|
İkinci Masa
Medeniyetlerin Buluşmasında Bediüzzaman Said Nursi’nin Rolü
"Medeniyetler arası diyalog" günümüz dünyasında bir ihtiyaç ve
hatta bir zorunluluktur.
Yaklaşık on seneden bu yana, "Medeniyetler Ça tışması"
tezinin hayata geçirilmesine yönelik çabalara şahit oluyoruz. Ancak, bugün
dünyanın ihtiyaç duyduğu şey çatışma ve gerilim değil, barış ve diyalog içinde
birarada varolmaktır.
Bediüzzaman, eserlerinin pek çok yerinde medeniyetle ilgili
tahlillere yer vermiş, özellikle ilk eserlerinde medeniyetin insanın gelişimi
için zaruri olduğunu, hatta medeniyeti istemenin insaniyeti istemek olduğunu
belirtmiştir. Bediüzzaman'ın "Kur'an medeniyeti" olarak ifadelendirdiği
tasavvur, esasen "insan-ı kâmil"i esas alan mahiyettedir. Yani, daha çok
tüketen, bedensel esenliği önceleyen bir insan değil, dünyada ahirete
hazırlanmak için yaşayan, hayat standardını değil, hayat kalitesini arttırmaya,
diğer bir deyişle hayatı daha anlamlı ve derinlemesine yaşamaya çalışan,
Rabb'ini tanımaya, O'na kul olmaya çalışan bir insandır.
Bediüzzaman'ın topyekün ve peşinen bir Batı karşıtı olduğunu
söylemek mümkün değildir. Bediüzzaman, Batı medeniyetine iyilikleri ve
kötülükleri açısından bakmış, topyekün reddetmemiş, faydalı kısmının -ki bunlar
semavî dinlerin verdiği derslerle ortaya çıkmıştır- alınmasında sakınca
görmemiş, hatta bunun bir görev olduğunu belirtmiştir. Bununla birlikte, iki
dünya savaşı neticesinde Batı medeniyetinin zorba ve kan dökücü yüzünün belirgin
hale gelmesiyle, sözkonusu medeniyetin günahlarına ve kötülüklerine dikkat
çekmekten geri durmamıştır.
Bugün, öncelikle, medeniyetler arası diyalogda tecavüze,
tahakküme ve üstünlüğe dayalı bir dilin terk edilip, şiddeti dışlayan, ötekini
anlamaya çalışan bir diyalog diline ihtiyaç vardır.
Bediüzzaman'ın "ben ve öteki" ayrımı devlete, ırka veya gruplara
dayalı bir ayrım olmayıp, öncelikle içselleştirilmiş bir "kalb-nefis" karşıtlığı
ve "hidayet-dalalet," "hak-haksızlık", "adalet-zulüm" zıtlığına dayalı bir
ayrımdır. Yani, Müslüman öznenin elinden çıkan her eylem Müslümanca
olmayabileceği gibi, Müslüman olmayan bir kişinin de İslam'a uygun eylemlerde
bulunabileceğini kabul etmektir. Bediüzzaman Müslümanların değil, İslam'ın
hakikatlerinin üstünlüğünü gözetir ve hedefler.
Bugün Müslümanların coğrafi mensubiyetlerinin etkisinde kalarak
Batı karşıtlığı geliştirdikleri gözlenmektedir .
Buna karşılık, Bediüzzaman kendisini böyle bir karşıtlığa mahkûm etmemiş,
İslam'ın evrensel ilke ve değerlerini modern dünya insanının vicdanına ve aklına
sunmuştur. Bunu, zorbalığa karşı başkaldırdığını söyleyen aktüel eylemci
Müslümanların hareketleri karşısında özellikle hatırda tutmak gerekir. Diğer bir
ifadeyle, Müslümanlar, İslam'ın reddettiği unsuriyetçilik ve milliyetçiliği bu
kez din temelinde yeniden üretme hatasına düşmemelidir.
Bediüzzaman'ın medeniyetler arası diyalogda gözetilmesi gereken
bir diğer vurgusu, "İsevilik din-i hakikisi"nin mensuplarıyla kurulması gereken
diyalogdur. Bu vurgu, mevcut farklılıkları bir düşmanlık ve çatışma nedeni
yapmak yerine, bir arada yaşamanın yollarını aramak için bir çıkış noktasıdır.
Burada dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta da,
Bediüzzaman'ın "Kur'an medeniyeti"nin ihyasına yönelik çabalarıdır. İslam
medeniyetinde Kur'an'dan kaynaklanan üç ilim anlayışı vardır. Birincisi, vahiyle
gelen bilgi anlamında Kur'an ve hadis. İkincisi, veraset yoluyla nübüvvetten
alimlere intikal eden ve burada tebliğ ilmi olarak adlandıracağımız bilgidir.
Üçüncüsü ise, akademik olarak oluşturulan kâinat, insan ve topluma ait bilgi
türüdür. Medeniyetler bu üç bilgi türüyle şekillenir, bunu medeniyete yansıtan
da insandır. Halihazır Batı medeniyetinde vahye dayalı ilmin ve tefekkürün çok
cılızlaştığını, etkisini kaybettiğini, buna karşılık üçüncü tür, yani seküler
bilginin hakimiyet kurduğunu görüyoruz. Bu noktada, Bediüzzaman'ın, Kur'an
medeniyetini ihyayı hedeflerken, üçüncü tür bilgiyi, yani bilimsel bilgiyi vahiy
doğrultusunda dönüştürmeyi amaçlaması, eserlerinde bunun örneklerini vermesi
anlamlıdır. Ve sadece Müslümanlar için değil, vahyin rehberliğine muhtaç bütün
insanlar için altı çizilmesi gereken bir husustur.
Diğer taraftan, Müslümanlar günümüzde Batı medeniyetine karşı
takınacakları tavrı sağlıklı biçimde belirlemek gibi zorlu bir meseleyle karşı
karşıyadır. Batı'yı tamamen dışlamak veya tamamen benimsemek sözkonusu
olmayacağına göre, hangi unsurlarının alınacağı hususunda bir iç muhasebeye ve
tartışma zeminine ihtiyaç vardır. Bu açıdan, "Batının sadece bilim ve
teknolojisini alma"nın çıkar bir yol olup olamayacağı tartışmalıdır. Tam da bu
noktada, Bediüzzaman'ın bilim ve teknolojinin hakikatini Peygamber Mucizeleri'ne
dayandırarak ve her bilimin ve teknoloji dalının İlahi bir isme dayandığını
belirterek, pratik olarak hepimizi kuşatan bilim ve teknolojiyi sadece dünyevi
bir fayda kaynağı olmaktan çıkaran, marifet ve kulluğa götüren bir zemin e
oturttuğu söylenmelidir. O yüzden, bugün Müslümanların yapması gereken, bilim ve
teknolojinin halihazırdaki dünyevî ve vahiydışı algı ve kullanımının tehlikesini
fark etmektir.
Medeniyetler arasındaki gerilim noktalarından birisi olarak
"ilerilik-gerilik" konusunda da Bediüzzaman'ın ilkeleri esas alındığında,
Müslümanlar maddi ve dünyevi kulvarda beyhude bir yarışa girmek yerine,
kendileri olmayı, kendi kâinat ve insan algılarını hayata geçirmeyi, bu yolda
veri olan bilimsel ve teknolojik kazanımları kullanmalıdır. Ki, Bediüzzaman bu
zaman için Müslümanların en fazla Kur'an'ı örnek alarak belagat ve söz sanatında
ilerlemeleri gerektiğine dikkat çekmektedir. Bu, modern medeniyetin tadil ve
ıslahı için Müslümanların omuzlarına kader tarafından yüklenmiş bir görevdir.
Said Nursi, medeniyetin iyilik ve güzelliklerinin çirkinlik ve kötülüklerine
galip gelmesi için İslamiyet'in kuvvetine ihtiyaç olduğunu belirtir. Bunun için
de, Müslümanların kendi insan ve kâinat algılarını anlaşılır ve etkileyici bir
dille muhataplarına anlatabilmesi gerektiğini söylemek yanlış olmaz. Diğer bir
ifadeyle, bugün mevcut medeniyetin yitirdiği manevi bir hayat ve ruhtur. Bu ruhu
da ona üfleyebilecek, ancak saf ve bozulmamış bir geleneğin takipçileri olarak
Kur'an'ın talebeleri olabilir. Bediüzzaman, eserleri ve eylemleriyle bu görevi
yerine getirmiştir.
Her medeniyet kâinat ve insan tasavvuruna dayanır. Medeniyet,
her şeyden önce, semboller bütünüdür. Said Nursi'nin, bir semboller sistemi
olarak geleneksel İslami terminolojiyi eserlerinde muhafaza ederek ve yaşatarak
fiilen de Kur'an medeniyetinin ihyasına hizmet ettiği söylenmelidir.
Sonuç olarak anlaşılıyor ki, Bediüzzaman, medeniyetlerin
insanlığa ilahi mevhibe olarak bahşedilen hidayet zemininde oluşturulabilecek
müsamaha bağlamında buluşmasını öngörmektedir. Bu zemin, hayatta dayanak noktası
olarak kuvvet yerine hak ve adaleti esas almaktadır. Hedefi ise menfaat yerine
fazilettir. Birlik noktası etnik milliyetçilik yerine din, vatan, sınıf ve
insanlık gibi ortak paydalardır. Yine, hayat ilkesi olarak, birbiriyle mücadele
yerine yardımlaşma kabul edilmektedir. Toplumsal kurumlaşmada esas aldığı ilke
ise, nefsin arzu ve ihtiraslarını teşvik yerine, ruhun ulvi duygularının
doyurulmasıdır.
Sonsözü Bediüzzaman'a bırakacak olursak: Her kıştan sonra bir
bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev-i beşerin dahi bir sabahı,
bir baharı olacak inşaallah. Hakikat-i İslâmiye'nin güneşiyle, sulh-u umumî
dairesinde hakikî medeniyeti görmeyi rahmet-i İlâhiye'den bekleyebilirsiniz."
(Hutbe-i Şamiye, s. 41-43.)
|  |
Birinci Masa Dinlerarası Farklılıkların Buluşmasında Bediüzzaman Said Nursi'nin Rolü
İkinci Masa Medeniyetlerin Buluşmasında Bediüzzaman Said Nursi'nin Rolü
Üçüncü Masa Etnik ve Kültürel Farklılıkların Buluşmasında Bediüzzaman Said Nursi'nin Rolü
Dördüncü Masa Sosyal Tabakaların Uzlaşmasında Bediüzzaman Said Nursi'nin Rolü |  |