Ana Sayfa » Risale-i Nur Enstitüsü » Enstitü Sayfası » 5/28/2004

Site Haritası  

Vefa, Cemal Yener Tosyalı Cad.
No: 117, Süleymaniye
Tel: (0212) 513 11 10 Pbx
Faks: (0212) 520 29 70



Enstitü Sayfası

 İpucu: Risale-i Nur Külliyatı'nda detaylı arama yapmak için "Arama" menüsünü kullanabilirsiniz.

"Şükür Nimeti Ziyadeleştirir"

Yirmi Dokuzuncu Söz'de hayat, "vücudun nuru" olarak tarif edilmektedir. Şuur ise hayatın ziyası olarak tanımlanır. Buna göre kâinatı yorumlayabilmek, diğer varlıklarla alaka kurabilmek şuurun varlığı ile mümkün olabilmektedir. Şuurun varlığı insan için düşünüldüğü zaman insanın akıl ve şuur sayesinde kâinatı anlamlandırdığını, olayları yorumlayabildiğini, değer yargılarını oluşturabildiğini ve hayatını neye göre şekillendireceğini, hayatındaki kuralların kim tarafından koyulacağını belirleyebildiğini görmekteyiz. Kâinatı ya bir mücadele meydanı ya da belli bir düzenin hissedildiği ve her şeyin mânâ-i harfi ile bir anlam ifade ettiği bir yer olarak görmek, hayatın ziyası olan şuurun keyfiyetine bağlı olmaktadır. Buna göre insanın şuuru kâinatı nasıl anlamlandırıyorsa, kâinattaki düzen insanın zihninde ona göre somutlaşmakta ve anlam ifade etmektedir.

On İkinci Söz'de insanın yaşam tarzı ve değer yargıları ikili bir tasnife tabi tutularak işlenir. Buna göre hayatını ve değer yargılarını "ben" eksenli oluşturanlar bir grubu, "Kur'an" eksenli oluşturanlar ikinci grubu oluşturmaktadır. Her iki grup arasında önemli farklılıklar vardır ve en temel ayrım hayatın neye göre şekillendirileceği, kuralları kimin koyacağı meselesinde görülür. Hayatını "ben" eksenine göre şekillendirmek isteyen grubun en bariz vasfı yaşam modlarını yalnız kendi menfaatleri doğrultusunda oluşturmaları, bir başka tabirle akılarını vahye kapalı tutmalarıdır. Bediüzzaman bu grubu "felsefenin halis tilmizi firavundur. Fakat menfaati için en hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir; her menfaatli şeyi kendisine rab tanır." sözleriyle ifade eder. Buna göre vahye kapalı bir yaşam tarzı seçmiş olanlar tevhid inancından uzaklaşmaktadır. Kur'an-ı Kerim'i hayatına rehber kabul edenlerin en önemli özelliği "kulluk" şuuruna sahip olmalarıdır. Kulluk şuuru insanın değer yargılarının yaratıcının isteklerine göre şekillendirilmesini gerektirmekte ve insanı sürekli Yaratıcının rızasına uygun hareket etmeye zorlamaktadır. Kulluk şuuru aynı zamanda insanı Allah'tan başka hiçbir varlığın önünde eğilmeyecek derecede izzet sahibi kılmaktadır. Tevhid inancının gereğinden dolayı Allah'a inanan bir insan Allah'ın izni dışında hiçbir varlığa ibadete tenezzül etmez. İki zıt kutup arasındaki temel farklılıklardan birisi de kâinatta muhatap olunan olaylara anlam yüklemekte görülür. Sözgelimi besinler birinci grup için yalnızca maddî ve bedeni ihtiyaçların yerine getirilmesi için değerlendirilirken, ikinci grup için "şükre vasıta olan nimetler" olarak değerlendirilmektedir. Şükür Risalesi farklı yaşam modlarına sahip bu iki grubun besinlere yüklediği mânânın işlendiği ve şükrün lügat mânâsını fazlasıyla aşarak kâinatın en mühim neticelerinden birisi olarak değerlendirildiği bir risaledir. Bu risale bu yönüyle insanları şükredenler ve şükretmeyenler şeklinde bir ayrıma tabi tutmuştur. Şükredenlere göre kâinatta insanın hizmetine sunulan besinler, yiyecekler ve faydalanılan diğer maddeler "nimet" olmakta, şükretmeyenler için ise yalnızca maddî içeriklerine ve sağladıkları menfaatlere göre değerlendirilmektedir.

Pozitivist veya maddeci değer yargılarına göre şekillendirilmiş bir insan zihni, muhatap olduğu besinleri "nimet-i İlahiye" olarak değerlendirmemekte, bunları doğanın insana hediyesi olarak kabul etmektedir. Aslında Allah'ın varlığını doğrudan reddetmeyen insanlar besin maddelerinin doğanın hediyesi olduğu hususunda bir görüş ileri sürmezler. Ancak ileride de bahsedileceği gibi Şükür Risalesi'nin açıklık getirdiği şükür meselesi göz önüne getirilirse nimetler halis şükürle mukabele görmedikleri zaman insanı tevhidden ziyade şirke yakınlaştırmaktadır. Bir bakıma nimetlere yüklenilen anlam insanın itikadi yapısını deşifre etmektedir. Kâinattaki canlıların biyolojik devamlılıklarının sağlanabilmesi için bedeni özelliklerine göre beslenmelerinin tüm kâinatta geçerli bir kanun olduğu düşünülür ve bu muazzam faaliyetin binlerce yıldan beri düzenli bir şekilde devam ettiği göz önüne getirilirse Bediüzzaman'ın "...demek kâinat içinde en acip, en zengin, en garip, en şirin, en cami, en bedi hakikat rızıktadır." sözü daha iyi anlaşılabilecek ve Rezzak isminin ne kadar muazzam bir şekilde kâinatı kapladığı hissedilebilecektir.

Şükür Risalesi'nde şükür alışıldık mânâsından daha farklı şekilde işlenmektedir. Lügatte "görülen iyiliğe karşı gösterilen memnunluk, minnettarlık." (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat, Aydın Kitapevi Yayınları) şeklinde tarif edilen şükür kelimesi, Şükür Risalesi'nde içerisinde yaşadığımız kâinatın en ala neticelerinden birisi olarak gösterilir. Bediüzzaman'a göre Kur'an ve Kâinat kitapları şükrü yaratılışın en önemli neticelerinden birisi olarak göstermektedir. Kur'an-ı Kerim'in çeşitli yerlerinde Allah insanlara şükrü emretmekte, şükür hasleti övülmekte, şükürsüzlük ise zemmedilmektedir. Sözgelimi, Rahman Suresinde 31 defa "Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkar edersiniz?" ayeti tekrar edilmiştir. Bediüzzaman bu tekrarların şükürsüzlüğün inkar ve tekzip olduğunu ifade etmek için yapılmış olduğunu söyler.

Bediüzzaman, "netice-i hilkat-i alemin en mühimmi şükürdür" sonucuna tüm kâinata en tepeden bakan bir gözlem sonucunda ulaşır. Buna göre, tüm kâinat bir daire tarzında düşünülürse odak noktasında "hayat" gerçeği yer alacaktır. Bu, kâinatı halk eden Zatın kâinat içerisinde hayata özel bir önem verdiğini ifade eder. Zihayat alemi olarak bildiğimiz canlılar alemine bakıldığı zaman odak noktasında insan kendisine yer bulacaktır. İnsan öyle bir varlıktır, öyle cami bir mahiyeti vardır ki, adeta tüm canlılardan maksud olan gayeler insanda toplanmıştır. İnsanın şuur ve akıl sahibi bir varlık olması onu diğer varlıklardan daha üstün tutmakta ve diğer canlılara hükmedebilmesini sağlamaktadır. İnsanların yaşayışına ve kâinattaki faaliyetlerine bakıldığı zaman ise odak noktasında rızk yer almaktadır. İnsanların faaliyetleri gözlemlendiği zaman adeta rızka aşık oldukları ve bu hislerle rızk peşinde koştukları görülebilmektedir. Canlıların rızk peşinde koşmaları onların adeta rızka aşık olduğu izlenimi verir. Bu mecazi benzetmeden sonra insanların rızka hadim ve musahhar olduğunu belirtir. Kâinatın en tepesinden bakıldığı zaman bütün canlıların rızk için çabaladığı gerçeğine ulaşan Bediüzzaman, her canlıda bulunan fıtri şükrün insanda küfür ve dalaletle ortadan kalktığını ve bunun da insanı şükürden şirke ittiğini söyler. İnsanın fıtri şükrü küfür ve dalaletle ortadan kaldırması şükürsüzlüğün kâinatın sahibinin kâinattan beklediği neticeye zıt olduğunu da gözler önüne serer.

Şükürsüzlük insanın bedeni organlarının değerini de sadece maddî bir anlayışa indirger. Buna göre tad alma duyusu şükür ile Cenab-ı Allah'ın verdiği sayısız nimetleri teftiş eden yüksek bir makama yükselmekte iken, şükürsüzlük ile midenin kapıcısı derekesine sukut etmektedir. Nimetlerin şükür ile mukabele görmeyerek maddî özelliklerinden başka bir mânâ ifade etmemeleri maddeci dünya görüşünün neticesidir. Bu yüzden Bediüzzaman'ın bu risalede şükürsüzlük ile şirki eşdeğer tutması oldukça anlamlıdır. Şükür ile mukabele görmeyen besin maddeleri Allah'ın bir hediyesi olarak değerlendirilmesi gerekirken, maddî içeriklerine göre değerlendirilerek tevhid anlayışından uzaklaşılmaktadır. Zira tevhidi bir bakış açısı, "her şey üstünde sikke-i kudretini ve hatem-i rububiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle doğrudan doğruya her şeyden O'nun nuruna karşı bir pencere açıp O'nun birliğine ve her şey O'nun dest-i kudretinden çıktığına ve Uluhiyetinde ve Rububiyetinde ve mülkünde hiçbir vech ile, hiçbir şeriki ve muini olmadığına, şuhuda yakın bir yakin ile tasdik edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimi elde etmektir." (Sözler, s. 264) inceliğini gerektirmektedir. Bediüzzaman'ın ifadesiyle Rahman isminin en zahir mânâsı olan Rezzak isminin tecelli etmesiyle canlıların istifadesine sunulan nimetler de şükre layık iken, sadece maddeci kaygılarla değerlendirildiği zaman bu hem nimetlerin değerini düşürecek hem de şirk eksenli bir yaşam modunu türetecektir.

Şükür aynı zamanda safi bir imanın da göstergesidir. Bediüzzaman'a göre Allah'ın lütfettiği nimetlerin herhangi birinden faydalanan insan Allah'a şükretmekle o nimetin doğrudan doğruya Allah'ın kudretini ve rahmetini simgelediğini ifade etmekte, cüz'i olsun külli olsun her şeyi Allah'ın kudretine teslim etmektedir. Şükür edilmediği zaman nimetlerden alınan geçici lezzetler yok olmalarıyla birlikte kalpte bir elem bırakmakta nimet de faydalanıldıktan sonra yalnızca kazurat, yani çöp olmaktadır. Şükür etmeyen bir nazara göre nimet muvakkat bir lezzetten sonra çöpten başka bir mânâ ifade etmediği için şükre vesile olabilecek iken hiç layık olmadığı değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Ebedi bir saadete vesile olabilecek iken sadece dünya hayatına mahsus kalacak, fakat buna rağmen geçici olduğundan insanı yine mutlu etmeyecektir. Zira fanidir ve mânâ-i ismi ile değerlendirilmiştir. Mânâ-i ismi ile değerlendirildiği için helak olmaya mahkumdur. Zira, "her şey helak olup gidicidir. O'na bakan yüzü müstesna." Zaten Bediüzzaman'a göre nimetlerin çeşit çeşit yaratılması ve çeşitli lezzetlere sahip olması insanları şükre teşvik ve davet etmek içindir. Yoksa nimetleri gönderen Zat'ı unutarak nimetlerden faydalanmak tevhidden ziyade şirke yakındır ve Bediüzzaman'a göre çok büyük bir hasarettir.

Bediüzzaman şükrün en kapsamlı bir şekilde namaz ibadeti ile yerine getirildiğini ifade eder. Namazın mânâsı Dokuzuncu Söz'de "Cenâb-ı Hakk'ı tesbih ve tazim ve şükür etme" şeklinde tarif edilmektedir. Tesbih (Allah'ın kusur ve noksandan münezzeh olduğunu ifade etme), tekbir (Allah'ın en büyük ve en yüce olduğunu ifade etme) ve hamd (ezelden ebede kadar her türlü hamd ve övgüyü Allah'a mahsus kılma) namazın çekirdekleri olarak belirtilir. Rububiyet-i Mutlakaya karşı ubudiyet-i külliye ile mukabele etmek vazifesiyle görevlendirilmiş insandan nimetler karşısında şükür istenmekte ve şükür en güzel ve kapsamlı şekilde namaz ile sunulmaktadır. Bu yüzden şükür yalnızca maddî besin maddeleri karşısında Allah'a teşekkür etme olarak değerlendirilmemeli, kulluk şuurunun gerektirdiği en anlamlı ve ulvi faaliyet olarak anlaşılmalıdır.

İnsan bedeninin açlık karşısındaki zaafiyeti de onu şükre yöneltmektedir. Daha doğru bir ifade ile açlık duygusu tevhidi bir bakış açısı ile değerlendirildiğinde nefis terbiyesi, sosyal hayatta yardımlaşma ve dayanışma duygularının pekiştirilmesi gibi yüksek hasletlere neden olabilmekte, beden ve vücut nimetinin şükrü eda edilebilmektedir. Açlık tevhidi değil de şirk içerikli bir bakış açısı ile değerlendirildiğinde ise insanı belki de anarşiye sevk edebilecek kadar tehlikeli bir histir. Orucun şahsi ve toplumsal hayattaki etkilerinin işlendiği Ramazan Risalesi'nde (Yirmi Dokuzuncu Mektup, ikinci kısım) açlık duygusunun beşeri zaafları gideren ve doğrudan Allah'a şükre ulaştıran bir his olduğu anlatılır. Ramazan ayındaki oruç sayesinde insanların ni'metlerin kıymetini anladıklarını ve ister istemez bu duygunun insanları sosyal yardımlaşmaya ittiğini ifade eder. "İnsanlar maişet cihetinde muhtelif bir surette halk edilmişler. Cenâb-ı Hak, o ihtilafa binaen, zenginleri fukaranın muavenetine davet ediyor. Halbuki, zenginler fukaranın acınacak acı hallerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefisperest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elim ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez. Bu cihette insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, şükr-ü hakikinin bir esasıdır. Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vasıtasıyla muavenete mükellef olduğu ihsanı ve yardımı yapamaz; yapsa da, tam olamaz. Çünkü, hakiki o haleti kendi nefsinde hissetmiyor." (Mektubat, s. 389) Şahsi gelişimde de açlık duygusunun önemli kazanımlar sağladığı söylenir. "Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telakki eder. Hatta, mevhum bir rububiyet ve keyfemayeşa hareketi, fıtri olarak arzu eder. Hadsiz ni'metlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususan, dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmiş ise, bütün bütün gasıbane, hırsızcasına, ni'met-i İlahiyeyi hayvan gibi yutar." (a.g.e., s. 389) sözleriyle de ifade olunduğu gibi nefs-i emmare insanı tevhidi bir hayat modundan uzaklaştırmaktadır. Yaratıcının düşünülmediği yaşam modunda servet, gaflet ve iktidar da yardım ederse nimetler hayvanlardan farksız bir şekilde değerlendirilmektedir. Ramazan orucu ise bu şahsi arızaları ortadan kaldırmaktadır. "İşte, Ramazan-ı Şerifte, en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi malik değil, memluktur; hür değil, abddir. Emir olunmazsa, en adi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye, mevhum rububiyeti kırılır, ubudiyeti takınır, hakiki vazifesi olan şükre girer." (a.g.e., s. 389)

Bediüzzaman, şükrün insanı ahsen-i takvime ulaştıracak bir vasıta olduğunu söyler. Buna göre Cenâb-ı Hakk insanı bütün isimlerinin tecellisine mazhar etmiş ve bütün rahmet hazinelerini tartacak ve tanıyacak cihazlarla donatmıştır. Ayrıca insan Allah'ın bütün esmasının cilvelerini tanıyacak şekilde halk olunmuştur. Mâddi ve mânevî rızkın birçok çeşidine muhtaç olan insanı ahsen-i takvime çıkarma vasıtası da ancak şükür olmaktadır. İcad cihetinde hiç tasarrufu olmayan insanın şükür etmemesi her türlü nimeti sahiplenmesi veya esbaba mal etmesi mânâsına gelecektir. Bu da Bediüzzaman'ın ifadesiyle insanı esfel-i safiline itecektir.

Materyalist önyargılarla kurgulanmış bir dünyada şükrün yeri yoktur. Şükür yerine sahiplenme veya sebep-sonuç ilişkisine göre anlam yükleme geçerlidir. Kur'ân eksenli bir yaşam modunda ise "şükür" çok anlamlı bir yere sahiptir. Zira şükür nimetlerin icadında insanın herhangi bir kudretinin ve icadının olmadığını ilan etme ve sürekli "Allah'ın bir abdi" olduğumuzu hatırda tutma mânâsına gelmektedir. Şükrün insan ve kâinat eksenli işlendiği Şükür Risalesi'nden bazı sonuçlar çıkarmak mümkündür:

1- Yeryüzünde, gökyüzünde, sualtında, su üstünde milyonlarca canlının bedeni özelliklerine göre en güzel şekilde beslendirilmeleri apaçık tevhid delilidir. Bu muazzam faaliyet ancak ve ancak şükürle mukabeleye layıktır.

2- Tüm kâinatta hayatı tercih ederek, bütün maksatlarını ve isimlerinin cilvelerini hayatta tecelli ettiren Zat-ı Zülcelal, canlılar alemi içerisinde de rızkı şuunatının merkezi yapmış, iştah hissiyle canlıları rızka yöneltmiştir. Bundan maksadı ise kâinatın en ehemmiyetli neticelerinden birisi olan "şükür"e insanları sevk etmektir. Rızk bir perdedir. Perdenin arkasında ise Zat-ı Zülcelal'in Rahman ismi yer almaktadır.

3- Maddî ve mânevî nimetlere yüklenilen mânâ insanın itikadi yapısını ortaya çıkaran turnusol kağıdı gibidir. Rızk mânâ-i harfi ile değerlendirildiği zaman şükre ulaşılmakta, mânâ-i ismi ile değerlendirildiği zaman nimetleri tekzip etme kaçınılmaz son olmaktadır.

4- Lezzetlerden haz almak fıtri bir duygudur. Ancak bu fıtri duygu şükür ile birlikte insana layık bir surete bürünmektedir. Yoksa nimet vereni düşünmeyerek her önüne gelenden faydalanma hayvana mahsus bir eylemi ifade etmektedir.

5- Şükür insanın faydasına sunulan besin maddeleri karşısında sürekli tevhid delillerini görmesini ve Yaratanı hatırlamasını ifade ettiği için, insana huzur-u daimiyi kazandırabilecek kadar ulvi ve cami bir ibadettir.

6- Şükür nimetlerin yalnız ve yalnız Allah'ın kudretiyle ortaya çıktığını düşünen insanı diğer insanlara minnet etmekten kurtaran, insanı izzetli kılan ve mümine yakışan ulvi bir duruştur.

7- Türlü türlü nimetlerle taltif edilen insanoğlunun, dünyevi kesretten vahdete geçebilmesi için nimetlere şükür ile mukabele etmekten başka çaresi yoktur.

5/28/2004

Güzel Düşünen Güzel Görür

Hasan Sabbah (1054 -1124)

"Şükür Nimeti Ziyadeleştirir"


Enstitü Sayfası Arşivi

- Tüm Başlıklar

- Portreler

- Mana-i Harfi