Haberler

Kamuoyuna!…

01 Ekim 2003 tarihli gazetelerde Anka Ajans kaynaklı bir haber yayınlandı. Bu haberde 20. Yüzyılın önemli din alimi Bediüzzaman Said Nursi hakkında spekülâsyonlar yapılıyordu. Bu haberin hata ve artniyet taşıyan özelliklerinden dolayı, Risale-i Nur Enstitüsü olarak kamuoyunu bilgilendirme ihtiyacı duyduk.

I.

Said Nursi, 1878’de Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde dünyaya gelmiştir. Osmanlılar döneminde bu coğrafi bölge, “Kürdistan” olarak isimlendirildiğinden Bediüzzaman da, Said-i Kürdî olarak anılmıştır. Sadreddin Konevî, İdris-i Bitlisî ve İmam-ı Gazalî gibi Bediüzzaman da yaşadığı coğrafi bölgeden isim almıştır.

Bediüzzaman ırkçılığa karşı çıktığı gibi, ırka dayalı bir devleti hayatının hiçbir döneminde tasvip etmemiştir. Irkçılığı analiz ettiği Mektubat adlı eserinde (s. 309) gerçek anlamda saf bir ırkın bugün asla olamayacağı ifade ederek, ırkçılığın vehmî bir kavram olduğunu anlatmıştır. Bediüzzaman, bu asırdaki zulümlerin önemli kaynaklarından birinin ırkçılık olduğunu belirterek, suçun şahsiliğinin ırkçılık yüzünden terkedilmesiyle bir çok zulümlerin işlendiğini belirtir.

Hal böyle iken, hâlâ Bediüzzaman’ı Kürtçü olarak tanımlamanın sağduyu ve akılla açıklanacak bir yanı yoktur.

Bu bağlamda Said Nursi’nin “Kürt devleti” kurmak gibi bir düşüncesi hiçbir zaman olmamıştır. Osmanlı Devleti döneminde, Sevr Antlaşmasının imzalandığı yıllarda, Kürt Şerif Paşa tarafından yapılan teklifleri reddederek Devlet-i Ali’ye bağlı kalacağını ilan etmiştir. (İçtimai Reçeteler, II, s. 303) Birinci Dünya Savaşında vatanı korumak için cepheye koşup Milis Albayı olarak talebeleriyle beraber çarpışırken, yaralanarak Ruslara esir düşmüştür. Türkiye Cumhuriyeti döneminde de talebelerine sürekli müsbet hareketi tavsiye ederek, yöneticilerin hatalarını ikazlarıyla düzeltebilme gayreti içerisinde olmuştur. Şeyh Said Olayında da isyancıların kendisinden istedikleri desteği vermeyerek, hareketlerinin yanlış olduğunu ikazında bulunmuştur.

Said Nursi, bir ırk devleti peşinde olmamış, Osmanlılar döneminde de Cumhuriyet döneminde de anayasal parlamenter sistemi savunmuş, hür, demokratik bir devletin ferdi olarak inançlarını yaşayabilmeyi hedeflemiştir.

II.

Said Nursi’nin “31 Mart Olayına katıldığı” yönündeki ifadeler de doğru değildir. Nursi, 31 Mart Olayı sırasında İstanbul’da bulunmakta ve çeşitli fikir tartışmalarına katılmaktadır. O dönem tartışmalarında görüşlerini hürriyet, meşrutiyet ve gayr-i müslimlerin haklarından yana açıklayarak, Osmanlı toplumunda demokratik fikirlerin gelişmesine yardımcı olmuştur.

Bu ortamda meydana gelen 31 Mart Olayı’nı Bediüzzaman desteklememiştir. Olayın çıktığı gün, gelişmeleri uzaktan izleyerek olayların mahiyetini anlamaya çalışmış, isyancıların çeşit çeşit isteklerini “şeriat isteriz” sloganı altında gizlediklerini öğrenince, askerleri itaate sevkedecek yazılar yazmıştır.

Nitekim olaydan sonra çıkarıldığı sıkıyönetim mahkemesinde beraat ederek, suçsuzluğu tescil edilmiştir.

III.

Kürt Teali Cemiyeti konusunda en kapsamlı çalışmanın sahibi olan Tarık Zafer Tunaya, bu cemiyetin kurucuları arasında Said Nursi’yi ifade etmemektedir. (Tunaya, I, 1984, s. 404) Bu bilgi Eşref Edip’in Risale-i Nur Muarızı Yazarların İsnadları Hakkında İlmi Bir Tahlil adlı eserinde de doğrulanmaktadır. Mevlanzade Rifat’ın Kürdistan Teali Cemiyetine daveti üzerine Bediüzzaman’ın, “Yaptığınız milleti parçalamaktır; millete ihanettir; ben sizin cemiyetinize giremem” dediği nakledilir.

IV.

Haberde “Bediüzzaman’ın 1950 sonrasında yazdığı Risaleleriyle cemaatini iyice güçlendirdiği” belirtilmektedir. Burada da temel bilgi yanlışlıkları bulunmaktadır. Said Nursi, eser yazmaya 1950 yılında başlamamıştır.

Risale-i Nurların telifi 1926 yılında Barla’da iken başlamış, 1935’e gelindiğinde tamamına yakını yazılmış, 1949’da da tamamlanmıştır.

Bundan dolayı 1950’den sonra eser yazdığına dair değerlendirme doğru değildir.

V.

Bediüzzaman’ın “Demokrat Partiyle işbirliği” yaptığı belirtilmektedir. Bediüzzaman’ın, herhangi bir siyasi partiyle işbirliği sözkonusu değildir. Bediüzzaman, müsbet iman hizmetini ifa ederken bu mukaddes değerlerin hiçbir dünyevi menfaate alet edilemeyeceği düşüncesindedir. Bu tavrını ömrünün sonuna kadar korumuştur. Bediüzzaman’ın siyasilerle ilişkisi her vatandaşın görevi olan siyasal katılımla sınırlıdır. Bu bağlamda CHP Genel Sekreteri Hilmi Uran’a da çeşitli tavsiyelerde bulunmuştur. (Emirdağ Lahikası, s.190)

Ancak, hürriyetçi ve demokrat özelliklerinden dolayı DP’yi desteklemiş ve bu tavrını gizleme ihtiyacı hissetmemiştir. Ayrıca Menderes’in Bediüzzaman’ı ziyaret ederek elini öptüğüne dair iddialar hiçbir zaman ispatlanamamıştır.

VI.

Bediüzzaman’ın “toprak reformunu engelleyerek bölgeyi şeyhlerin eline bıraktığı görüşü de doğru değildir.” Daha II. Meşrutiyet yıllarında yazdığı Münazarat adlı eserinde, beylik, ağalık gibi demokratikleşmeyi ve gelişmeyi engelleyen kurumların kalkması gerektiğini savunmuştur. (s. 33)

Bu toplumsal müesseselerin eğitimle ortadan kaldırılabileceğini belirterek, bölgenin eğitimine dair önerilerde bulunmuştur.

Risale-i Nur Enstitüsü

Yazar


Avatar