Mana-i Harfi

Hayatımız ve Belirsizlikleri

Hayat, bir sonraki anın ne getireceği belli olmayan bir belirsizliği hep barındırmaktadır. Zaman hızla akan bir sel gibi akıp giderken; bir yönüyle istikameti belli bir yapı arzederken, bir yönüyle de akışın her an yön değiştirebileceği bir yapı arz eder. Kişi gidişin iradesi ile bağlantılı kısmını akışın istikametine göre belirlerken, hayat tecrübesi adı altında bu yönde beceri kazanma arayışı içinde iken ruhunun bir taraflarında her an karşılaşma ihtimali ile yüz yüze olduğu sürprizlerin getirdiği belirsizlik duygusunu hep yaşar. Her ruhta belirli bir endişe düzeyi hep vardır. Zaman zaman hayat tecrübesinin oluşması yolunda “keşke”ler ile ifade edilen halleri hep yaşar. Bununla bir sonraki ana ışık tutar. Ancak şu da bir gerçek ki, “keşke” denen haller insanlık tarihi boyunca veya bir ferdin hayatı boyunca hiç bitmemiştir. Hayat hiç bir dönemde mutlak doğruların zemini olmamıştır. İşleyişte bir belirsizlik hep vardır ve bunun belirli bir düzeyi insanlık tarihi boyunca sanki hep var olmuştur. Aksi takdirde bu kadar uzun zamandır elde edilen insanlık tecrübesi hayatın çok netleştiği ve bütün belirirsizliklerin ortadan kaldırıldığı bir hayat tablosu önümüze çıkarmalı idi. Oysa gelecek zaman algısı içinde bir belirsizlik duygusu hep var olmuştur. Bu hal, işleyişi şekillendirenin maddi dünyanın kuralları ya da insan olmadığını ortaya koymakta ve ferdi maddi alemin dışında bir belirlilik ve sağlamlık arayışına itmektedir.

Varlığın özünde, maddi alemin alt yapısında ve mikro planda bir belirsizlik hali hep vardır. Yeni varlık algısında pozitivist, determinist ve mekanik işleyiş anlayışları ortadan kalkmış, şekillenişin anlık olduğu ve sebebin sonuç üzerinde etkili olmayıp sadece yanında, yakınında bulunduğu anlayışı hakim olmuştur. Bu hal, maddenin sabitliğine ve belirli, kesin oluşuna dayanan bir emniyet hissinin yerine, eşyanın dışında ve üstünde bir güce dayanma ihtiyacına vesile olmaktadır. Bu hal aslında günlük yaşantıda ve kulluk halinde korku ve ümit arasındaki yaşantı ile de uyumludur. Yani, Kur’an’a dayalı bir hayat çizgisi üzerinde yaşayan kulun aleminde maddi plana dayalı hiç bir belirlilik, kesinlik ve netlik yoktur. O’nun aleminde hiç bir şeyin cevabı kesin ve net değildir. Ancak bu durum bir huzursuzluk, endişe ve sıkıntı hali doğurmaz. Çünkü, kendi aleminde ve maddi planda net olmasa bile her işleyişin, her sonucun Alemlerin Rabbi tarafından belirlendiği ve O’nun her şeyi en güzel tarzı ile belirleyeceğini bilmenin ve buna yürekten inanmanın rahatlığını yaşar.

Mesela, elinize aldığınız bir bardağı göstererek sorduğunuz, “Bırakırsam düşer mi?” sorusuna Mu’tezile’nin cevabı : “Düşüp düşmemesi tamamen senin bırakmana bağlı, bırakırsan kesinlikle düşecektir.” şeklindedir. Cebriye: “Düşüp düşmemesi senin bırakmanla ilgili değildir, eğer düşmesi takdir edilmişse sen bıraksan da bırakmasan da düşecektir” diyecektir. Ehl-i Sünnet’in bu durumdaki vasatı temsil eden cevabı ise şu olmalıdır: “Şu ana kadar Kudret-i İlahiye hikmeti gereği bardağın düşüşünü bırakmanın ardından yaratmış ve varlık aleminde bırakıldığında düşecek şekilde tavrın belirleneceği bir işleyiş dokumuştur. Ancak bu durum bırakmanın düşmeye sebep olmasından kaynaklanmamaktadır. Yalnızca sürekli olarak ve bir kurala dönüşecek genellikte bırakma fiilinin ardından düşme durumu yaratılmaktadır. Ben tavrımı bırakıldığında düşeceğine göre ayarlarım. Ancak geleceğe dair net bir hüküm veremem. Bardağı bırakmadan ne olacağını bilemem. Çünkü belirleyici olan benim bırakmam değil, Kudret ve Hikmet-i İlahiyye’dir. Ancak bardağı bıraktığım durumda ne olacağını birlikte görürüz.”

Ehl-i Sünnet’in yaklaşımında bir yönüyle bakıldığında belirsiz, net olmayan ve kararsız bir hayat anlayışı var gibi gözükse de bu durumun gerisinde latif bir emniyet hissi, gerçek anlamda ve zatında değişmeyen, kararlı, sabit, ve istikrarlı bütün bu özellikleri de bir başka mercie dayanmadan kendinden kaynaklanan Kayyum-u Ezeli’ye dayanmanın tarif edilmez ve doyulmaz bir rahatlığı vardır. Kararsız, geçici, yok olmaya mahkum varlık alemine ve eşyaya değil, hepsini var ve yok eden ve eşyadaki bütün özelliklerin asıl kaynağını teşkil edip onlarda özelliklerini yansıtan Zat-ı Akdes’e dayanmanın verdiği güven duygusu vardır. Yani belirsizlik aslında gerçek belirliliği bulmaya vesile olmaktadır.

Kullukta ve ibadetlerde de bu belirsizlik ve eşyanın işleyişinde netlik olmadığına inanç “ne ümitsizlik ne de ucb, yani amellerine güvenme” şeklinde ortaya çıkmaktadır. Ehl-i Sünnet çizgisindeki bir kul amellerinden ve ibadetlerinden sonra, “Kabul oldu” ya da “Kabul olmadı” gibi bir sonuca ulaşmak arayışı içinde değildir. Kayyum-u Ezeli’ye dayanan belirsizlik anlayışı içinde “Benim vazifem elimden gelenin en iyisini yapmak, bunu yaptıktan sonra ya da yaptığıma inandıktan sonra kabul olup olmadığına dair bir araştırma ya da sorgulama içine girmem. Çünkü, işin o yönü bana ait değil, kulluk vazifesi ile beni yaratıp bu aleme gönderen ve her an, hayatın her işleyişi ile beni terbiye eden Rabb-ı Kerim’e aittir.” der ve kabul edildiğine dair bir netlik ve kesinlik arayışı içinde olmayan sadece vazifesine bakan samimi bir kulluk hali yaşar. Yani hayatımızdaki belirsizlikler, her şeyin kontrolümüz altında cereyan etmediğinin farkında oluşumuz, her an önümüze çıkabilecek sürprizlerin ruhumuzda oluşturduğu tehdit aslında gerçek kulluğa dönüş için ve sabit, belirli olarak algıladığımız alemde ünsiyet ve gafletten kurtuluşumuz için önümüze atılmış bir taş gibidir. Aynı şekilde ölümün, kıyametin vakti gibi belirsizliği daha ön planda olan beş şey (mugayyebat-ı hamse) de hayatın bütün günlerini anlamlı ve önemli hale getirerek bir renk katmaktadır. Harfi olarak algılanan bir belirsizlik sıkıntı ve endişeden çok, mutlak bir belirliliğe dayanmanın getirdiği tarif edilmez bir güven ve huzur duygusuna vesile olacaktır.

Yazar


Avatar