Makaleler

İnsanın Yabancılaşması: Tek Boyutlulaşma – II

3. Diyalektik Dünyalar: Evren ve İnsan

Neden üstün niteliklere sahip olan insan, yabancılaşma sorunu yaşamaktadır? Yabancılaşmanın kaynağı nedir?

Her ne kadar insan, varlık hiyerarşisinin tepesinde olması sebebiyle üstün bir varlık ise de bu ontolojik statü, ona kozmik ve ahlaki düzlemde hiç bir şeyi garanti etmez. Bu statü sürekli olarak “yeniden kazanılması” gerekli olan bir konumdur. Çünkü insanın diyalektik yapısı, bu statünün sürekli olarak yeniden kazanılmasını gerektirmektedir.

“Evet, bir çekirdekten koca bir ağaca kadar ne kadar mertebeler var; mahiyet-i insaniyedeki istidatta dahi ondan daha ziyade meratip var. Belki zerreden şemse kadar dereceleri var. Bu istidadatın inkişafatı, elbette bir hareket ister, bir muamele iktiza eder. Ve o muameledeki terakki zembereğinin hareketi mücahede ile olur. … Yoksa, melaikeler gibi, insanların da makamı sabit kalırdı.” (l3. Lem’a)

Said Nursi, evrendeki oluşumları anlamak için bizi, burada çatışan güçleri tanımaya çağırmaktadır. Ona göre kâinat iyilik ve kötülük güçlerinin çatıştığı bir arenadır. Bu çatışmalar, değişme süreçlerini de yönlendiren temel dinamiklerdir.

“Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki, içinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış kök atmış: Hayır-şer, güzel-çirkin, nef’-zarar, kemal-noksan, ziya-zulmet, hidayet-dalalet, nur-nar, iman-küfür, taat-isyan, havf-muhabbet gibi asarlarıyla, meyveleriyle, şu kâinatta ezdad birbiriyle çarpışıyor, daima tagayyür ve tebeddülata mazhar oluyor.” (29. Söz)

Nasıl “büyük evren”de bu çatışmalar yaşanıyorsa, küçük bir evren olan insanda da iyilik ve kötülük güçleri çatışmaktadır. İnsanın özvarlığı da bu zıt güçlerin bir savaşım alanıdır.

“İnsanda iki cihet var: Birisi, icad, vücut, hayır, müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri, tahrip, adem, şer, nefiy, infial cihetidir. Birinci cihet itibariyle insan arıdan, serçeden aşağı, sinekten, örümcekten daha zayıftır. İkinci cihet itibariyle dağ, yer, göklerden daha güçlüdür. Onların çekindiği ve izhar-ı acz ettikleri bir yükü kaldırır.” (Sözler, s. l36)

Demek ki, Said Nursi’ye göre insan, özvarlığında çatışmalar yaşayan “iki ku¬tuplu” bir varlıktır. Üstelik bu çatışmada kötülük boyutu, kolayca iyilik boyutunun önüne çıkacak bir potansiyele sahiptir. İşte sorun da bu noktada düğümlenmektedir. İnsan, benlik (ego) boyutuyla dünyaya yöneliktir. Bu insanın içkin boyutudur. İnsanı arza çeker ve onu Said Nursi’nin deyimiyle “arzileştirir”. Çünkü benlik, kötülüklerin kaynağı olduğu kadar, insan yabancılaşmasının da içsel dinamiğidir. Eğer insan bu boyutuna teslim olursa, varacağı nokta “esfel-i safilin”dir. Esfel-i safilin, dikey çizgide bir düşüştür. Bu düşüş, insanın tekboyutlulaşmasına neden olmaktadır. Said Nursi’nin düşüncesinde ve söyleminde “yabancılaşma” dediğimiz olgunun tam karşılığı da budur.

İnsanı yabancılaşmadan kurtaracak olan ikinci boyutu, yani aşkın boyutudur. İnsan ubudiyet boyutuyla ebedi hayata bakar. Eğer insan, iyilik güçlerini geliştirir ve dikey anlamda bir yükselmeyi başarabilirse bu, onu “ala-yı illiyyin”e çıkarır. Ala-yı illiyin, manevi gelişme ve yükselmenin doruk noktasıdır. Bu noktada insan, “İnsan-ı Kâmil” olur. İnsanı kamil, her türlü dünyevi bağlılıkları ve yabancılaşmayı aşmış olan özgür insandır.

Şu halde problematik açıktır: İnsan, özvarlığında bir savaşım yaşamaktadır. Bu savaşımın iki kutbu vardır. Ne zaman kötülük kutbu, iyilik kutbunu bastırıp, zaferini ilan ederse, yabancılaşma başgösterir. Yabancılaşma, insanın ontolojik statüsünün altında bir ahlaki ve toplumsal seviyeye düşmesidir. Başka bir deyişle sorun insanın “tek boyutlu” bir varlığa dönüşmesiyle başlıyor. Tek boyutlu varlık, yabancılaşmış bir varlıktır. Yabancılaşmış insan, ne kuşatıcıdır ne de yansıtıcıdır. O, aşkınlığını yitirmiş ve “arzileşmiş”tir.

Said Nursi, yabancılaşma olgusunu sadece içsel bir olgu olarak, psikolojik ve ahlaki bir sorun olarak ele almıyor. Yabancılaşma, kendisine uygun bir sosyo¬kültürel ve entelektüel bir ortam bulursa artmakta ve yoğunlaşmaktadır. İşte bu noktadan itibaren Said Nursi, bir toplum eleştirmeni olarak yabancılaşmayı teşvik eden düşünce ve koşulları irdelemektedir. Bu, onun çağdaş dünyaya karşı eleştirel bir söylem geliştirmesine neden olmaktadır.

4. Çağdaşlık ve Yabancılaşma Sorunu

Peki bu sorun çağdaş dünyada neden ivedilik kazanmıştır?

Said Nursi’ye göre “her zamanın bir hükmü vardır”. Modern zamanın hükmü de, insani ilerlemeyi dikey boyuttan yatay bir boyuta çevirmiş olmasıdır. Bu zihin¬sel ve entelektüel dönüşümde felsefe önemli bir rol oynamıştır. Çünkü felsefe in¬sanı ve onun benliğini yeniden tarif etmiştir: Bu tarife göre insan “mana-yı ismi”dir; “.. kendi kendine delalet eder; manası kendindedir, kendi hesabına çalışır hükmeder Vücudu asli, zati olduğunu telakki eder. Yani, zatında bizzat bir vücudu vardır, der. Bir hakk-ı hayatı var, daire-i tasarrufunda hakiki maliktir, zu’m eder. Onu bir hakikat-i sabite zanneder. Vazifesini, hubb-u zatından neş’et eden bir te¬kemmül-ü zati olduğunu bilir ve hakeza…” (30. Söz)

Bu yeni tanımında insan, aşkın dünya ile ilişkisini kesmiş ve tek boyutlu bir varlık haline gelmiştir. Onun için dünya hayatı, başka bir dünya ile ilişkisi olmayan kapalı bir sistemdir ve bu sistem içinde, insan özerk bir varlıktır; kendi başınadır. Demek ki, modern felsefenin (hümanizm) tarif ettiği özerk insan, tek boyutlu bir in¬sandır.

Tek boyutlu insanın hedefi ise yatay ilerlemedir. Yatay ilerleme, Said Nursi’nin deyimiyle ehl-i dalaletin “terakki” zannettiği şeydir. Modern anlamda terakki: “.. hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hatta en süflisini tatmak için bütün letaifini ve kalp ve aklını nefs-i emmareye musahhar edip yardımcı vermektir.” (23. Söz) İnsanın tek boyutlulaşması, sonuçları ve maliyeti bakımından, sadece insan te¬kinin kendisi için değil, insanın başkalarıyla olan ilişkileri açısından da ağır olmuştur. Her şeyden önce kâinata “mana-yı harfi” ile değil, “mana-yı ismi” ile bakan modern insan, “ne güzel yapılmış demek yerine, ne güzeldir diyerek”, asli vazifesi yansıtıcılık (aynadarlık) olan kâinatı, bu işlevinden uzaklaştırarak onu “tahkir” etmeye yönelmiştir.

“Çünkü şu mevcudatın ali bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zira on¬lar mektubat-ı Rabbaniye ve meraya-yı Sübhaniye ve memurin-i İlahiyedirler. Küfür ise, onları ayinedarlık ve vazifedarlık ve manidarlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zeval ve firakın tahribiyle çabuk bo¬zulup değişen mevadd-ı faniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik merte¬besine indirdiği gibi; bütün kâinatta ve mevcudatın aynalarında nakışları ve cilve¬leri ve cemalleri görünen esma-i İlahiyeyi inkar ile tezyif eder.” (23. Söz)

Bu yeni varlık tanımında sadece evren değil, bu evren içinde merkezi bir ko¬numa sahip olan insan da, hızla statü kaybetmeye başlıyor. Çünkü insan, yansıtıcılık ve kuşatıcılık özellikleriyle, bu merkezi konuma sahip olmuştur. Bu özellikler ondan alındığı zaman sıradanlaşmakta ve diğer varlık katmanlarından hiç bir farkı olmayan bir nesne konumuna düşmektedir. Felsefenin tanımında insan, paradoksal bir konum almaktadır. Said Nursi bunu şu sözlerle ifade eder: “Felsefenin halis bir tilmizi, bir firavundur. Fakat menfaati için en hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir. Her menfaatli şeyi kendine rab tanır.” (l2. Söz)

Bu sözler, yabancılaşmış insanı en iyi ifade etmektedir. Yine bir başka yerde Allah’a kulluktan vazgeçen insanın nasıl başka şeylere kul olacağını şu şekilde ifade etmektedir: “Eğer yalnız O’na abd olsan, bütün mahlukat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkaf etsen, aciz mahlukata zelil bir abd olursun. Eğer enaniyetine ve iktidarına güvenip, tevekkül ve duayı bırakıp, tekebbür ve davaya sapsan, o va¬kit iyilik ve icat cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zayıf düşersin; şer ve tahrip cihetinde dağdan daha ağır, taundan daha muzır olur¬sun.” (23. Söz)

Demek ki, yabancılaşmış insan, sadece varlık alemi içinde kendi statüsünü düşürmekle kalmaz, hem de statüsünü düşürdüğü varlık dünyasına zarar vermeye ve onu tahrip etmeye başlar. Bu yönüyle yabancılaşmış insan daha yıkıcı ve yırtıcıdır.

“Nefsi emmare, tahrip ve şer cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir. Fakat icat ve hayırda iktidarı pek azdır ve cüz’idir. Evet, bir haneyi bir günde harap eder, yüz günde yapamaz.” (23. Söz)

Yine yabancılaşmış insan sosyal ve beşeri ilişkilerinde de menfi davranmaya başlar. Çünkü toplumsal yaşamdaki ilkesi; hak değil, kuvvettir. Bireysel çıkarları ve menfaatleri için kuvvet kullanmaktan kaçınmaz. Oradaki ilişkilerinde de egosunun hizmetindedir. Egosunun dışındaki herkesi düşman kabul eder.

5. Yabancılaşmanın Aşılması

Çağdaş dünyanın yabancılaşmayı artırıcı etkilerine rağmen Said Nursi, bu soru¬nun aşılamayacak bir sorun olmadığı kanaatindedir. Her şeye rağmen ya¬bancılaşmadan kurtulmak mümkündür. Ona göre tek boyutlulaşmanın aşılması, ya¬bancılaşmanın da aşılmasıdır. O halde çağdaş insan kaybettiği aşkın boyutunu keşfeder ve onu kazanmaya çalışmalıdır.

Yabancılaşma ve yabancılaşmanın aşılmasını Said Nursi, toprak altındaki bir çekirdeğe benzetmektedir. Eğer toprak altındaki çekirdek, ağaç olmak için potan¬siyel gücünü yeryüzüne çıkmak ve gelişmek doğrultusunda kullanırsa bunu başarır ve dar bir alemden geniş bir aleme açılır; aksi takdirde ise, orada çürüyüp hayati fonksiyonlarını kaybeder. (23. Söz) İşte insan da böyledir:

“Eğer insan, şu dar alem-i arzide, hayat-ı dünyeviye toprağı altında o cihazat-ı maneviyesini nefsin hevesatına sarf etse; bozulan çekirdek gibi, bir cüz-i telezzüz için, kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir halde çürüyüp tefessüh ederek, mes’uliyet-i maneviyeyi bedbahtruhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecek¬tir.” (23. Söz)

Oysa insan potansiyel imkânlarını dikey gelişme ve yükselme doğrultusunda kullanırsa, aşkınlaşma ve özgürleşme imkânlarını da elde edebilecektir. Said Nursi, “hakiki terakki” derken bu tür bir ilerlemeyi kastetmektedir.

“Evet, hakiki terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hatta hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine layık hususi bir vazife-i ubudiyetle meşgul olmalarıdır. Yoksa, ehl-i dalaletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hatta en süflisini tatmak için bütün letaifini ve kalb ve aklını nefs-i emmareye mu¬sahhar edip yardımcı vermek değil. O terakki değil, sukuttur.” (23. Söz)

Said Nursi, yabancılaşmayı aşmak ve insani yükselmeyi gerçekleştirmek için ikili bir yöntem önermektedir. (11. Söz) İlk yöntem, varlık ve varlık içinde ayrıcalıklı bir konumu olan insan üzerinde tefekkür etmektir. Tefekkür, insanın kendi konumu ve gayesi hakkında açık bir bilinç sahibi olması demektir. Bu bilinç, her şeyi Rahman’ın bir tecellisi ve ayeti olarak algılamaktır.

İkinci yöntem ise, bu bilincin gereği olan şükrü hayata hakim kılmaktadır. Şükür, tefekkürün uzantısında olan bir eylemdir; bu eylem aslında hayatın kendisi¬dir, yani yaşam tarzımızdır. Bu iki işlem, insanı yabancılaşmadan ve tekboyutlu¬luktan kurtaracaktır.

Said Nursi, yabancılaşmanın aşılmasına paralel olarak insanda olağanüstü değişiklikler beklemektedir. Böyle bir insan, “hadisatın tazyikinden” kurtulur ve hatta “kâinata meydan okuyabilir.” (23. Söz) Demek ki, yabancılaşmanın aşılmasıyla insan dünyanın ağırlıklarını üstünden atmakta ve hafiflemektedir. Hafifleyen insan ise “uçabilme” kaabiliyetine sahiptir.

Yabancılaşmadan kurtulma, insandaki hayır güçlerin şer güçlere galebe çalması demektir. Böylelikle “Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılab eder. Ahsen-i takvim kıymetini alır, ala-yı illiyine çıkar.” (23. Söz) İçindeki şer güçlere karşı mücadelesinde başarılı olan insan, elbette diğerleriyle olan ilişkilerinde de bir başkalaşım geçirecektir. Bu başkalaşım sayesinde insan diğerleriyle yarışmaktan vazgeçip, barışmaya karar vermektedir. Çünkü yabancılaşmadan kurtulan insanın gözünde, her şey Rahman’ının bir tecellisi ve ay¬nasıdır. Rahman’a duyduğu derin saygı ve O’na gösterdiği şükür, O’nun ya¬ratıklarına da benzer şekilde davranmasına neden olmaktadır.

Netice olarak Said Nursi’ye göre bir yabancılaşma biçimi var ki, bu aşılamazsa insan hem kendine ve türüne hem de başka varlık kategorilerine ya¬bancılaşmaktadır: O da insanın aşkın boyutu itibariyle bağlı olduğu ve ait olduğu şeyi unutmasıdır. O’nu unuttuğu andan itibaren kendisini de unutmaktadır. Bu “unutma” problemi, ciddi bir oryantasyon sorunun başlangıcı olup, yabancılaşmayı beraberinde getiriyor. Yabancılaşmayı aşmak istiyorsak, yeniden aşkın boyutu¬muzu keşfetmek ve onu egemen kılmak zorundayız. Aksi takdirde bu yabancılaşma sürüp gidecektir.

Yazar


Avatar