmek kulluğun iktiza ettiği edebin bir gereğidir. Bu açıdan ezanın hikmeti Müslümanları namaza çağırmak, başörtüsünün hikmeti namahremin rahatsız edici tacizinden korunmak değildir. Belki, Rububiyetin ilahi tecellisi karşısında ubudiyetin ahlakını en güzel bir şekilde ilan etmek gibi birçok ilahi manalar şeâirin içinde gizlenmiştir.

Modern çağın zaruretleri bahanesiyle şeâirin değiştirilerek tesirinin zayıflatılması, “vicdan-ı umumi”nin hassasiyetini kaybetmesine neden olmuştur.11 Bediüzzaman, şeâirin milli bir kimlik meydana getirdiğini 1922’de Millet Meclisi’nde okunan hutbesinde dile getirmiş ve dahildeki politikaların bu sırrı tahrip etmemesi gerektiğini vurgulamıştır. Tarihi düşmanlığı olan bir kısım ülkelerin şeâirin tahribi için gösterdikleri yoğun faaliyetlere mukabil, zaruri vazifenin şeâiri hayatlandırmak ve korumak olduğuna dikkat çekmiştir. Bu meselede şuurlu düşmana karşı şuursuzcasına yardımcı olmanın ise, vatan ve millete en büyük zararı vermek olacağını hatırlatmıştır.12 Fakat ne yazık ki, daha sonraki yıllarda yoğun bir şekilde şeâiri toplum hayatından kazıma operasyonları icra-i faaliyete geçirilmiştir.

Bir insan tesettür ve İslami terbiye taraftarı diye mahkum edilebilir mi? 1935 senesinde Eskişehir Mahkemesinde altı ay incelenen Risale-i Nur’un küçük bir parçası olan Tesettür Risalesi bahane edilerek, Bediüzzaman ve on beş talebesine -kanunen değil, vicdani kanaat ile- 6’şar ay hapis cezası verilmiştir.13 Aslı Eskişehir Mahkemesinden on beş sene evvel telif edilen Tesettür Risale’sinin yazılış gayesi, Batı medeniyeti ve felsefesi namına, İngilizlerin siyaseten bozgunculuk çıkarma hesabına tesettür ayetine ettikleri itiraza ilmi bir cevap vermektir.14

Bediüzzaman, ceza almasına neden olan Tesettür Risalesi’nde nelerden bahsetmektedir? Kısaca bunlara değinelim. Risale’de örtünmenin kadının fıtratına uygunluğu, aile ve toplum hayatının sağlıklı bir şekilde devam etmesi açısından gerekliliği izah edilmektedir. Kadının fıtratının örtünmesini gerektirdiği vurgulanırken şu yönlere dikkat çekilmiştir: İhtiyarlık ve bir kısım nedenlerden dolayı, kadının kendisinden daha güzeller karşısında çirkin düşmeme noktasındaki kıskanma duygusunun varlığı; yabancı erkeklere karşı duyulan korkaklık; maddi olarak etkisi tespit edilen pis bakışların nazik yapılarına sıkıntı vermesi; eşinden nefret ve istiskal görme endişesi; haram eğlencelerden lezzet alma noktasında erkeklere yetişememesi gibi birçok yönlerin, kadınların örtünmelerine fıtrî bir dayanak teşkil ettiği yadsınmaması gereken bir gerçektir.

Toplumun direği olan aile hayatındaki huzurun da örtünmeyi gerektirdiği tespitinde bulunan Bediüzzaman, meseleyi farklı bir boyuttan yaklaşmaktadır. Ona göre, aile hayatı yalnızca bu dünyaya mahsus olmadığından eşlerin ebedi arkadaşlarını darıltmamak ve kıskandırmamak istemeleri; ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde de hürmet, emniyet ve muhabbetin devam etmesini arzulamaları; yakın akrabalara karşı şehevani duyguların engellenmesi gibi cihetler tesettürün önemini güçlendiren unsurlar olarak nazara verilmektedir. Ayrıca iklim ve coğrafi koşulların farklılığı, şehir ile köy hayatının birbirine benzememesi, nüfus artışını temin eden evliliklerin arttırılması gibi demografik olgular da, özellikle Doğu toplumları için tesettürün zaruri olduğunun gerekçeleri olarak dikkate sunulmaktadır.

İlmi, susturucu ve ikna edecek derecede kuvvetli delillerle yazılmış bir eserin, düşünce özgürlüğünü savunan hiçbir devletin kanunlarına göre suç mevzuu teşkil etmemesi gerekir. Buna rağmen her türlü şartların sonuna kadar zorlanılarak meselenin ceza ile sonuçlandırılması, olayın gerisinde en ufak bir müsamahaya yer bırakmayan amaçların bulunduğunu göstermektedir. Yani, tesettürün kaldırılması Kemalist reformların başarısı açısından mihenk taşı olduğundan vazgeçilmez derecede büyük bir öneme sahiptir. Dolayısıyla, tesettür taraftarları -bilinçli ya da bilinçsiz olarak- Kemalist reformların özüne aykırı hareket ettikleri için etkili bir şekilde caydırılmalı, toplumun bütün kesimlerinin bu olaydan ibret almaları temin edilmelidir(!)

Sonuç

Kemalist ideoloji, yaşamın en sıradan alışkanlıklarına kadar nüfuz etmek isteyen bir medeniyet projesidir. Bu hedefin başarısı ise, toplum hayatının her anında dini mesajlar taşıyan şeâir-i İslamiye’nin reforme edilerek etkisinin kırılmasıyla doğru orantılıdır. Kemalist medeniyet projesi için en başta reforme edilmesi gereken şeâir ise tesettür meselesidir. Tesettür kalktığı taktirde, dinin en mahrem alanda otoritesi sarsılmış olacağından, yapılan bütün icraatlar başarıya ulaşacaktır. Bu meselenin hassasiyetini çok iyi bilen M. Kemal, kadına medeniyet projesinde baş aktörlük rolü vererek değişimi geniş bir zaman dilimine yaymıştır. Günümüzde, kamusal alanda ve Kemalizm’in kaleleri olarak görülen başta üniversiteler olmak üzere eğitim müesseselerinde tesettürlülere tahammül edilememesinin ardında bu gibi nedenler yatmaktadır.

Şu an gelinen nokta ise, devletin ve ideolojisinin fetişleştirildiği müstebit idarenin hakimiyeti ile sivil toplum anlayışını benimseyen demokratik, hürriyetçi bir sistem tercihinin yapılmasına dayanmıştır. Bireyi devlet gücü karşısında koruyacak sivil bir toplumun bulunmadığı sistemlerde, devlet kutsallaşmış ve halkıyla arasında uzun bir mesafe meydana gelmiştir. Bu sebeple acilen, devletin halkını yönetilecek bir sürü olarak görme alışkanlığının değişime uğraması gerekmektedir. Bunun yolu ise, sivil toplum anlayışının benimsenmesiyle devletin kolayca müdahale edemeyeceği bir kamu alanı oluşturmaktan ve demokratik sistemi de toplumun diğer kesimleri için baskı aracı olarak kullanılmasını engellemekten geçmektedir. Ancak böyle bir sivil toplum içinde başörtüsü meselesi, halkın içinden gelen ve dini hassasiyetlerini kaybetmemiş kadınların kimliklerini ve İslamiyet’e olan bağlılıklarını devam ettirmek istemeleri olarak görülüp, hoşgörüyle karşılanacaktır. Başka bir ifadeyle, tesettür ve başörtüsü Müslüman kadının mahremiyetini koruyarak dış dünyaya çıkışını sağlayan kişisel bir tercih olarak saygı uyandıran bir mesele haline gelecektir.

Dipnotlar

1. Nilüfer Göle, Modern Mahrem (İstanbul: Metis Yayınları, 2001), s. 76, 92

2. A.g.e., s. 116

3. A.g.e., s. 132

4. A.g.e., s. 48

5. A.g.e., s. 115

6. A.g.e., s. 41

7. A.g.e., s. 47, 48

8. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar (İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 1998), s. 105

9. Nursi, Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat (İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 1998), s. 385

10. Bediüzzaman Said Nursi, Hutbe-i Şamiye, (İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 1995), s. 55, 56

11. Bediüzzaman Said Nursi, Şualar (İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 1998), s. 163; Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası (İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 1998), s. 28

12. Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye (İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 1998), s. 87

13. Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası (İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 1998), Nursi, Şualar, s. 343

14. Nursi, (İstanbul: Yeni Asya Neşriyat, 1998), s. 219

Yazar


Avatar