Makaleler

İnsan-Bilim-İslam – I

İnsanın karşı karşıya olduğu iki gerçeklik vardır. Bunlardan birisi bilim adamlarının “evren” dediği, insanların da vücutlarıyla içinde bulunduğu cismani alem, yani fizik dünyadır. Diğeri de her insanın düşündüğü, hayal ettiği, inandığı, duyguları ile yaşadığı kendi özel dünyasıdır. Birinin madde, diğerinin madde olmaması gerekçesiyle birbirinden bağımsızmış gibi görünen bu iki dünya arasındaki iletişim ve etkileşme şüphesiz bir gerçektir. Fizik dünyada olan bir olay, haber bile olsa kişinin özel dünyasını etkiler, onu üzer, sevindirir veya korkutur. Hatta hayalindeki dünyanın yapısını bile değiştirebilir. Öte yanda, insanın iç dünyasının etkilerini dış dünyada görmek hiç de zor değildir. Bunlar bize yollar, köprüler, binalar olarak gözükür; sanat ve teknoloji harikaları ise bu gerçeği açıkça ilan eder.

Her iki dünyanın bilgisi insan için hazır değildir. İç dünya, öğrenmeyle birlikte şekillenmeye başlar. Öte yandan, dış gerçekliği kavramak da iç dünyanın şekillenmesine bağlıdır. Kendi benliğinin, aynı zamanda dış gerçekliğin bilincine varmış her insan, varlıklar içinde kendi konumunu merak eder. Bu da onu; “İnsan nedir, hayat nedir, insan ile iletişimi olan varlıkların, kısacası evrenin ve evren içindeki olayların bir anlamı, bir amacı var mıdır?” gibi daha birçok soruyla karşı karşıya getirir. Bu tür sorular insanlığı ilgilendiren temel kozmolojik sorulardır. Açıkgenç1 herkesin bir dünya görüşünün olduğunu ve bu dünya görüşü içinde kişi farkında olsun veya olmasın, açıkça ifade edebilsin veya edemesin bu kozmolojik soruların mutlaka cevaplandığını söyler.

İnsanların dış gerçeklikle ilgili bilgileri her zaman eksiktir. Dünya görüşlerindeki tutarsızlığın veya detaylarındaki eksikliğin farkına varan insanlar tutarlı ve güvenilir bilgi üretmenin yollarını aramışlardır. Böylece, sistematik, kendi içinde tutarlı bilgi üretme faaliyeti olarak tanımlayabileceğimiz bilim ortaya çıkmıştır. Bununla beraber bilim, henüz bütün özellikleriyle tam olarak anlaşılmış bir kavram değildir. Günümüz bilim felsefecilerinden Feyerabend2 “Bilim felsefesi ile ilgilenen her ekol, bilimin ne olduğunu, nasıl çalıştığını farklı şekillerde anlayıp anlatmaktadırlar. Buna ek olarak bilim adamlarının, politikacıların ve kamu adına konuştuğu iddiasında olan muhtelif kimselerin de görüşleri vardır. Bilimin tabiatının hâlâ karanlıklar içinde olduğunu söylersek, gerçeği büyük ölçüde dile getirmiş oluruz” demektedir.

Bilimin objektif bir tarifinin yapılamaması bizleri farklı bilim anlayışlarıyla karşı karşıya bırakır. Hemen belirtelim, bilim anlayışı sadece “bilim” sözcüğünden kişinin ne anladığı değil, bilim adamlarının bilim yapmaktaki amacı, bilimin sonuçlarını anlama ve kullanma tarzı ve hatta dünya görüşü içinde bilime biçilen tüm değerler sistemi olarak anlaşılmalıdır. Yapılan araştırmalar, edinilen bilgiler açısından bilimin kimliği tek olmasına rağmen, bilim anlayışı kişiden kişiye çok farklı olabilir. Bununla beraber etkileşen fertler çeşitli toplum düzeylerinde toplumların bilim anlayışlarını da oluşturabilirler. Bilim anlayışı fertten ferde, toplumdan topluma değişebileceği gibi, zamanla da değişir.

Bilimi ve yaklaşık üç yüz yıldan beri insanlığın dünya görüşünü ele geçirme mücadelesi veren bu günkü Batılı bilim anlayışını daha gerçekçi tanıyabilmek için bilim tarihine kısaca bir göz atmak faydalı olacaktır. Batılı bilim anlayışı bilimi, antik Yunan medeniyetiyle başlatır. Cemal Yıldırım’ın “Gerçek anlamda bilim, gözlemlerimizi açıklama, evreni anlama ihtiyacının belirdiği noktada başlar. Böyle entelektüel ilginin izine ne Mısır’da, ne de Mezopotamya’da rastlamaktayız. … Oysa, evreni anlamak ihtiyacı Yunan düşüncesinin belirgin özelliğidir”3 sözleri bunun açık bir ifadesidir. Ama Cemal Yıldırım’ın aynı kitabında M.Ö. 2500 yıllarında Sümerlerin çarpım tablosunu kullandıkları, alan ve oylum hesapları yaptıkları, daire alanı ve silindir oylumu bulmada ?4 değeri olarak 3.125’i kullandıkları, daha sonra, Babillilerin özellikle matematik ve astronomide büyük ilerlemeler katettiği, karekök, küpkök almayı bildikleri, ikinci ve üçüncü dereceden denklemleri çözdükleri, yarım dairede çizilen tüm üçgenlerin dik açılı olduğunu, hatta ileride Pisagor teoremi denilecek teoremi bildikleri, astronomik gözlemlerle yılın uzunluğunu 4.5 dakika gibi çok küçük hata payı ile hesapladıkları, her 18 yılda bir meydana gelen ay tutulmalarını önceden kestirebildikleri, öte yandan, Mısırlıların aynı seviyeyi tutturamasa da bilgide pek geri olmadıkları, hatta hekimlikte daha ile oldukları yazılıdır. Yani, Yunan medeniyetinden önce aritmetik, cebir, geometri, astronomi ve tıp vardır ama gerçek anlamda bilim yoktur. Açıkça görülür ki, Cemal Yıldırım’ın bize burada anlatmak istediği bilim değil, bilim anlayışıdır. Kendi benliğinin bilincine yarmış her insanın kozmolojik sorular sorduğunu ve ilgili bilimin eski Yunanla başladığını varsaymak, daha önceki tüm insanlarda gözlemleri yorumlama, evreni anlama ihtiyacının olmadığını söylemektir.

Bugünkü anlamda, sistematik düşünce, gözlem veya deneyle elde edilmiş bilgi anlamında düşünülse bile, bilimsel bilginin geçmişi ilk insana kadar götürülebilir. Örneğin, güneşin doğduğunu gören akıl sahibi ve insan tarifine uygun ilk insan5 hiç şüphesiz akşam olunca güneşin batacağını ve yarın tekrar doğacağını da biliyordu. Bu çok basit ve ilkel de olsa bir astronomik bilgidir. Tarih, arkeoloji ve antropoloji, tarih öncesi insanlarının bile gözlemlerden kaynaklanan dünya görüşleri olduğunu açıkça ilan etmektedir. O halde, ilk insandan itibaren bilim de vardır, bilgi de.

Batılı bilim anlayışının bilimi antik Yunanla başlatmak istemesi gayet doğaldır. Çünkü, mevcut belgeler materyalist, rasyonalist, tanrı tanımaz bugünkü Batı benzeri dünya görüşlerinin o devirlerde ortaya çıkmaya başladığını gösterir. İlk bilgin M.Ö. 600 yıllarında yaşamış Milet’li Thales’dir. O mitolojik düşünceden rasyonel düşünceye geçişi simgeler. Thales geometride ispat fikrini getirmiştir. M.Ö. 585’de bir güneş tutulmasını önceden hesaplamıştır. Thales’e göre evren sudan yapılmıştır ve dünya bir tahta parçası gibi suyun üstünde yüzmektedir. Thales’in fikirleri daha sonra Anaximender ve Anaximenes (Thales’den 40, Anaximender’den 20 yaş küçüktür) tarafından tartışılmış, değiştirilmiş, geliştirilmiştir. Her ikisi de dünyayı evrenin merkezinde kısa bir silindir biçiminde düşünüyordu. Ama, Anaximender evreni sınırsız, sonsuz, bitmez, görünmeyen kendisinin “Aperon” adını verdiği maddeden yapılmış iç içe dört halka, (1- Sıcak [Ateş], 2- Soğuk [Hava], 3- Islak[su], 4- Kuru [Toprak]) olarak tasvir eder. Anaximenes ise sonsuzluğu somut ve gözlenebilir olmadığı için reddeder. Temel madde olarak da hava ve buharı kabul eder. Bu İyonya’lı bilginlerin kurduğu okula İyonya Okulu adı verilir. Bu okul tam anlamıyla materyalist bir okuldur. Oluşturduğu dünya görüşlerinde herhangi bir tanrıya veya tanrılara yer yoktur.

Pers savaşları nedeniyle rahatsız olan, içlerinde Pisagor’un da bulunduğu bir grup bilgin, Ege’den ayrılıp güney İtalya’da yeni bir okul kurdular (M.Ö. 530 yıllarında). Bu okul materyalist değil rasyonalist idi. Onlar matematiğe ve matematiğin değişmeyen kurallarına hayrandılar. Onlara göre evrenin özü sayılar olmalıydı. Biri bir nokta, ikiyi bir doğru parçası, üçü bir üçgen, dördü bir piramit sayıp her şeyin sayılardan oluştuğunu düşündüler. Böylece, temeli sayı, kuralları matematik olan metafizik bir dünya düşünüyorlardı. Pisagor “Gene evren yuvarlaktır”6 derken evrenle ilgili gözlemlerini değil, açıkça matematik bir ilkeyi dile getiriyordu.

Bu materyalist ve rasyonalist dünya görüşleri öyle görülüyor ki, saçmalık ve çelişkilerle dolu mitolojik dünya görüşlerine rakip olarak ortaya çıktılar. Böyle bir olay daha önceki medeniyetlerde olmadı çünkü, yazının olmadığı devirlerde dilden dile nesilden nesile aktarılan ancak itibar görmüş, saygınlık kazanmış dünya görüşleriydi. Toplumların genel inancının dışında kalan bu yüzden kişisel olmanın ötesine geçemeyen fikirler, ancak yazının icadından sonra gelişme imkânı bulabilirdi. Yunanlılardan önce Mısır ve Babil’de yazı vardı ama pek gelişmiş değildi. Üstelik okuma din adamlarının işiydi. Onlar da ya yönetimi ellerinde tutuyorlardı veya yönetimle işbirliği halindeydiler. Bu kimseler de zaten toplumdaki inancı körükleyen ve ondan menfaat uman insanlardı. Yunanlıların Mısır ve Babil’den değişik, kendi hayat şartlarına uygun toplum organizasyonları vardı. Küçük şehir devletleri halinde veya kolonilerde yaşıyorlardı. bazılarının ifade kabiliyeti hem daha iyi, hem de toplumlarında okuma yazma oranı daha yüksekti. Böylece bir yazılı fikir nesiller sonra da olsa destek bulabiliyordu.

Toplumdaki genel inanışın dışında ortaya başka bir dünya görüşü atmak, tartışmaları başlatmak demekti. Yeni dünya görüşleri mitolojilere göre daha akıllıca görünüyordu, ama onlar da mükemmel değildi. Yunan toplumundaki tartışmalar zamanla, “gerçek nedir, bilgi nedir, insan nedir, varlık nedir, madde nedir” gibi daha birçok felsefi sorunları da ortaya çıkardı. Nihayet kendi içinde en tutarlı dünya görüşleri Atina okulunda Eflatun (Platon) (M.Ö. 400) ve talebesi Aristo (Aristoteles) (M.Ö. 3SO) tarafından önerildi. Eflatun’un mistik ve matematiksel bir dünya görüşü vardı. Pisagor geleneğinden etkilenmişti. Onun evreni idealar dünyası ve olgular dünyası diye ikiye ayrılıyordu. Olgular dünyası idealar dünyasının hatalı bir kopyasıydı. Ona göre evren tanrısal gücün tasarladığı rasyonel bir plana uygun kurulmuştu. Eflatun’un doğa olaylarını açıklamak için “Save the phenomena” yani “durumu kurtarın” fetvası meşhurdur. Böylece o matematik modellemeye yol açıyordu. Astronomide ilk bilimsel teori olarak kabul edilen ilk model öğrencisi Eudoxus tarafından önerildi. Eflatun evreni bir küre şeklinde düşünmüştü. Çünkü en ideal şekil küre olabilirdi. Eudoxus’un evren modeli iç içe aynı merkezli 27 adet küreden oluşuyordu. Bu küreler yıldızların, gezegenlerin, güneşin ve ayın hareketlerini düzenliyordu.

Bu model Aristo tarafından daha da geliştirildi. Gezegenlerin, güneşin ve ayın hareketlerini daha iyi açıklayabilmek için Aristo kürelerin sayısını 56’ya çıkardı. Buna rağmen, Aristo’nun evreni Eflatun’un evreninden farklıydı. O, Eflatun’un idealar dünyasını kabul etmedi. Aristo, evreni farklı olarak, ayaltı ve ayüstü alemler olarak ikiye ayırmıştı. Ayaltı alem dört temel maddeden (toprak, su, hava, ateş) yapılmış geçici, kusurlu, değişen ve bozulan, üstünde canlıların yaşadığı merkezdeki dünyayı da içine alan alemdi. Ayüstü alem bunun tam tersine ebedi, mükemmel, değişmeden, bozulmadan kalabilen, ağırlığı olmayan “esir” denilen beşinci bir öz maddeden yapılmıştı. Madde ve hareketle ilgili yasalar (Aristo fiziği olarak bilinir) her iki alem için ezelden beri hep vardı. Bu yüzden evren zamanda sonsuzdu, ancak hareketli küreler sebebiyle mekânda sonlu olmak zorundaydı. Atin bir arabayı hareket ettirmesi gibi, cansız maddelerin hareketi için hareket ettirici şarttı. Aynı şekilde, tanrı gökleri hareket ettiren ilk hareket ettirici “prime mover” olarak gerekliydi.

Eflatun ve Aristo’nun dünya görüşlerine antitez olan ve tanrı kabul etmez dünya görüşleri de vardı. Örneğin Trakyalı Demokritos’un (M.Ö. 400) atomlardan oluşan evreni ve daha sonra İskenderiyeli Aristarkus’un (M.Ö.250) merkezinde dünya yerine güneş olan, gezegenlerin ve dünyanın güneş etrafında döndüğünü söyleyen evren modelleriydi. Ama bunlar, Aristo’nun sistemli felsefesi; mevcut gözlemlerle desteklenen ve kendi içinde tutarlı görüşleri karşısında tutunamadı. Eflatun ve Aristo bilimde ve felsefede meşhur iki temel şahsiyettir. Onların fikirleri ve görüşleri günümüzde bile bir çok bilim adamı ve felsefeci için hâlâ tartışma konusudur.

Büyük İskender’in fetihleriyle Yunan kültürü Atina dışında kurulan yeni merkezlere ulaştı. Bu döneme tarihte Helenistik dönem adı verilir. Helenistik dönemde Mısır’daki İskenderiye Okulu meşhurdu. M.Ö. 200’lü yıllarda kurulan bu okul, Atina okulunun bir çeşit devamı gibiydi. Bu okulda herhangi bir yeni dünya görüşü ortaya atılmadı ama büyük bilimsel hamleler gerçekleştirildi. Öklid ve Arşimet bu okulda yetişti. Aristo dünyanın yuvarlak olduğunu felsefi bir çıkarımla Söylemişti ama bu okulda yetişen Eratosthenes (M.Ö. 200) dünyanın yarıçapını ölçmeyi becerdi. Bu okulun son temsilcileri fiziksel bilimlerde Ptolemy (Batlamyus) (M.Ö. 150) ve tıpta Bergamalı Galen (M.Ö. 200)’dir. Batlamyus’un yazdığı “Almagest” isimli kitap yermerkezli ve güneşmerkezli dünya görüşlerini zamanın bilgileri ışığında değerlendirmesi bakımından ilginçtir. İteni, çekeni olmayan dünyanın kendi etrafında veya güneş etrafında dönüyor olması imkânsız bulunmuştur. Dönen bir tekerleğin çamuru sıçrattığı gibi, dünya da dönmüş olsaydı insanları ve üstündekileri fırlatıp atardı. Üstelik havaya atılan bir taş aynı yere düşmezdi, kuşlar yuvalarına geri dönemezdi. Böyle nedenlerle Batlamyus Aristo’nun yermerkezli evreninde karar kıldı, fakat zamanına kadar biriken gözlemlere (kendi gözlemleri de dahil) uygun, biraz değişik yeni bir model önerdi. Helenistik dönemdeki felsefeciler genelde Eflatun ve Aristo’nun fikirlerini birleştirmeye gayret ettiler. Evreni bütünüyle bir tanrı olarak gören Panteizm düşüncesi bu dönemde ortaya çıktı.

Batlamyus ve Galen’den sonra bilimsel faaliyetler iyice durmuş, hatta Batılıların nazarında uykuya yatmıştır. Batılılar bu döneme “karanlık çağlar” (dark ages) adını verir. Yunanlılarla kontak halinde olan Roma İmparatorluğu Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmeden önce bile, bilime gerekli ilgiyi göstermediler. 300’lü yıllardan sonra Hıristiyanlığın etkisiyle bilim aleyhtarlığı başladı. St. Agustine7 (354-430), “tanrı doğayı insan için yaratmıştır” diyor ve tüm evrenin amaç ve kökeninde ruhsal olduğunu ileri sürüyordu. Öte yanda, Aziz Ambrose “Doğayı ve evren içindeki yerini tartışmak bize öteki dünyada hiç bir yardım sağlamaz” diyordu. Yunan felsefi geleneğini sürdürenlere “Pagan” deniyor ve bilimsel faaliyetlerle dalga geçiliyordu. Dünya nasıl yuvarlak olabilirdi!? Dünyanın ötesi diye bir şey olamazdı! Çünkü o zaman İsa’nın oradaki insanlar için tekrar kurban edilmiş olması gerekirdi. İnsanların tepesi aşağı yürümesi, yağmurların, karların aşağıdan yukarıya doğru yağması nasıl mümkün olurdu! Neredeyse bilime savaş açılmıştı. M.S. 389’da Piskopos Theophillus8 İskenderiye’deki ünlü kütüphanenin bir bölümünü tahrip etmiştir. Daha sonra Hıristiyanlık dünyası bu kütüphanenin M.S. 640 yılında Müslümanların eline geçmesiyle yok edileceğini iddia edecektir. Atina okulu ise M.S. 529’da Jüstinian tarafından kapatılmıştı.

Hıristiyanlık dünya görüşü, Yunan medeniyetinde olduğu gibi gözlemleri yorumlama, rasyonel akıl yürütme gayretleriyle ortaya çıkmamıştır. O tarihi açıdan Judaizm (Musevilik) geleneğinden doğmuştur, ama Judaizm’den farklı olarak onda insanın maddi yönünün bütünüyle ihmal eden, sadece ruhsal. manevi ve duygusal yanını vurgulayan görüşler hakimdir. Vücut temizliği değil, ruh temizliği önemlidir. İdeal insan bu dünyaya değil, melekler alemine aittir. Melek gibi olanın süfli dünya işleri olmaz. Bu yüzden rahiplere ve rahibelere evlenme yasaklanmıştır. İnsanlar bu dünyaya günahlarını ödemek için gelir. Her doğan insan günahkâr olarak doğar. Çünkü herkesin Adem ile Havva’nın cennetten atılmasına sebep olan o ilk günahtan hissesi vardır. Kurtuluş İsa’yı veya onun yeryüzündeki temsilcilerini tanımak ve teslim olmakla mümkündür. Görüldüğü gibi, kozmik sorulara cevaplar üreten bu temel prensipler, bilimsel gelenekle bağdaşamaz durumdadır.

İnançlar sisteminin benzerliği sebebiyle İslamiyet ve Hıristiyanlığı aynı şekilde değerlendirenler şu önemli noktaları gözden kaçırırlar; Kur’an ve hadislerin ilk devir Müslümanlarına vermiş olduğu dünya görüşü ve hayat anlayışı karşılaştırılırsa Hıristiyanlıkla taban tabana zıt olduğu görülecektir. İnsanın maddi yanı İslamiyet’te ihmal edilmez. Ruh temizliği kadar vücut temizliği de önemlidir. İbadetlerde gusül ve abdest şarttır. İdeal insan bir melek değil; diğer canlılar gibi arzuları, ihtiyaçları olan ama Allah’ı unutmayan, böylece duygularını ve nefsini kontrol edebilen insandır. Kim olursa olsun her doğan günahsız doğar. İnsanlar bu dünyaya, kendilerine ebedi bir hayatta kullanmak için verilen duyguları ve kabiliyetleri geliştirmek için gelirler. Dünya ahiret için ürün veren bir tarla veya insanı ebedi bir hayata hazırlayan bir talimgâh ve eğitim alanıdır. Kurtuluş için insanların Hıristiyanlıkta olduğu gibi bir aracıya ihtiyaçları yoktur. Akıl (rasyonel düşünce) ve kalp (duygular ve sezgi) insanın iki rehberidir. İnsanların aklına ve kalbine hitap eden, yani evrendeki olgu ve olaylara dikkat çekip insanları bakmaya, düşünmeye, duygulanmaya ve sonuçta yorum yapmaya sevkeden ayet ve hadisler sayılamayacak kadar çoktur.

Müslümanlar kendi dünya görüşlerini, Yunan bilimiyle karşılaşmadan önce sağlam bir şekilde oluşturmuşlardı bile. Bu dünya görüşünde evrenin detaylı bir haritası yoktu, ama insanın kozmos içindeki yeri ve rolü tutarlı ve anlamlı şekilde tarif ediliyordu. Evrenin haritasının detaylarını keşfetmek insanlara bırakılmıştı. Doğayı ve işleyişini anlamak amacıyla gözlem yapmak ve yorumlamak olarak tanımlanan bilimsel anlayış zaten bir Müslüman’ın inancının dayanak noktasıydı. Bu nedenle bilimsel geleneğe sıcak ilgisi, Hıristiyanların bilime tepkisinin tam tersi olması hiç de şaşılacak bir şey değildir. Ancak, Müslümanların geliştirdiği bilim anlayışı, Yunan bilim anlayışını aşar. Örneğin bilimi tarif ederken Kindi9 “ilim varlığın hakikatini bilmektir” der. Bu ifadeye göre evrenin yapısını ve işleyişini öğrenmek, hakikati bilmek için ancak bir araç ve adım olabilir, nihai bir amaç olamaz.

Dipnotlar:
1. Alpaslan Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, İnsan Yayınları, İstanbul 1992, s. 32.
2. Paul Feyarabend, Bilim Kilisesi, çev. Cevdet Cerit, Pınar Yayınları, İstanbul 1991, s. 107.
3. Cemal Yıldırım, Bilim Tarihi, Remzi Kitapevi, İstanbul 1992, s. 20.
4. Pi sayısı 3.14
5. Dört Kutsal kitapta (Zebur, Tevrat, İncil, Kur’ân) bu insan Adem’dir.
6. Cemal Yıldırım, A.g.e., s. 25.
7. a.g.e., s. 58.
8. a.g.e., s. 59.
9. Mahmut Kaya, Kindi, Felsefi Risaleler, İz Yayıncılık, İstanbul 1994, s. 61.

Yazar


Avatar