Makaleler

Hudeybiye Antlaşması

Kur’ân-ı Kerim insanı yalnızca “varlık” olması yönünden (ontolojik olarak) değerlendirmeyip, insanın varoluş amacını da ortaya koymuştur. İnsanın özgür irade sahibi olması ve ziakıl (akıl sahibi) olarak yaratılması, onu diğer canlılardan üstün kılmıştır. İrade ve akıl sahibi olan insanın en önemli özelliklerinden birisi kendi değer yargılarını oluşturabilmesi, sorgulayabilmesi ve diğer insanlar ile “iletişim” kurabilmesidir. Bu özelliklerinden ötürü insan sosyal bir varlıktır ve sürekli gelişime açıktır. Kur’ân-ı Kerim insandan öncelikle Allah’a ibadette bulunmasını istemekte ve insanın dünyaya gönderiliş amacının Allah’a ibadet olduğunu zikretmektedir. Bu yüzden kainata Kur’ân-ı Kerim’in önerdiği paradigma ile bakıldığı zaman Yaratıcının rızasına uygun davranışlar insanın en erdemli vasıfları olacaktır. İslâm inancına göre en erdemli insan, Hz. Peygamber’dir. Bu yüzden Hz. Peygamber’in fiil ve davranışları, tepkileri, uygulamaları Müslüman için sadece beşeri bir tavır ifade etmez; “Sünnet-i Seniyye” olarak adlandırılan bu nebevi davranışlar Bediüzzaman’ın deyimiyle “itaat yolları içinde en makbul ve en müstakim ve en kısa” olandır. Sünnet-i Seniyyenin bu öneminden ötürü, Hz. Peygamber’in siyasi, idari, hukuki ve ahlaki davranışlarından Müslüman’ın pratik sonuçlar çıkarması ve bunları yaşadığı dönemin koşullarını da düşünerek hayata geçirmesi İslâmi bir duyarlılığın gereği olacaktır. Aksi takdirde Sünnet-i Seniyye yalnızca Hz. Peygamber’in şahsına mahsus “hikmetli davranışlar” olarak kalacak, Hz. Peygamber’in ahlaki özellikleri ülfet perdesine sarılacak ve bu durum ister istemez Müslümanların itikadi yapılarını olumsuz etkileyecektir.

Siyer ve İslâm Tarihi kitaplarında Emrü’l-Hudeybiye, Umretü’l-Hudeybiye, Sulhu’l-Hudeybiye şeklinde kaydedilen Hudeybiye Antlaşması ve bu Antlaşmadan önceki ve sonraki gelişmeler de Müslümanların beşeri ilişkilerde ve tebliğde nasıl bir metod takip etmesi gerektiği hakkında önemli ipuçları vermektedir. Hudeybiye Antlaşması yalnızca o dönemin siyasi ve ekonomik koşullarında ortaya çıkmış bir hukuki olay olarak değerlendirilemez. Zira Antlaşmanın taraflarından birisi İslâmiyet’i bütün yönleriyle ve en güzel şekilde yaşayan Hz. Peygamber ve Ashabı, diğer taraf ise İslâmiyet’in bütün güzelliklerine sırt çevirmiş ve Müslümanlara hayat hakkı tanımayacak kadar hoşgörüsüz bir siyaseti benimseyen Kureyşliler’dir. Ayrıca Hudeybiye Antlaşmasından sonra Arap yarımadasında İslâmi inkişafta olağanüstü bir hızlanmanın görülmesi de Hudeybiye’nin yüzeysel bir tarihi okuma ile anlaşılamayacağını göstermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de “Ap açık bir fetih yolu” olarak tavsif edilen Hudeybiye Antlaşmasının günümüz Müslümanına ne anlattığını anlayabilmek için öncelikle Antlaşmanın hangi siyasi ve ekonomik koşullar altında imzalandığını bilmekte fayda vardır.

Hudeybiye Antlaşması, hicretin 6. yılında (628) Hz. Peygamber ve Ashabının umre yapmak amacıyla Medine’den hareket ederek Hudeybiye mevkiine gelmesi ve buna karşın Kureyşlilerin Müslümanları Mekke ve civarına sokmama kararı alması üzerine akdedilen ve zahiren Müslümanların aleyhine hükümler içeren hukuki bir olaydır. Bu umre seferinin görünüşteki sebebi, Hz. Peygamber’in görmüş olduğu bir rüyadır. Hz. Peygamber bu rüyasında hiçbir endişe ve korku duymadan Ashabıyla birlikte Kabe’yi tavaf ettiğini, bazı sahabelerin başlarını kazıttığını, bazılarının da saçlarını kısalttığını görmüştür. Rüyasını Ashabına anlattıktan sonra umre ibadetini yerine getirme hususunda antlaşma sağlanmış ve sefer hazırlığı başlatılmıştır. Hz. Peygamber sadece umre ibadetini yerine getirmek istediği için yolculuk sırasında yalnızca korunma maksatlı silahlar taşınmasını emretmiştir. Hz. Peygamberin silahlanmaya sınırlama getirmesi Hz. Ömer ve Hz. Sad bin Ubade’nin muhalefetiyle karşılaşmıştır. Ancak Hz. Peygamber bu isteğinde ısrarlı olduğunu belirtmiş, niyetinin yalnızca umre olduğunu ifade etmiştir. (Taberi, Tarih, C. 3, s. 72). Burada Hz. Ömer ve Sad bin Ubade’nin muhalefet nedenine dikkat etmek gerekmektedir.

Bu iki sahabenin muhalefet etmesi umre seferi öncesi Kureyşliler ile Müslümanların arasındaki husumetin canlı olmasından kaynaklanmaktadır. Hz. Peygamber yolculuk öncesi Busr b. Süfyan’ı Kureyşlilerin durumunu öğrenmesi ve onlara Müslümanların umre etme amacıyla harekete geçtiklerini anlatması için Mekke’ye göndermiştir. Müslümanların harekete geçtiğini duyan Kureyşliler Müslümanların kesinlikle şehre sokulmaması hususunda karar almışlar ve Halid bin Velid öncülüğünde askeri birlikler oluşturmuşlardır. Ayrıca Müslümanlara gözdağı vermek ve Müslümanların Mekke’ye girişini imkansızlaştırmak maksadıyla bazı Arap kabileleri ile (Ahabiş Kabilesi bunlardan birisidir) ilişkilerini güçlendirerek onları da yanlarına çekmişlerdir. Hz. Peygamber’in elçisi Büsr b. Süfyan’ın Kureyşlilerin hazırlıklarını Peygamberimize anlatmasından sonra bir durum değerlendirilmesi yapılmıştır. Hz. Peygamber Kureyşliler’in diğer Arap kabileleri ile ittifak etmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirmiş, savaşmak gibi bir niyeti olmadığını, ama mecbur bırakılırsa savaşmaktan kesinlikle çekinmeyeceğini ifade etmiştir. (İbn Hişam, Sire, C. 3, s. 321) Hz. Peygamber’in tek gayesi umre ibadetini yerine getirmek olduğu için meseleyi diplomatik yollardan çözmeyi umut ediyordu, ancak Kureyşliler’in diğer Arap kabilelerini Müslümanlar aleyhine kışkırtmasından büyük rahatsızlık duyuyordu. Hz. Peygamber yolculuk sırasında Halid b. Velid öncülüğündeki Kureyş askeri birlikleri ile çıkabilecek muhtemel bir çatışmayı engelleme maksadıyla yol güzergahında değişiklikte bulunmuştu. Hz. Peygamber ve Sahabeleri yapılan müzakereler sonucunda umre ibadetini yerine getirmeye kesin kararlı olduklarını ifade etmişler, öncelikle barış taraftarı olduklarını, ancak Kureyşliler’in kendilerini zorlaması halinde savaşmaktan çekinmeyecekleri konusunda karar almışlar ve Mekke’ye doğru yolculuklarını devam etmişlerdir.

Müslümanlar Mekke ile Medine arasında yer alan Hudeybiye adlı bir kasabada konaklamışlardı. Hz. Peygamber konaklama sırasında çevredeki Arap kabileleri ile görüşmeler yapmış, savaş gibi bir niyetinin olmadığını, amacının yalnızca umre ibadetini yerine getirmek olduğunu bu kabilelere de anlatmıştı. Bu kabilelerden birisi Huzaa kabilesi idi. Hz. Peygamber Huzaa kabilesi reisi Budeyl ibn Verka ile yaptığı görüşmede Kureyşlilerin siyasi ve ekonomik yönden güçsüz durumda olduklarını, savaşın Kureyşlilere büyük zarar vereceğini, Kureyşlilerin kabul etmesi halinde bir barış Antlaşması imzalayabileceğini ifade etmişti. Bütün iyi niyetlerine rağmen Kureyşliler savaş isterlerse bundan kesinlikle çekinmeyeceklerini de açık ve seçik olarak anlatmıştır. Huzaa reisi Müslümanların amaç ve isteklerini Kureyşlilere iletmiştir. Ancak Kureyşliler hiçbir şart altında Müslümanların Mekke’ye sokulmayacağı konusunda ısrarcı bir tutum sergiliyorlardı. Kureyşliler’in bu tutumuna Urve b. Mesud karşı çıkmış, Hz. Muhammed’in teklifinin değerlendirilmesi gerektiğini önermişti. Görüşme için kendisinin elçi olabileceğini ifade etmişse de Kureyşliler bu duruma karşı çıkmış, ancak şahsi bir görüşme için Hz. Muhammed ile müzakere yapabileceğini, bu görüşmelerin kendilerini bağlamayacaklarını ifade etmişlerdir. Urve b. Mesud Hz. Peygamber ile görüşmelerde bulunmuş ve Hz. Peygamber’in istek ve önerilerini Kureyşlilere iletmiştir. Ancak Kureyşliler yine uzlaşmaya yanaşmamışlardır.

Kureyşlilerin uzlaşmaz tutumunu devam ettirmesine rağmen Hz. Peygamber diplomatik yollar ile çözüme ulaşma niyetinden hiç vazgeçmemiştir. Hıraş bin Ümeyye isimli sahabesini Kureyşliler ile görüşmesi için elçi olarak göndermiştir. Ancak Kureyşliler bu elçiye kötü muamelede bulunmuşlar hatta canına kastetmek istemişlerdir. Elçisine bu şekilde muamele edilmesine rağmen soğukkanlılığını yitirmeyen Hz. Peygamber, Kureyşlilerin yeni tekliflerini bekliyordu. Hz. Peygamberin ısrarlı tutumu karşısında Kureyşliler siyasetlerinde bir değişiklik yaparak bir elçi göndermeyi kararlaştırmışlardır. Ahabiş Kabilesi reisi Huleys b. Alkame’yi elçi tayin etmişlerdir. Alkame Müslümanların konakladığı Hudeybiye mevkiinde gözlemde bulunmuş, Müslümanların silah durumunu inceledikten sonra niyetlerinin yalnızca umre olduğunu anlamıştır. Bu yüzden Hz. Peygamber ile görüşme bile yapmadan Kureyşlilerin yanına dönmüş ve onları fikirlerinden vazgeçirmeye çalışmıştır. Müslümanların Mekke’ye girmesine engel olunması halinde Kureyşlilere vermeyi taahhüt ettiği askeri ve ekonomik desteği çekeceğini de belirtmiştir. Buna rağmen Kureyşliler uzlaşma için somut adım atmaktan kaçınmışlardır.

Kureyş ile olan sorunu barışçıl yollardan çözmeyi umut eden Hz. Peygamber bu sefer elçi olarak Hz. Osman’ı tayin etmiştir. Hz. Osman yapmış olduğu görüşmelerde Hz. Peygamberin tekliflerini iletmiş, öncelikle barış yanlısı olduklarını ifade etmiştir. Kureyşliler Hz. Osman’a isterse kendisinin tavafta bulunabileceğini, ancak Hz. Peygamber’in Kabe’ye girmesine kesinlikle izin vermeyeceklerini belirtmişlerdir. Hz. Osman, Hz. Muhammed tavaf etmedikçe kendisinin de tavaf etmeyeceğini ifade edince Kureyşliler Hz. Osman’ı göz hapsine almışlardır. Bu durum Müslümanlara Hz. Osman’ın öldüğü şeklinde ulaşmıştır. Hz. Osman’ın ölüm haberini alınca Hz. Peygamber Ashabından Kureyşliler ile savaşma hususunda biat almıştır. Bu biata siyer ve tarih kitaplarında “Rıdvan Biatı” denilmektedir. Hz. Peygamberin Ashabından savaşma hususunda biat aldığını duyan Kureyşliler siyasetlerinde köklü bir değişiklik yaparak barış görüşmesi yapması amacıyla Süheyl b. Amr önderliğinde bir heyeti Müslümanlara göndermişlerdir. Yapılan görüşmeler sonucunda maddeler üzerinde uzlaşma sağlanmış ve sıra Antlaşmanın yazılmasına gelmişti. Bu aşamada Hz. Peygamber’in barış siyasetinde ne kadar samimi olduğunu gösteren ilginç bir gelişme yaşanmıştır. Hz. Peygamberin Antlaşma metninin başına “Besmele-i Şerife”nin yazılmasını istemesi karşısında Süheyl b. Amr buna karşı çıkmıştır. Besmele-i Şerife’nin İslâmi bir kelime olmasından dolayı tepki gösteren Kureyş elçisi, Antlaşmanın taraflarının yazıldığı kısma Müslümanları temsilen “Muhammed Rasulullah” yazılmasına da karşı çıkmıştır. Kureyşliler bunun gerekçesini Hz. Muhammed’in risaletini kabul etmediklerini, böyle bir şeyi kabul etselerdi zaten Kabe’ye girmelerine izin verecekleri şeklinde göstermişlerdir. Bu tepki üzerine Hz. Peygamber, risaletinin Kureyşliler tarafından inkar edilmesinin “hakikat”i değiştirmeyeceğini ifade etmiştir. Hz. Ali, Hz. Ömer ve diğer sahabelerin isteksiz tutumuna rağmen “Muhammet Rasulullah” lafzını değiştirerek, sadece dünyevi bir sıfat olan “ibn-i Abdullah” terkibini yazdırmıştır. Hz. Peygamber bu uygulamasıyla Kureyş ile olan uzlaşmazlığı kaldırmış ve aralarında ortak olan unsurları ön plana çıkararak barış Antlaşmasının imzalanmasını sağlamıştır. Hudeybiye Antlaşması şu maddelerden müteşekkildir:

1- Müslümanlar o yıl Mekke’ye girmeden Hudeybiye’den geri dönecekler, umre için ertesi yıl gelecek ve şehirde ancak üç gün kalacaklardır.

2- Mekkeli bir kimse Hz. Muhammed’in yanına kaçarsa velisinin isteği üzerine geri verilecek, fakat bir Müslüman kaçarak Mekke’ye sığınırsa iade edilmeyecektir.

3- Barış 10 yıl sürecek; taraflardan biri bu Antlaşmaya dahil olmayan herhangi bir kabile ile savaşa girerse diğeri pasif kalacaktır. İki taraf, kendi hakimiyetleri altındaki toprakları kervanların geçişi, hac ve umre için emniyet altında tutacaktır.

4- Diğer Arap kabileleri taraflardan istedikleriyle ittifak yapabileceklerdir.

Antlaşmaya Gösterilen Tepkiler

Hudeybiye Antlaşması görünüşte aleyhe hükümler içerdiği için Müslümanların diplomatik alanda yenildiği düşüncesinin doğmasına neden olmuştu. Sahabeler Medine’den hareket etmeden önce Kabe’yi tavaf ederek geri döneceklerini ümit ediyorlardı. Ancak yaşanan siyasi gelişmeler Hudeybiye Antlaşmasının akdini netice vermişti. Bu Antlaşmanın bir hükmü de Müslümanların o yıl tavaf etmesine izin vermiyordu. Antlaşma hükümlerinden birisi olan “esir ve mültecilerin iadesi” hükmü de sahabelerin bir bölümünün tepkisini çekmişti. Bu sırada sahabelerin muhalefetinin artmasını netice verecek bir olay gerçekleşmişti. Kureyş elçisi Suhey b. Amr’ın oğlu Ebu Cendel İslâmiyet’i tercih etmişti. Mekke’de ikamet ediyordu ve Müslüman olduğu için Mekkeliler ona işkence ediyordu. Mekkelilerin elinden kurtulan Ebu Cendel Hudeybiye mevkiine gelerek Müslümanlara sığınmıştı. Bu durumu gören Süheyl b. Amr Ebu Cendel’in Antlaşma gereği iadesini istemişti. Ancak bu sırada Antlaşma henüz imzalanmamış olduğu için Hz. Peygamber bundan sonraki iltica olaylarında Antlaşmanın uygulanması gerektiğini ifade etmiştir. Fakat Süheyl b. Amr’ın bu iade gerçekleşmediği sürece Antlaşmayı imzalamayacağını söylemesi üzerine Hz. Peygamber Ebu Cendel’i iade etmek zorunda kalmıştı. Hz. Ömer bu konuda Hz. Peygamber ile görüşmelerde bulunmuş ve Antlaşma hükümlerinin inananların aleyhine olduğunu ve bu iade olayının inananları küçük düşüren bir olay olduğunu söylemiştir. Ebu Cendel’in teslim edilmesinden sonra şahit sıfatıyla atması gereken imzayı bir süre geciktirmiş, daha sonra Hz. Ebu Bekir’in önerisi ve Peygamberin de Antlaşmayı kabul ettiğini söylemesinden sonra imzasını atmıştır. (Martin Lings, Hz. Muhammed’in Hayatı, İz Yayıncılık, s. 352). Sahabelerin bu muhalefeti Hudeybiye’nin zahiri görünümüne göre hükmetmelerinden kaynaklanmaktaydı. Bazı Sahabeler Hz. Peygamber’in bu tasarrufunun bir vahiy ile değiştirilebileceğini düşünüyorlar, bu yüzden bir süre beklemeyi uygun görüyorlardı.

Müslümanlar Hudeybiye’den Medine’ye dönerken yolculuk sırasında zihinlerdeki soru işaretini dağıtan ayetler nazil olmuştur. Yolculuk sırasında Fetih Suresi nazil olmuş ve bu sure Hudeybiye Sulhünün bir zafer olduğu konusundaki şüpheleri ortadan kaldırmıştır: “Biz sana ap açık bir fetih yolu açtık.” (Fetih Suresi:1) Sure aynı zamanda Rıdvan Biatında Hz. Peygamber’e biat eden Sahabelerin Allah tarafından yüceltildiğinden bahsetmekteydi. (Fetih Suresi:18). Ayrıca Hz. Peygamberin rüyasında Kabe’yi tavaf ettiğini görmesinin Allah tarafından tasdik edildiğini, Müslümanların “korkusuzca ve güven içinde” Kabe’ye gireceklerini müjdeliyordu. (Fetih Suresi:27).

Hudeybiye Antlaşması’nın Anlamı

Hudeybiye Antlaşması Kur’ân-ı Kerim’de “feth-i mübin” ve “nasr-ı aziz” (Fetih Suresi:1-3) olarak nitelendirilmiştir. Başlangıçta Sahabelerin hikmetini kavrayamadığı bir Antlaşma olan Hudeybiye Antlaşması, Kur’ân-ı Kerim ile teyit edilen büyük bir siyasi zaferdir. Antlaşmanın Müslümanların umresini bir yıl sonraya ertelemesi sahabeler arasında hayal kırıklığı yaratan hükümlerden birisiydi. Oysa bu durum geçiciydi ve Müslümanlar bir yıl sonra Mekke’ye gelmişler ve şehirde gün kalarak Kabe’yi ziyaret etmişlerdir. Müslümanların en fazla tepkisini çeken hüküm ise “mülteci ve esirler” ile ilgili madde idi. Bu hüküm zahiren Müslümanların büyük siyasi tavizi olarak görülmekteydi. Ancak uygulama tamamen Müslümanların lehine sonuçlar doğurmuştu. Zira Kureyşlilerden Müslümanlara sığınan birisi ya Müslüman idi ya da Kureyş aleyhine cephe almış birisi idi. Bu kişinin geri iade edilmesi Mekke ve civarında Müslümanların veya Kureyş aleyhtarı insanların sayıca artmasını netice verecekti. Bu durum da elbette ki Müslümanların lehine olacaktı. Müslümanlardan Kureyşlilere sığınanlar ise zaten “münafık”tı ve bunların Medine’den çıkması Müslümanların birlik ve beraberliği için daha faydalı idi. Antlaşmanın taraflarından birisinin yaptığı bir savaşta diğer tarafın pasif kalması hususunda anlaşılması da Müslümanların Hudeybiye’den sonraki fetihlerini kolaylaştıran bir madde idi. Bu maddeden ötürü Kureyşliler, Müslümanların Hayber Yahudileri ile yaptığı savaşta Yahudilere askeri ve ekonomik yardım yapamamışlardı, bu da Hayber’in fethini kolaylaştırmıştı. Hayber’in fethedilmesi de Mekke’nin fethedilmesine uygun bir siyasi zeminin doğmasına neden olmuştur. Hudeybiye Antlaşması İslâm tarihinde dönüm noktası olan bir olaydır. Antlaşmaya kadar Müslümanları tanımayan, muhatap kabul etmeyen ve Müslümanlara “atalarının dinine sırt çevirmiş asiler” nazarıyla bakan Kureyşli müşrikler, bu Antlaşma ile Müslümanları kendileriyle eşit bir güç olarak kabul etmişlerdir. Müslümanların bütün Arap Yarımadasında “siyasi bir güç” olarak tanınmasını netice veren bu Antlaşmadan sonra diğer Arap kabileleri ile olan ilişkiler arttırılmıştır.

Hudeybiye Antlaşmasından sonra Arap yarımadasında kabileler arasındaki diyalogların güçlendiğine dikkat çeken Bediüzzaman, bu sulhten sonra maddi kılıçların kınına yerleştirildiğini, buna mukabil Kur’ân-ı Kerim’in hakikatlerinin insanlara ulaştırılmasıyla “kalplerin ve akılların” fethedildiğini ve asıl fethin bu olduğunu söyler. Arap kabilelerinin Müslümanlarla olan diyaloglarının artması neticesinde İslâmiyet’ten kaynaklanan güzelliklerin ve üstün ahlak örneklerinin Araplardaki inat ve taassubu ortadan kaldırdığını ifade eder. Kur’ân-ı Kerim hakikatlerinin Hudeybiye Antlaşmasından sonra cilvesini gösterdiğini, bu yüzden birçok nüfuz sahibi Arabın İslâmiyet’i tercih ettiğine dikkat çeker. (Lem’alar, s. 35) Hudeybiye Antlaşmasından sonra Halid bin Velid, Amr ibn’ül As, Osman bin Talha gibi nüfuzlu kişilerin İslâmiyet’i tercih etmesi Müslümanların güçlenmesini netice vermişti.

Kur’ân-ı Kerim’in öncelikli hedeflerinden birisi insanları ıslah etmektir. Kalp ve akıl birlikteliğini sağlamış, her zaman Allah rızasını gözeten ve Hz. Peygamberi örnek alan insan Kur’ân-ı Kerim’in çizmiş olduğu insan profilidir. Hz. Peygamberin beşeri ilişkilerde ısrarlı bir şekilde barış yanlısı uygulamalarda bulunduğu ve savaş kararını ancak düşmanın zorlamasıyla ve siyasi-ekonomik şartların bastırmasıyla aldığı görülmektedir. Sözgelimi Hz. Peygamber’in müşrik Araplarla yaptığı savaşlar Arapların Müslümanlara siyasi ve ekonomik ambargo koymaları, yapılan Antlaşmaları bozmaları, Müslümanların hayatını tehdit etmeleri, diğer Arapları Müslümanlara karşı kışkırtmaları gibi nedenlerden kaynaklanmıştır. Bu yüzden savaşın Müslüman için meşruluk ölçüsü sınırlıdır ve bu sınırları Hz. Peygamber’in uygulamaları göstermektedir. Hz. Peygamber’in Hudeybiye öncesi diplomatik çözüm arayışlarında ısrarlı tutumu, Antlaşmanın maddeleştirilmesi sırasında Kureyşliler’in nazarında bir önemi olmayan “besmele-i şerife” ve “Muhammed Resulullah” lafızlarının kullanımından vazgeçmesi O’nun barış sağlamada ne kadar ciddi olduğunu göstermektedir. Hudeybiye Antlaşması ile tarafların 10 yıl süre ile savaşmama hususunda almış oldukları karar yalnızca Müslümanların değil, Müşriklerin de barış ortamında yaşamasını netice vermişti. Bu Hz. Peygamber’in barışı yalnızca Müslümanların rahatı için değil, bütün insanlar için istediğinin açık delilidir. Hudeybiye’den iki yıl sonra Mekke’yi hiç kan dökmeden fethetmesi ve akabinde bütün Kureyşliler’e umumi af ilan etmesi onun amacının kan dökmek olmadığını, insanların barış ve güven içerisinde yaşayacağı bir sosyal ortamı oluşturmak olduğunu göstermektedir.

İman soyut bir hakikattir ve insanların bu hakikate inanması için zorlayıcı ve baskıcı yöntemlerin geliştirilmesi İslâmi dayanaktan yoksundur. İslâm dini zorlama ve baskı altında gerçekleştirilen “iman”ın geçersiz olduğunu hükme bağlamıştır. İnsanlar arasında kin ve nefretin artmasını sağlayan, insanların psikolojik yapısında olağanüstü değişiklikler yapan, masum binlerce insanın ölümünü netice veren ve “ahsen-i takvim” suretinde yaratılan insana yakışmayan bir olgu olan savaş vasıtasıyla insanları imana zorlamak Hz. Peygamber’in uygulamalarına dayandırılamaz. Bu yüzden bütün insanlığın kurtuluş ve huzuru için Müslümanların Hz. Peygamber’in bütün yaşamında ve özellikle Hudeybiye’de yapmış olduğu gibi “barış”ta ısrar etmesi gerekmektedir. Hudeybiye, İslâm dininin ve Hz. Peygamber’in barış ve sulh taraftarı olduğunu öğreten hikmetli bir Antlaşmadır.

Yazar


Avatar