Makaleler

İnsan-Bilim-İslâm – II

800’lü yıllarda tercümelerle başlayan bilimsel faaliyetler, Müslümanların orijinal katkılarıyla 11. yüzyıla kadar faal ve çok üretken bir dönem yaşadı. 15. yüzyıla kadar da öncülüğünü korudu. Örneğin, 1575 İstanbul rasathanesi, aynı yıllardaki Tako Brahe’nin rasathanesiyle alet edevat bakımından boy ölçüşür durumdadır.10 İslam dünya görüşü ışığında gelişen bilimsel gelenek, aynı şekilde 12. yüzyılda Arapça’dan Latince’ye tercümelerle İspanya ve İtalya kanalıyla Batı Hıristiyanlık dünyasına ulaştı. Cabir bin Hayyan’ın simyası, Harizmi’nin Cebiri İbn Sina’nın Kanun’u (tıbbı ve felsefesi), İbn Heysem’in Optiği, Batlamyus’un Almagest’i Arapça’dan Latince’ye çevrilen eserlerin sadece birkaç tanesidir. Batılı düşünürler Yunan geleneğini özellikle Aristo’yu toplumlarına kabul ettirebilmek için Farabi’nin etkisi apayrı bir yer tutar. Descartes dahil bir çok Batılı düşünürün Gazzali’den etkilendiğini M. M. Şerif delilleriyle anlatır.11

Müslümanların bilime katkısını önyargılı kabul etmek istemezler. Müslümanları orijinal katkıları olmayan, sadece emaneti (Yunan bilimini) alıp yerine teslim eden bir aracı olarak görürler. Hatta Dreyer12 gibiler “Astronomiyi ikinci yüzyılda Batlamyus’un bıraktığı şekilde bulduk” diye şikayet eder. Okullarındaki astronomi kitapları Batlamyus’tan Kopernik’e (1473-1543) atlar. Aradaki 1300 yılda sanki hiç bir şey yapılmamıştır.

Öte yandan Draper, Sarton, Hitti gibi Batılı bilim tarihçilerinin Müslümanlar için söylenmiş övgülü sözlerine de rastlamak mümkündür. Müslümanların bilime olumlu ve orijinal katkılarının olduğunu göstermek bugün için sorun değildir. Asıl sorun, o geçiş dönemini nedenleri ve nasıllarıyla iyi anlayıp, doğru yorumlamaktır. Güneş merkezli evren görüşünün bu geçiş döneminin hemen arkasından Batıda ortaya çıkması, Müslümanların bilime katkısı olmadığını söyleyen Batılıları sanki haklıymış gibi gösterir. Bilimin ilerlemesini, evrenin yapı ve işleyişini daha iyi anlamak olarak algılayan Batılılar Müslümanların bu konuda çalışmaları varsa bile sonuçsuz kaldığını, bu sebeple bilimsel ilerlemeye katkıları olmadığını zannederler. Örneğin, Dreyer’in yukarıdaki sitemli sözleri Kopernik’in güneş merkezli sistemi önermesinde İslam astronomisinin hiç bir faydası olmadığını imâ eder.

Yermerkezli sistemden güneşmerkezli sisteme geçişin öyküsü aslında önyargılı Batılıların anlattığı gibi değildir. Gözlemlerin Aristo’nun yermerkezli sistemini doğrulamaması üzerine, Batlamyus’un neden güneşmerkezli sistemi seçmediğini, gözlemlerini temel alıp Aristo’nun modelini değiştirdiğini yukarıda söylemiştik. Bu durumda Müslümanlara düşen görev duyarlılığı arttırılmış gözlemlerle Batlamyus’un yeni modelini teste tabi tutmak olmalıydı ve aynen öyle oldu. Müslümanların gözlemleri şüphesiz daha duyarlıydı.13 Yeni gözlemlerin Batlamyus’un modelini de doğrulamadığı çok geçmeden ortaya çıktı. Bu nedenle, Beyruni ömrü boyunca yermerkezli değil, göneşmerkezli sistemi savunmuştu.14

Ama, ömrünün sonuna doğru, ister yermerkezli olsun, ister güneşmerkezli olsun astronominin değişmeyeceğini, yani aynı gözlemleri her iki sistem için yorumlamanın mümkün olduğunu, doğru tercihe sebep olabilecek bilgilerin henüz olmadığını söyledi ve mevcut sistemde karar kıldı. Öte yanda, Nasrettin Tusi, İbn Şatır, İbn Bacce gibi astronomlar yer merkezli ama daha değişik modeller öne sürdüler. İbn Şatır’ın modeli özellikle ilginçtir. Çünkü o yermerkezli olması hariç tamamıyla Kopernik’in modeline benzer.15 Kopernik zamanına gelinceye kadar değişikliklerle yermerkezli sistem iyice dejenere olmuştu. Kopernik’e güneşmerkezli sistemi tercih ettiren en önemli sebeplerden biri aslında yermerkezli sistemin 600 yıldan beri yapılan gözlemlerle ve model değişiklikleriyle bir türlü doğrulanamamış olmasıdır. Rasathanesi bile olmayan, gözlemlerini orada burada portatif el aletleriyle yapan Kopernik’in kendi yaptığı birkaç gözleme dayanarak güneşmerkezli sistemi öne sürdüğünü söylemek doğru olmaz. Kaldı ki, dünyanın döndüğünü ispatlayan hiç bir fiziksel kanıt henüz mevcut da değildir. Bu yüzden Galileo’nun savunması başarısızlıkla sonuçlandı. Newton dönemine kadar (150 yıl) Kopernik’in görüşleri kabul görmedi. Ancak, Kopernik’in ölümünden 300 yıl sonra, dünyanın kendi etrafında döndüğü Paris’te 1851 yılında bir sarkaçla Foucoult (1819-1868) tarafından, güneş etrafındaki hareketi de 1838 yılında ilk kez yıldız paralaxını16 ölçebilen Wilhelm Bessel (1784-1846) tarafından ispatlanabildi. Bu durumda Müslümanların katkısını kabul etmeyen zihniyetin, Batlamyus modelini de bilimsel bir katkı olarak görmemesi gerekir. Çünkü Batlamyus’un yaptığı da Müslümanlardan farklı değildir.

Başlangıcında Avrupa’daki bilim, İslam bilim anlayışıyla uygunluk gösteriyordu. Batı biliminin kurucuları Bacon, Kopernik, Galile, Kepler, Newton, Descartes ya rahiptiler veya inancında sadık birer dindardılar. Newton’un (1642-1727) yerçekimi ve hareket yasalarını ilân ettiği “Principia” kitabının üçte biri bütünüyle evrenin ve yasalarının teolojik (ilahî) açıklamalarına ayrılmıştı. Fakat bu bilim anlayışı uzun sürmedi. Newtoncu yasalarla dünyanın güneşten koptuğu teorisini ortaya atan Laplace (1749-1827), Napolyon’un “bu teoride tanrının rolü nedir?” sorusuna karşılık” öyle bir varsayıma gerek duymadım” cevabını verir. Tanrı tanımazlığı prensip edinen yeni bir bilimsel anlayış çağı başlamıştır artık. Aristo’nun evreninde göklerin hareketi için tanrı zorunluydu, çünkü hareket için hareket ettirici şarttı. Fakat şimdi Newton’un birinci yasası bu hükmü kaldırdı. Hareket için hareket ettirici şart değildir artık. Hareket maddenin doğasında vardır. Aristo evreni sonlu olmak zorundaydı. Çünkü yıldızlar küresi dünyanın etrafında dönüyordu. Ama, Kopernik’in evreninde güneş merkez oldu. Böylece yıldızlar bir küre üzerinde değil, her yere dağılmış olabilirdi. Zamanda olduğu gibi, evren, mekânda da sonsuz olmalıydı. Evren içindeki madde ve maddeyi hareket ettiren yasalar ezelden beri hep var kabul edildi. Newton başlangıç şartlarının ve hareket yasalarının belirleyicisi olarak tanrıyı kabul etmiş ve imanını kuvvetlendirmişti. Ama aynı evren görüşü ve aynı bilgilere inanmak istemeyenlere fırsat tanımıştı. Tanrısız bir evren düşüncesi, Thales’le (M.Ö. 600) başlayan İyonya’lı bilginlerin oluşturmak istedikleri dünya görüşlerinin temel özelliğiydi. Bu eski Yunan düşüncesi Batı bilim anlayışı olarak yeniden ortaya çıktı.

Hume ve Kant’ın kritiklerinden sonra Batı bilimi, metafiziği bütün bütün reddetti. Bu, Batı bilim anlayışını daha da daralttı. Böylece, deney ve gözlemle ispatlanamayan olaylar ve olgular bilimin konusunun dışına itildiler. Bu da, ispatlanamayan, doğrulanamayan şeylerle uğraşmanın anlamsız olduğunu ifade eden pozitivizm anlayışını doğurdu. Tanrı ve ahiret inancı rasyonel olarak ispatlanabilir, deney ve gözlemle doğrulanabilir olmadıkları için bilimsel anlayışla bağdaşmaz duruma düştü. Sonuçta, inancı da boşlanan insan, artık mekanik yasaların oyuncağı ve evren içinde hiç bir özelliği ve değeri olmayan bir makine konumuna indirildi.

1800’lü yılların sonunda Batı dünya görüşü değişik türde bilimsel gelişmelere sahne oldu. Boltzmann termodinamiğin ikinci yasasını keşfetti, böylece evrenin ezelden beri işleyen bir makine olmasının imkânsız olduğu ortaya çıktı. Çünkü evren bir ısı ölümüne doğru gitmekteydi. Öte yanda, Kuantum mekaniği ve Einstein’ın genel rölativite teorisi de evrenin bir başlangıcı ve bir sonu olabileceğini doğruladı. Büyük patlama “Big Bang” teorisi evrenin zamanda ve uzayda sınırlı ve sonlu olabileceğini söyleyen, günümüzde henüz geçerliliğini koruyan en popüler teoridir. Evrenin bir başlangıcı ve bir sonu olabileceği fikri, bir çok bilim adamını yüzyılı aşkın zamandır rahatsız etmektedir. Çünkü bu gibi fikirler bir yaratıcının olduğunu hatıra getirir.

Öte yandan bilim felsefesindeki gelişmeler de pozitivizmi yıktı. Günümüzün bilim felsefecilerinden Popper17 evrensel hükümlerin, yani bilimsel teorilerin doğrulanmasının ve ispatlanmasının imkânsız olduğunu vurgular. O’na göre bilimin ilerlemesi, öne sürülen her yeni teorinin yanlışlanabilir olmasına, ama yanlışlanamamasına bağlıdır. Popper’in fikirlerine itiraz edenler ise, bir teorinin yanlışlanamaması onun doğru olduğunu değil, sadece yanlışlanamadığını gösterir deyip, doğruya ulaşmanın imkânsız olduğu sonucuna vardılar. Böylece, bilimde pozitivizm ve yanlışlamacılığın yanında pragmatizm, enstrümentalizm, natüralizm gibi daha birçok “izm”li yaklaşımlar ortaya çıktı. Yakın zamanda Kuhn18 yeni bir bilim anlayışını öne sürdü. Çok itirazlar almasına rağmen, bir çok çevrenin desteğini de görmektedir. Kuhn’a göre bilim objektif olamaz. Bilim belli bir paradigmaya hizmet etmek durumundadır. Paradigmalar zamanla eskiyip gözlemlerle çelişir duruma gelirler. Yeni bir paradigmanın kabulü sıkıntılı bir devrimle gerçekleşir. Kuhn’a göre bilim devrimlerle ilerler.

Feyarebend ise bugünkü bilim ve bilim adamları hakkında hiç de iyi düşünmez. Ona göre “bilim adamları ve bilim filozofları bilimi, bir zamanların Roma kilisesinin Hıristiyanlığı savunduğu tarzda savunmaktadır. Kilisesin doktrini doğrudur. Başka her şey putperest saçmalığıdır. Bir zamanların papazlarının küfürle ve aşağılamakla yüklü lisanı, bilimin bünyesinde kendisine yeni bir mesken bulmuştur. …ayrıca bilim, özel bir kurum olmaktan çıkmış, bir zamanlar kilise nasıl toplumun dokusunun asli bir öğesi olmuşsa bugün de bilim, demokrasinin dokusunun asli bir ögesi durumuna getirilmiştir. Günümüzde kilise ve devlet birbirinden özenle ayrılmışlardır. Oysa devlet ve bilim, bugün, elele çalışmaktadır. …bilim gerçeği bulduğu için değil, doğru metodu bulduğu için de değil, ama diğer ideolojilerin nüfuzuna gem vurduğu için, bir zamanlar bireylere özgürce düşünebilecekleri bir ortam sunduğu için gönüllere ferahlık vermekteydi. …oysa bugünün bilim adamı, tutumu ile toplumun daha özgür olmasını sağlamak şöyle dursun, tam tersine köleleştirmeye doğru sürüklemektedir”19

Sistematik düşüncenin bir ürünü olan bilim, geliştirdiği prensiplerle insan düşüncesini kontrol eder. Böylece, düşünce hürriyetini de tehdit eden bilim, ürettiği teknolojinin kontrol edilememesi ihtimali ile görünüşte sanki insanlığın topyekün mahvına çalışan görülmez bir canavardır. Arthur C. Klarke’nin “2001: A Space Odyssey” romanında ve daha birçok bilim kurgu hikayelerinde, insanlara hizmet için, insan tarafından üretilen makineler, yönetimi ellerine geçirirler. Başlangıçta bunu kimse fark etmez, çünkü her şey yolundaymış gibi görülür. Durumun farkına varan kahraman, şansı yaver giderse ve mücadeleyi başarabilirse, insanlık kurtulacaktır.

Bugünün Batı bilim ve teknolojisi karşısında insanlığın durumu, görebilenler için, bir kurgubilim hikayesi değil, gerçektir. Capra20 “uzak gezegenlerdeki uzay gemisinin yumuşak iniş yapmasını buradan kontrol edebiliyoruz da, arabalardan ve fabrikalardan çıkan kirletici dumanları denetim altına almaktan aciziz. Dev uzay kolonilerinde yaşayacak hayali topluluklar önerebiliyoruz da kentlerimizi yaşanacak hale getiremiyoruz. …tıp bilimi ve farmakolojisi sağlığımızı tehlikeye atmaktadır ve savunma bakanlığı ulusal güvenliğimizin en büyük tehdidi haline gelmiştir” demektedir.

Peki, bu durumda ne yapmamız gerekir? Bilimi bazı kültürlerde olduğu gibi bütün bütün reddedip kabul etmeyelim mi? Verilecek cevap hiç de kolay değilmiş gibi görülür. Aslında, bazılarına göre bu cevap hazırdır zaten, çünkü o, onun bilim anlayışıdır ve dünya görüşünün bir parçasıdır.

İlk dönem Müslümanlarının kafalarında oluşturdukları dünya görüşü ve ona bağlı bilim anlayışı, geçiş döneminden sonra da devam etti. Hiç bir zaman Avrupa’daki dünya görüşü gibi büyük değişikliklere uğramadı. Ancak, zaman içinde Müslümanların değer sistemleri değişti. İzzetbegoviç21 Hıristiyanlık dünyasındaki ve İslam alemindeki değişimleri tasvir ederken, “Hıristiyanlığın İslamlaşması” ve “İslam’ın Hıristiyanlaşması” tabirlerini yerinde kullanmıştır. Gerçekten o dönemde Hıristiyanlığın, o eski uzlaşmaz tutumunu bırakıp, insanın ruhsal ve manevi değerleri yanında, maddi ve dünyevi değerlerini de bir derece kabule yanaştığını görüyoruz.22 Halbuki, İslam aleminde manevi değerler artık baskın olmaya başlamıştı. Tasavvuf ve mistisizmin daha ön plana çıktığı İslam düşüncesi tarihinde23 açıkça görülür. Seyyid Hüseyin Nasr’ın24 ifadesiyle İslam alimleri o dönemde dünya görüşünde dengeyi bulduklarını sanıyor ve kozmos içinde tabiatla uyumlu bir hayatı tasvir etmeye çalışıyordu.

İslam dünya görüşünün ve ilim anlayışının tipik bir özelliği insanı ön plâna almasıdır. Yunus Emre’nin; “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsen / Bu nice okumaktır.” dörtlüğü bunun en açık ifadesidir. Batı bilimi ve teknolojisinden kaynaklanan Avrupa dünya görüşü ile İslam dünya görüşü karşılaştırıldığında taban tabana zıtlık tekrar karşımıza çıkar. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Amma hikmet-i felsefe ise, hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı, kuvvet kabul eder; hedefı, menfaat bilir; düstur-u hayatı, cidal tanır; cemaatlerin rabıtasını, unsuriyet, menfi milliyeti tutar; semerâtı ise, hevesât-ı nefsaniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyiddir. Halbuki: kuvvetin şe’ni, tecavüzdür; menfaatin şe’ni, her arzuya kâfi gelmediğinden, üstünde boğuşmaktır; düstür-u cidalin şe’ni, çarpışmaktır; unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, tecavüzdür. İşte bu hikmettendir ki, beşerin saadeti selb olmuştur.

“Amma hikmet-i Kur’aniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel hakkı kabul eder; gayede menfaate bedel, fazilet ve rıza-yı İlahîyi kabul eder; hayatta dustur-u cidal yerine, düstur-u teavünü esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında; unsuriyet, milliyet yerine rabıta-i dinî ve sınıfi ve vatanî kabul eder; gayâtı, hevesât-ı nefsaniyenin tecavüzatına sed çekip, ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyât-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevkedip insan eder. Hakkın şe’ni, ittifaktır; faziletin şe’ni, tesanüddür; düstur-u teavünün şe’ni, birbirinin imdâdına yetişmektir; dinin şe’ni, uhuvvettir, incizaptır; nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe’ni, saadet-i dareyndir.”25

Avrupa eski Avrupa değildir artık, Newton’dan sonra gelişen mekanistik dünya görüşü içinde insanlık değerleri yok olmaya yüz tutmuştu. Öte yandan, İslam dünya görüşünün yukarıdaki değerler sistemi de etkisiz kaldı. Çünkü İslam alemi bilim ve teknolojiyi ihmal etmiş, maddi güç Avrupa’nın eline geçmişti. On sekizinci yüzyıldan itibaren, Batılı dünya görüşünden kaynaklanan emperyalist emellerden İslam alemi de etkilenmeye başladı. İslam alemi bilim ve teknolojideki ihmalinin bedelini ödemekle karşı karşıya kalmıştır artık.

İçine düştükleri bu problemden kurtulma yollarını arayan birçok İslam düşünürü çıktı. Bunlar arasında, Arap yarımadasında Muhammed Bin Abdulvahhab, Kuzey Afrika’da Seyyid Muhammed Abduh, Hindistan bölgesinde Sir Seyyid Ahmed Han, Muhammed İkbal ve Anadolu’da Bediüzzaman Said Nursi sayılabilir.

İslam Dünya görüşünde reform arayan bu gibi düşünürlerin önerdikleri çözümler farklılık gösterir. Bilimi ve teknolojiyi bütün bütün reddedenler olduğu kadar, çağdaş bilimi ve teknolojiyi yakalama amacıyla kültür değerlerini değiştirmeyi uygun görenler de vardır. Bu tartışmalar günümüzde bile sürmektedir.26 Örneğin, Faruki27 “içinde yaşadığımız dönemde İslam ümmeti tehlikeli bir durumla karşı karşıyadır” diyor ve “biz korkunç bir ikilemin boynuzlarına yakalanmış durumdayız. Ya bilimi alacak ve dinimizi ondan apayrı, öznel ve şahsi bir alana kapatacağız, ya da dinimizi düşünce hayatımızın temeli kılarak şerefyab olacak, buna karşılık ‘bilim’ alanındaki zaafımızı ve onun sağlayacağı güçten yoksun kalmayı sürdüreceğiz. Bu, bence yanlış vazedilmiş bir ikilemdir…” diye devam ediyor.

Bu tartışmalarda çoklarının farkına varmadığı bir problem vardır. Genelde tartışanlar arasında bilim, bilimsel bilgi, bilim anlayışı, dünya görüşü gibi kavramlar birbirine karıştırılır. Kavramların açık olmaması veya anlaşılmaması nedeniyle tartışmaların çoğu ya yanlış sonuca olaşır veya anlamsız bir kavgadan öteye geçemez.

Bediüzzaman bilimsel bilgi, bilim anlayışı, dünya görüşü gibi kavramların tamamıyla farkındadır. “Aklın nuru fünun-u medeniyedir, vicdanın ziyası ulum-u diniyedir, ikisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder, iftirak ettikleri vakit birinden taassup, diğerinden hile ve şüphe tevellüd eder”28 derken, “science” kelimelerini kasıtlı kullanmıştır. Hakikat demekle de İslam dünya görüşünü kasteder.

İslam dünya görüşünün temeli imandır. Bilgisiz iman, Kur’an’da istenen iman değildir. Tutarlı bir dünya görüşüne, sağlam bir imana ulaşmak mevcut bilgilerin mantıklı bir yorumuyla mümkündür. Bir kimse, eserlerinde Bediüzzaman’ın bu yorumu yaptığını açıkça görebilir. O, on asırdan bu yana detayları ihmal edilmiş İslam dünya görüşünün günümüzün bilgileriyle daha canlı, daha anlamlı, daha tutarlı olduğunu, gerçek anlamda anlamsızlığın, tutarsızlığın tanrıtanımaz Batılı bilim anlayışında ve dünya görüşünde olduğunu açıkça ortaya sermiştir.

Batı dünyası Hıristiyanlığın etkisiyle insanın maddi yanını ihmal etmişti, bugünkü bilim anlayışıyla da insanın insan yanını, moral ve ahlâk değerlerini ihmal etmektedir. Bediüzzaman’ın açıkça ifade ettiği gibi insanın gerçek mutluluğu aklın ve kalbin beraberce tatmin olmasına bağlıdır.

Dipnotlar:
10. Adnan Sayılı, The Observatory in İslam, and ist Place in the General History of Observatory, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1988.
11. İslam Düşüncesi Tarihi, editör: M. M. Şerif, (Özgün Adı: History of Muslim Philosopy), İnsan Yayınları, İstanbul, 1990.
12. J. L. E. Dreyer, A History of Astronomy from Thales to Kepler, second edition, Dover Publications, Inc., New York 1953, p. 280.
13. Adnan Saygılı, a.g.e.
14. Seyyid Hüseyin Nasr, İslam’da Bilim ve Medeniyet, çev. Nabi Avcı, Kasım Turan, Ahmet Ünal, (Orjinal adı: Science an Civilization in Islam), İnsan Yayınları, İstanbul 1991, s. 141.
15. Olaf Pedersen, Early Physics and Antronomy, Cambridge Univ. Pres, 1974, p. 227.
16. Paralax: Bir cisme bakarken hareket ettiğinizde, cismin arka alandaki nesnelere göre yerini değiştirmesine verilen ad. Yıldızların bize uzaklığını ölçmek için kullanılan güvenilir bir yoldur.
17. K. R. Popper, The Logic of Scientific Diccovery, London: Hutchinson 1968.
18. T. S. Kuhn, The Structure of Scientific Revolutions, Chicago, Chicago Univ. Press 1970.
19. Feyerabend, a.g.e., s. 108.
20. Fritjof Capra, Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası, çev. Mustafa Armağan, İnsan Yayınları, İstanbul 1992, s. 40.
21. Protestanlığın çıkması, Rönesans Hareketleri gibi.
22. Ali İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında İslam, çev. Salih Şaban, Nehir Yayınları, İstanbul 1992.
23. M. M. Serif, a.g.e.
24. Seyyid Hüseyin Nasr, İslam ve İlim, İslam Medeniyetinde Akli İlimlerin Tarihi ve Esasları, çev. İlhan Kutluer, İnsan Yayınları, İstanbul 1989.
25. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Yeni Asya Neşriyat, Almanya 1994, s. 122
26. Bkz. İslam Bilimi Tartışmaları, der. Mustafa Armağan, İnsan Yayınları, İstanbul 1990
27. İsmail R. el-Faruki, “The Causal and Telic Nature of the Universe”, MAAS Journal of Islamic Science, c. 2., Sayı 2, July-Dec. 1986, p. 9.
28. Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1991, s. 127.

Yazar


Avatar