Enstitü Sayfası

İsbât-ı Vâcib Delili: Kur’ân – 2

Kur’ân, Mevcudata Yaratıcıyı Tanıtmak İçin Bakmaya Davet Eder

Said Nursî, dünyaya ait hükümleri ve gayba uzanan hakikatleriyle tevhidin temel taşı olan1 ve şuur sahibi insanları mevcudata kendileri için değil, o mevcudata vücud veren Yaratıcılarını tanıtmak için bakmaya davet eden Kur’ân’da, Allah’ın varlığını ispat eden delilleri “İnayet ve gaye delili”, “hüdûs ve ihtira delili” ve “imkân delili” olmak üzere üç başlık halinde mütalaa etmektedir. Bu üç delili kelâmcıların ve filozofların da kullandığını ifade eden müellif,2 bu delilleri farklı bir yaklaşımla “kâinat” başlığı altında değil de “Kur’ân” başlığı altında değerlendirmektedir.

1.1. İnâyet ve gaye delili

Said Nursî, Risâlelerinde Allah’ın varlığı konusunda daha çok inayet ve gaye delili3 üzerinde durmuş ve Kur’ân’ın da önem verdiği bu delile yönelmek gerektiğini ısrarla vurgulamıştır ki, çağdaş düşünürlerin de aynı yöneliş içinde olduğu görülmektedir.4

Bu delilin özeti, kâinatın mükemmel nizamının gösterdiği üzere, yaratılışta kusursuz bir sanat sergilenmiş ve hikmetli faydalar gözetilmiş olmasıdır. Bu ise kâinatın Saniinin kasd ve hikmetini ispat etmekte; tesadüfen yaratılmış olma vehmini kesinlikle reddetmektedir. Çünkü, mükemmellik ve kasd, irade ve ihtiyarsız olamaz.5 Kâinatın bütününde ve ayrıca her bir parçasında bulunan inayet ve gaye, bu düzeni onlarda düzenleyen varlığa, her varlıkta görülen hikmetli işler ve güzellikler bunları yaratan bir Zât’a açıkça işaret etmektedir. Bu varlığın üstün sıfatlara, sınırsız ilme, sonsuz kudrete sahip olması gerekir ki kâinatta hüküm süren hayret verici intizam ve hikmet dolu işler makul bir şekilde açıklanabilsin. Üstün nitelikleri bulunan bir yaratıcıyı inkâr etmek, kâinattaki düzeni, insanı hayrette bırakan engin sanatı, varlıklardaki gaye ve hikmeti inkâr etmek anlamına gelir ki, bu mümkün değildir.

Said Nursî’ye göre, eşyanın insanlara ve diğer mahluklara sağladığı faydalardan bahseden bütün Kur’ân ayetleri inayet ve gâye delilinin konusunu teşkil etmektedir. Bu âyetlerin sonlarındaki “Hiç düşünmüyorlar mı?”,6 “Hiç düşünmezler mi?”,7 “Hiç düşünmez misiniz?”,8 “İbret alın”9 gibi ifadeler, bu faydaları düşünmek üzere akla havale etmekte ve aklı vicdanla meşverete sevkederek bu delili zihinlerde yerleştirmektedir.10 Yine ona göre, kâinata ince ve derinlemesine bir nazarla bakılacak olursa her bir zerresinde, her bir hareketinde eşsiz bir inayetin izleri görülecektir. Bunun yanısıra her bir şey apaçık bir gayeye yönelik bulunmaktadır. Bütün bunlar var oluşun bütün yönleriyle alâkalı birer mülâhazadır.11

Kâinatı Kur’ân’ın vahyi ışığında inceleyen Risâle-i Nur, böylece, bir yandan Allah’ın varlık ve birliğini ve diğer iman hakikatlerini ispat ederken, diğer yandan da materyalist felsefenin temellerini teşkil eden tesadüf, tabiat ve sebepler gibi mefhumların imkânsızlık ve saçmalığını göstermekte ve ilmin materyalist yorumunu çürütmektedir. Risâle-i Nur, kâinatın mahiyetini, her şeyi içine alan düzen ve intizamını, hassas denge ve ölçülerini, her şeyde takip edilen hikmet ve faydaları, kâinat eczasının birbirine bağımlılığını ve birbiriyle birlik teşkil etmesini, felsefe ve materyalizm tarafından öne sürülen her türlü iddiayı ihtimal dışı bıraktığını çeşitli delillerle ortaya koymaktadır. Bu konuda hemen akla gelen bir örnek, “Otuz İkinci Söz’ün Birinci Mevkıfı”dır.12 Risâle-i Nur’da inayet ve gaye delilini açıklayan daha pek çok misaller vardır ki, bunlardan bir tanesi havanın vazifelerini açıklayan, “Hüve Nüktesi” adındaki “zarif bir nükte-i tevhiddir.”13 Said Nursî burada havadaki zerrelerin varlığından bahsederek bu zerrelerin varlık ve nizamından hareketle Allah’ın varlığına ulaşmaktadır. Bir diğer misal ise, Yirmi Beşinci Söz’de Kur’ân’ın lâfzındaki camiiyeti göstermek üzere “Dağları birer kazık yapmadık mı?”14 meâlindeki ayet-i kerimenin açıklamasıdır.15 Nursî burada, edebiyattan fenne kadar değişik branşlara mensup farklı ilim dallarının her birinin bu ayetten kendi hisselerini nasıl aldıklarını anlatırken, coğrafya ve jeoloji bilgisini de ortaya koymaktadır.16

Tabiat ve sebeplere gelince; Risâle-i Nur bunların bütünüyle çürük ve temelsiz mefhumlar olduğunu gösteren çeşitli delilleri ihtiva etmektedir. Bilhassa Tabiat Risâlesi’nde Said Nursî bunları dokuz muhal ile yıkmakta ve “mevhum ve hakikatsiz, tabiat dedikleri şeyin, Sultân-ı Ezelî’nin hikmetinden gelen kâinatın nizamının mânevî kanunları” olduğunu göstermektedir. Bu kanunların sadece ilmî vücutları vardır ve icad kudretleri yoktur. Said Nursî, bu Risâlesinde her seviyedeki bütün yaratıkların birbirleriyle iç içe girmiş daireler gibi iç içe münasebetler içinde bulunduklarını ve birbirlerine bağımlı olduklarını göstermektedir. Kâinattaki varlıklar, kısacık hayatları müddetince, her biri kendi hususî maksadı, gaye ve vazifesi ile, İlâhî sıfatların ve Esmâ-i Hüsnâ’nın sayısız cilvelerini aksettiren birer ayna gibi vazife görmekte ve Allah’ın varlığını ispat etmektedirler.17

Said Nursî sebeplerin yaratıcı bir güce sahip bulunmadığını ve yaratmanın Allah’a mahsus olduğunu şu şekilde izah etmektedir: “Ey sebep ve tabiata tapan bîçare adam! Madem her şeyin tabiatı, her şey gibi mahluktur; çünkü san’atlıdır ve yeni oluyor. Hem her müsebbeb (sebep ile meydana getirilmiş olan) gibi, zahirî sebebi dahi masnu’dur (sanatla yapılmıştır). Ve madem her şeyin vücudu, pek çok cihazat ve âletlere muhtaçtır. O halde, o tabiatı icad eden ve o sebebi halkeden bir Kadîr-i Mutlak var. Ve o Kadîr-i Mutlak’ın ne ihtiyacı var ki âciz vasıtaları, rububiyetine18 ve icadına ortak etsin. Hâşâ! Belki doğrudan doğruya müsebbebi, sebeb ile beraber yaratarak, isimlerinin tecellisini ve hikmetini göstermek için, bir tertip ve tanzim ile zahirî bir sebebiyet, bir yakınlık vermekle, eşyadaki zahirî kusurlara, merhametsizliklere ve noksaniyetlere kaynak olmak için, sebepler ve tabiatı kudretine perde etmiş; izzetini o suretle muhafaza etmiş. Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın; sonra saati çarklarla tertib edip tanzim etsin, daha mı kolaydır? Yoksa hârika bir makineyi, o çarklar içinde yapsın; sonra saatin yapılmasını o makinenin cansız ellerine versin, tâ saati yapsın, daha mı kolaydır? Acaba imkân haricinde değil midir? Haydi o insafsız aklınla sen söyle, sen hâkim ol!”19

Said Nursî, kâinatta böylesine muhteşem bir nizam olduğu halde niçin insanların bu nizamı görmeyip Allah’ın varlığını inkar ettikleri mevzuunda güneş örneğini vermektedir. Zira güneşin varlığı o kadar açık ve belirgindir ki, bu açıklık onun görünmesine mani olmaktadır. O, kâinata hikmet gözüyle bakılması gerektiğini ifade etmekte ve bu şekilde kâinatta görülen nizamın bir nizam koyucunun varlığına delil teşkil edeceğini belirtmektedir.20

1.2. Hüdûs ve ihtira delili

Said Nursî, hüdûs delilini asrın aklına uygun bir üslûp çerçevesinde ele almış ve insanların Cenâb-ı Hakk’ın marifetine ulaşabilmesi için delil-i mahsus (maddî deliller) seviyesine indirgemiştir.21

Hüdûs konusunda kelam âlimleri özetle şunu söylemektedir: Âlemin değişken olduğu apaçık ortadadır. Bir şey, değişken ise, aynı zamanda hâdistir; yani sonradan vücut bulmuştur. Bir şey hâdis ise, onun bir muhdisi, yani mûcidi vardır. Öyle ise bu kâinatın kadîm bir Mûcidinin olması mantıkî bir zorunluluktur. Kelâm âlimlerinin geliştirdiği; kâinatın bir yoktan var edicisinin olması gerektiğini mantıken izah eden bu usul için, Said Nursî şu değerlendirmede bulunmaktadır: “…sebepleri, nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhaliyeti ile kesip, sonra Vâcibü’l-Vücud’un vücudunu onunla ispat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor.”22 Bu noktada, Said Nursî, ayrıca önemli bir hatırlatmada daha bulunmaktadır: Kâinatın bir Yaratıcısının olması gerektiği hükmüne mantıken ulaşıp, “Allah’ın varlığını bilmek” tam bir marifetullaha ulaştırmamaktadır. Allah’ın varlığını bilmenin yanında, “Allah’ı bilmek” gerekir. Bunun için ise imanı yalnızca ilimden ibaret bırakmamak lazımdır. Çünkü insan yalnızca akıldan ibaret değildir. İnsandaki ruh, kalb, sır, nefis gibi pek çok şeylerin de hissesini alması gerekmektedir.23

Nursî’ye göre insan, “şimdi” ve “burada” yaşamaktadır. Onun sınırsız duygu ve kabiliyetleri vardır ve gözü önünde, akıl, kalb, dil, göz gibi kabiliyet ve duygularıyla muhatap olduğu eşsiz bir âlem uzanmaktadır. Bu eşsiz âlemin her bir mevcudu, kendi varlığıyla, insana bir şeyler söylemektedir. Kâinat tarafsız ve isteyenin istediği gibi yorumlayabileceği bir alan değildir. İnsan ya kâinatın her bir mevcudunun hal diliyle söylediğini işitecek veyahut kendi vehmince bir yoruma kalkışacaktır. Gözlemlediği şu mevcudat âlemi, bakıp da görebilen her insana, her bir mevcudun yoktan var edilişini anlatmakta ve üzerinde görünen özelliklerle onu var edeni tanıtmaktadır.24

Kâinattaki varlıkların kendi kendilerine olamayacağını ve bu varlıkların hüdûs lisanıyla Yaratıcılarının varlığına kat’î bir şekilde şehadet ettiğini25 ifade eden Said Nursî’ye göre hüdûs hakikatı, kâinatın her köşesinde câridir. Bu hakikate başta göz olmak üzere akıl da şahittir. Çünkü gözün önünde her sene güz mevsiminde her birisinin sınırsız fertleri bulunan ve her biri hayat sahibi bir kâinat hükmünde olan yüz bin çeşit bitki ve hayvanlar, o âlem ile beraber ölüp gitmektedirler. Fakat bu ölüm öyle bir muntazam ölümdür ki; bu varlıklar, haşir ve neşirlerine medar olan ve rahmet ve hikmetin mu’cizeleri, kudret ve ilmin hârikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, amel defterlerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek, Cenâb-ı Hakk’ın himayesi altında, hikmetine emanet edip ölmektedirler. Bahar mevsimi gelince ise bu varlıkların tamamı, tekrar dirilmekte ve “(Amellerin yazılı olduğu) defterler açıldığında…”26 hakikatini ifade etmektedirler. İşte bu noktada bir Zât-ı Zülcelal’in varlığı açıkça ortaya çıkmaktadır.27

Yine ona göre, kâinattaki bütün varlıkların değişken oluşu onların ezelî değil, hâdis olduklarını göstermektedir. Zira her varlık ya hareket veya sükûn halinde bulunmaktadır. Hareket ve sükûn birer araz olup hâdistir, her hâdisin de bir yaratıcısı olması gerekir ki, o da Vâcibü’l-Vücud olduğundan kadim olan ve tagayyür ve tebeddülü mümkün olmayan Allah’tır.28

İhtira deliline gelince, Said Nursî’ye göre, şuursuz, camid, basit olan sebeplerin, bütün insanları hayrette bırakan, her biri bir kudret mucizesi, harika bir sanat eseri olan mevcudatın mucidi olmaları mümkün değildir. Kendileri de yaratılmış olan sebepler, mevcudatı yeniden icad ederek yaratamazlar. Mutlak kudret sahibi Allah, her bir mahlukun kabiliyetlerine uygun ve yalnızca o cinse has müstakil bir vücud vermiş; böylece onu kendi Zatına mahsus bir delil kılmıştır.29

Ona göre, mutlak yoktan var etmeyi ve mutlak vardan yok etmeyi beşer aklının anlayamamasının sebebi, yanlış bir kıyasla icad30 ve yaratmayı kendi işlerine kıyas etmesidir. Kur’ân-ı Kerim, halk ve icaddan bahseden ayetleriyle, müessir-i hakikinin31 yalnız Allah olduğunu, hakiki tesirin sebeplerde olmadığına dikkat çekerek bu delili de insanların zihinlerinde yerleştirmektedir.32

Ayrıca sebeplerin yaratıcı olabilmeleri için onların her birinin hayat sahibi ve şuurlu olmaları ve küçük bir zerreyi yaratabilmeleri için hepsinin de aynı noktada birleşmeleri gerekmektedir ki, bunun gerçekleşmesi mümkün değildir.33 Çünkü sebepler basit ve aciz olup onların herhangi bir şeyi yaratmaları imkânsızdır. Buradan da anlaşılmaktadır ki, bütün sebeplerin yaratıcısı olan bir zat vardır ki o da Allah’tır.34

1.3. İmkân delili

Kâinattaki varlıklardan her birinin zat ve sıfat itibariyle sonsuz sayıdaki alternatiflerden sadece birine uygun halde bulunması onların mümkün olduklarını göstermektedir. Ölenin öldüreni, sanatın sanatkârı ve çocuğun babayı gerektirdiği gibi kâinatın mümkin oluşu onun vacib bir varlığın eseri olduğunu göstermektedir.35

Daha çok hüdûs ve nizam delilini andıran bir şekilde takrir ettiği delile imkân delili adını veren Said Nursî, devir ve teselsülün iptal edilmesine dayandığından kelâmcıların imkân delilini beğenmeyip ona farklı bir açıklama getirmeye çalışmıştır. Ancak imkân delili denilince bundan, “varlıkların yokluğu düşünülmesi halinde aklî bir imkânsızlığın doğmaması” fikrinden yola çıkılarak takrir edilen delil anlaşılmaktadır ki, Bediüzzaman’ın imkân deliline bakışı bundan oldukça farklı görünmektedir.36

İmkân delilini Said Nursî şöyle özetlemektedir: İmkân, “mütesâviyyü’t-tarafeyn”dir. Yani, bir şey mümkin ise, o şeyin yokluğu ve varlığı eşittir. Dolayısıyla varlığını yokluğuna tercih edecek bir tercih edici, bir tahsis edici, o şey yok iken onu yoktan icad eden bir mucid gerekir. Çünkü mümkinat, birbirini icad edip teselsül edemez. Yahut, o onu, o da onu icad edip devir suretinde dahi olamaz. Öyle ise vücudu mümkin değil, vâcib olan bir Vâcibü’l-Vücud vardır ki, bu zatında mümkin olan eşyayı icad etmektedir. Böylece, devrin ve teselsülün aklen muhal olduğu pek çok delillerle gösterilip, Vâcibü’l-Vücud’un mutlak var olması gerektiği ispat edilmiş olunmaktadır.37

Kelam âlimleri imkân delilini “Değişik yollardan deliller getirerek, her şey zatında mümkin olduğu için bunları ilk başta bir yoktan varedenin olması gerekir demek ve sebepleri âlemin nihayetinde kesmek” şeklinde izah etmektedirler. Bunun yerine, Said Nursî, her bir şeyde Vâcibü’l-Vücud’un marifetine yol açan, Hâlık-ı Külli Şey’e has işareti, delil göstermektedir. Nursî bu yolun daha kolay, daha kat’î ve Kur’ân’ın anlatım tarzına da uygun olduğunu söylemekte ve bu usulü şöyle açıklamaktadır: Şu anda gözümüzle gördüğümüz her bir şeyin vücudu zâtî değildir. Çünkü vücudunun fena bulmasına engel olamamaktadır. Üzerinde görünen özellikler de onun zatından kaynaklanan özellikler değildir. Çünkü, onların da kaybolup gitmesine engel olamamaktadır. Yani, âlemin her bir mevcudunun zâtî ve vâcib olmayan; mümkün bir vücudu vardır. Ve, o mevcudun vücudunda, sıfatında, yani üzerinde görülen tüm özelliklerinde, mevcud olarak varlığını sürdürdüğü her bir anda, -madem ki, mümkindir- sonsuz cihetlerde var olması imkân dahilindedir. Hal bu iken, o sonsuz cihetler içinde vücutça en muntazam bir yolun takip edildiği görülmektedir. O şeyin her bir özelliği de yalnızca ona mahsus bir tarzda kendisine verilmektedir. Var edildiği sürece her an değiştirdiği özellikler ve haller de yalnız o şeye has bir şekilde verilmektedir. Demek ki, bu özellikleri tahsis eden bir tahsis edicinin iradesiyle, bir müreccihin tercihiyle, bir hikmetle icad edenin yoktan yaratmasıyla o şey sonsuz yollar içinde hikmetli bir yola sevkedilmekte ve ona muntazam sıfat ve haller verilmektedir.

Sonra o şey tek başına da yaratılmayıp bir cismin bir parçası olmaktadır. O cisim içinde binlerce değişik tarzda bulunabilirken, en faydalı, çok mühim neticelerin ortaya çıkmasına neden olacak bir şekilde vazifeler gördürülmektedir. Sonra o cisim de diğer bir cisme cüz yapılıp imkânat daha da fazlalaşmaktadır. Çünkü, sonsuz tarzda o cisme cüz olabilirken, kendi zatından kaynaklanan hiçbir neden yokken; her biri, en hikmetli, en faydalı vaziyette görevlendirilmektedirler. Bu cüz olma durumu tüm kâinatın anlamlı bir cüzü haline gelmeye kadar genişletilebilir. Ki, bu, gittikçe daha kati bir surette, her şeyi bilerek, hikmetle yaratan bir Müdebbir’in mutlaka var olması gerektiğini göstermektedir.

Her bir şey hem mevcudiyeti ve hem de sıfatları ile; çok imkânat yolları içinde belirli bir vücudunun olması, hikmetli ve faydalı sıfatlar yüklenmesiyle bir Vâcibü’l-Vücud’a şahitlik etmektedir. Aynen bunun gibi, cüzlerden oluşmuş bir cismin parçası olarak görevlendirildiği zaman, en büyük cisme kadar bir ilişkiler ağı içerisinde gördüğü anlamlı hizmeti ile de kasden ve hikmetle yaratan Sâniinin ihtiyar ve irade sahibi olduğunu göstermektedir. Çünkü bir şeyi münasebet ağı ile bağlı olduğu diğer tüm cisimlerin içine hikmetle yerleştiren, ancak bütün o cisimler terkibinin tümünün Yaratıcısı olabilir. Demek bir tek şey, ayrı ayrı konumlarda, ayrı ayrı anlamlar yüklü ve iç içe görevler yaparak, binlerce ayrı yönüyle bize Yaratıcımızı tanıtmaktadır.38

– Son –

Dipnotlar:
1. Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 21, 212; Sözler, s. 226.
2. Said Nursî, Âsâ-yı Mûsa, s. 116-118; Said Nursî, Şuâlar, s. 117-119.
3. Biz bu delili çalışmamızda “gaye ve nizam delili” başlığı altında inceledik. Bu delil, kelam âlimleri ve İslam filozofları tarafından farklı başlıklar altında mütalaa edilmiştir.
4. Yusuf Şevki Yavuz, “Nur Risalelerine Göre Said Nursî’nin Kelâmî Görüşleri”, Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumu-3, s. 792.
5. Ali Mermer, a.g.m., s. 55.
6. el-Bakara, 2/44, 76; Âl-i İmran, 3/65; el-En’am, 6/32; el-A’raf, 7/169; Yunus, 10/16; Hud, 11/51; Yusuf, 12/109; el-Enbiya, 21/10, 67; el-Mü’minun, 23/80; el-Kasas, 28/60; Yasin, 36/68; es-Saffat, 37/138;
7. el-En’am, 6/50.
8. el-En’am, 6/80; Yunus, 10/3; Hud, 11/24, 30; en-Nahl, 16/17; el-Mü’minun, 23/85; es-Saffat, 37/155; el-Casiye, 45/23;
9. el-Haşr, 59/2.
10. Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 213; Muhâkemât, s. 107-109.
11. Said Nursî, Mesnevi-i Nuriye, s. 123, 229-230.
12. Said Nursî, Sözler, s. 541-553; Ayrıca her tabii ilmin kendine mahsus bir lisanla Allah’tan bahsedip O’nu tanıttırması mevzuunda bir grup lise talebesine verilen ders için bkz. Sözler, s. 142-145; Şuâlar, s. 173-176; Âsâ-yı Mûsâ, s. 23-26.
13. Hüve nüktesi için bkz. Said Nursî, Sözler, s. 146-148; Said Nursî, Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, s. 221-223.
14. en-Nebe, 78/7.
15. Said Nursî, Sözler, s. 328.
16. Mary Weld (Şükran Vâhide), “İslam’ı Batı’ya Takdim Modeli Olarak Bediüzzaman’ın Eserleri”, s. 193.
17. Said Nursî, Lem’alar, s. 180-196.
18. Rububiyet: Cenab-ı Hakk’ın her zaman her yerde her mahluka, muhtaç olduğu şeyleri vermesi, terbiye ve tedbir etmesi ve mâlikiyyeti ve besleyiciliği keyfiyyeti.
19. Said Nursî, Lem’alar, s. 189-190; Sebeplerin yaratıcı olmasının mümkün olmadığıyla alakalı başka bir değerlendirme için bkz. Mesnevî-i Nûriye, s. 14-15. Ayrıca Risale-i Nur’da inayet ve gaye deliliyle ilgili pasajların yer aldığı bölümle alakalı bkz. Şaban Döğen, Risâle-i Nur’dan Vecizeler, s. 160-166.
20. Said Nursî, Mesnevî-i Nûriye, s. 225-226.
21. Muhsin Abdülhamid, a.g.e., s. 115-116.
22. Said Nursî, Mektubat, s. 317.
23. Said Nursî, Mektubat, s. 318-319.
24. Said Nursî, Sözler, s. 637.
25. Said Nursî, İşârâtü’l-İ’caz, s. 89.
26. et-Tekvir, 81/10.
27. Said Nursî, Şuâlar, s. 130.
28. Said Nursî, Lem’alar, s. 364; Mesnevî-i Nuriye, s. 213-214; Muhâkemat, s. 109; Hutbe-i Şâmiye, s. 141.
29. Said Nursî, Mesnevî-i Nûriye, s. 213-214; İşârâtü’l-İ’caz, s. 144-145.
30. İcad: Yeniden bir şey meydana getirmek, yoktan var etmek.
31. Müessir-i hakiki: Gerçek tesir eden, hükmünü yürüten eser sahibi Cenâb-ı Hakk.
32. Said Nursî, Mesnevî-i Nûriye, s. 214; İşârâtü’l-İ’caz, s. 145; Muhâkemât, s. 109, 114-115.
33. Said Nursî, Sözler, s. 569.
34. Said Nursî, Sözler, s. 634-635; Lem’alar, s. 171-172.
35. Said Nursî, Şuâlar, s. 119; İşârâtü’l-İ’caz, s. 173; Âsâ-yı Mûsâ, s. 118; Muhâkemât, s. 110.
36. Yusuf Şevki Yavuz, a.g.m., s. 791.
37. Said Nursî, Sözler, s. 684-685..
38. Said Nursî, Sözler, s. 639-640; Şuâlar, s. 119; İşârâtü’l-İ’caz, s. 173; Mesnevî-i Nûriye, s. 200; Âsâ-yı Mûsâ, s. 118.

Yazar


Avatar