Mana-i Harfi

Güzel Düşünen Güzel Görür

Varlığın mülk ve melekut olmak üzere iki yönü var. Mülk yönünde zıtlıklar iç içe. İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış, adalet-zulüm gibi kavramlar yan yana yer alıyorlar. Aynı varlık aleminin melekut tarafında ise sadece olumluluklar ve iyilikler var. Bir kitap şeklinde hazırlanmış maddi alemde o kitabın okuyucusu olarak, sonsuz cemal ve kemali gayr konumunda anlayacak ve anlamlandıracak konumdaki insanın özellikleri de zıtlarla anlamaya uygun olduğu için varlık aleminde zıtlıklar iç içe. İyilikler ve kötülükler yan yana. Ancak bütün bu maddi alemin işleyişinin ardından varlık çarklarının dönüşü ile elde edilen hasılat hep olumlu ve iyilik tarafında olmalı. Zıtlıklar, varlık ve idrak arasındaki etkileşimin zemini. Bu etkileşimden hasıl olan manalar işleyişin melekuti boyutunu oluşturur ve orada zaman ve mekan kavramları da olmadığı için azına çoğuna bakılmaz. Savaşlar, zulümler, haksızlıklar gibi olumsuz tarafları ve insanlığın kaydettiği maddi gelişim, yardımlaşma ve dayanışma gibi güzel halleri ile bütün dünya ve insanlık tarihi sadece Hz. Muhammed’in (a.s.m.) Halık-ı Kainat’ı idrak zemini olsa yine anlamlı ve hikmetli olurdu. Mülk tamamıyla güzel ve her şeyiyle hayır olan melekut alanının idrak boyutu ile sınırlı varlıklara gösterilebilmek için zıtlıklar ve sınırlılıklar içinde ortaya konması hali olmalıdır. Bu hal, güneşin varlıklarda yansımasına benzer. Görüntüye zemin olan renklerin aslı, özü, nuru olan ışık güneşte tevhid olmuş ve bizim alemimizde mülk ve melekut arasındaki bağlantıyı idrakin zeminine dönüşmüştür. Renkler güneşin ışığında asıl, öz, hepsinin gerçekliği şeklinde toplanmışken, varlıklar kendi kabiliyetlerine göre, onun bir rengini yansıtırlar. Yedi renk ve bunların koyu/açık tonları tek tek varlıklarda onların güneş ışığını göze yansıtma frekansına göre ortaya çıkar. Hiçbir şey yansıtmayanlar siyah, karanlık gözüktüğü gibi, kendinden bir şey katmadan şeffafiyetle yansıtanlar, güneşin küçük bir numunesini ve renklerin tamamını mezcolmuş şekilde gösterirler. Kendinden özellikler katmak teşahhusatın, letafetle silinerek kendinden olabildiğince az özellik katmak şeffafiyetin ifadesidir. Gece karanlıkta bütünüyle kaybolan varlıklar alemi, gündüz güneşin doğuşu ile adeta güneşin onda mezcolmuş şekilde bulunan farklı renkleri farlı parlaklıkta yansıttığı bir aynaya dönüşür. Her varlık, -çiçekler, kelebekler vs.- sanki kendi renklerini, kendi özelliklerini yansıtıyor gibidir. Oysa güneşin yedi renginden altısını gölgeleyip birini ya da kabiliyetine göre birkaçını gölgeleyip bir kaçını yansıtmaktadır. Yansıyanların hiçbiri güneşin aslı, kendi olmaz; en şeffaf, en parlak aynadaki bile güneşin bütün özelliklerini temsil edemez, güneş olamaz. İşte nurani, latif, her şeyin teklikte mezcolduğu melekût aleminin mülkte yansımasında da benzer bir durum vardır. Güneşin ışığında gizli olan kelebek görüntüsünün gözde oluşabilmesi için kelebek sınırlılığı içinde yansıması gerektiği gibi, sonsuz, sınırsız esmanın şuur sahiplerinde bir ifade oluşturabilmesi için varlıkların sınırlılığı içinde ifade edilmesi gerekli olmaktadır. Sonsuz esmanın sınırlı varlıklarla ifade edilebilmesi sürekli, içiçe ve çok kısa zaman dilimlerinde tekrarlarla ancak mümkün olabilmektedir.

Bu noktada şiddet-i zuhurundan gizlenmiş güzelliklerin sınırlı, arızi ve itibari varlıklarca gölgelenmesi ile görünür hale gelmesi gibi muhteşem bir çelişki içinde yaşanan harika bir hal vardır. Mezcolmuş yedi rengin sadece birini yansıtıp, diğerlerini arıziliği ile gölgeleyen ve gözün sınırlılığında görmeye mahkum olanların görebileceği hale getiren varlıklar gibi eşya, esmanın bir kısmına gölge olmakla bir kısmını görünür, belirgin hale getirir. Bu kullara göre bir belirginleşme mutlak anlamda olmayan farazi, itibari bir taayyün olarak gözlenir. Renklerin varlıklara dağılımı misali esma, bütünde hepsi gözükecek şekilde eşyaya dağılır. Bu dağılımla arızi, itibari, sınırlı nazarlara görünür hale gelir. “Taayyünat-ı itibariye” böyle bir durum olsa gerektir. Bu gölgelemekle açığa çıkarmak, gölge şuurlarda belirginleştirmek, yani taayyünat neticesinde; varlıkların “kendi”lik ya da “ben”lik kavramlarını ifadeleri ortaya çıkar. Asıl gölge de bu kavramlar olmalıdır. Gölgelemekle ya da yalnızca belirli isimleri ön plana çıkaracak bir hal sergilemekle, bütün varlıklar bir tür kişilik kazanır. Yansıttıkları miktarda esma, büyük bir kısmının gölgelendiği göz ardı edilip, onlardan yansıyan kısım şeklinde algılandığında, özellikler “kendi”lerine aitmiş gibi gözükür. Her bir varlığın ve varlıkların tümünün bu tarz bir kişilik kazanması, şahsilik hali sergilemesi de “teşahhusat” şeklinde algılanabilir. Bu hal ise varlık mertebelerine göre mülk boyutunun kendi içindeki kriterine göre derece derecedir. Her bir mertebede farklı süre kalmak üzere, bu “teşahhusat” hali geçicidir. Zerrede anlık, güneşte asırlık bir teşahhusat gözlenir. Hikmet gereği melekutun ve esmanın zuhurundaki, ortaya çıkışındaki şiddeti göremeyen idrak sahiplerine, Zat-ı Zülcelal’i anlatmak için, -güneşe baktığında gözü kamaşanlara renklerle onun anlatılması gibi- varlıklardaki bu taayyünat ve teşahhusat şarttır. Aciz, nakıs, arız, farazi ve itibari varlık boyutundaki kullar, mezcolmuş renkleri ışık şeklinde nuraniyete mazhar halinde göremedikleri gibi, esmayı melekutta idrak edemezler. O yüzden mülkteki bu ayrıştırılmış ve dağıtılmış yansımalar şeklindeki ifadelerle irdak edip, sonra mülkün katılığından sıyrılmaları gerekmektedir.

“Taayyünat-ı itibariye”nin ardından ortaya çıkan “teşahhusat-ı muvakkate” ile de anlatımda bir genişleme sağlanmış olur. “Teşahhusat” cinsleri, türleri ferdileştirerek, ortaya çıkan farklarla, farklı manaların zemini olur. Bu teşahhusatın geçici olması ile de her ferdin çizdiği hatlarda neşv-ü nema, değişim, başkalaşım, gelişim gibi hakikatlerle her ferdin hayat çizgisinde ifade edilen manalar çoğalır. Hele hayat ve ruh sahiplerinde bu çizgiye, ömür satırına sayısız akıl almaz manalar sığdırılır. Sadece şu yazıyı okuduğunuz süre içinde bile gözlerinizdeki, bedeninizdeki, aklınızdaki, ruhunuzdaki, idrakinizdeki ve duygularınızdaki değişimleri ve bu değişimlerin oluşabilmesi için bedeninizdeki hormonların, elektroliflerin, nöronların ve daha pek çok unsurun karmakarışık reaksiyonlarını bir düşündüğünüzde, ruhun az bir zamana ne kadar çok mana sığdırmanın zemini olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz.

İmam-ı Mübin, her şeyin aslını, özünü kuşatan manalar alemidir. Yani her şeyin aslı manalardır. Bu esma-i İlahiye’yi ifade eden manalar da, -esma mutlak olduğu için- mutlaktırlar. Yani bir sınır, şekil, zaman ve mekan içinde ifade edilemezler. Ancak bunların ifade edileceği, dolayısı ile cemal ve kemalin gösterileceği idrakler ve ifade edilecek alan sınırı ve manalara nisbeten “küçük bir sayfa” gibidir. Varlıklar alemi, İmam-ı Mübin’deki külli manaların ifade alanı olan sayfa konumundadır. Her bir hal, her bir duruş, her bir ses, her bir bakış, her bir kıpırdanış… kısacası kainatta değişim, başkalaşım adına ortaya çıkan her şey, farklı bir mana ifade eder. Külli manaları cüz’i aleme sığdırmak için akıl almaz sıklıkta değişimler ve başkalaşımlar olur. Zerrelerde her an tazelenme, bu tazelenme içinde bir yerden başka bir yere, bir varlıktan diğerine süratle geçişler gözlenir. Karmaşa gibi görülen bu hızlı değişimler, manaların küçük sayfada ifade edilebilmesi için silinip tekrar yazılması ve kalem ucunun sayfanın her yerine dar bir zaman aralığında ulaşabilmesi telaşının tezahürü olan aceleci tavırdan kaynaklanıyor olmalıdır. Bu hal, esmanın -süratle akan bir nehirdeki damlacıklar üzerinde sabit, daimi ve kalıcı güneşin aksi misali- zerratın zaman nehrinde akmasıyla sürekli tazelenmesine benzer. Akıcı nehirde yansıyan güneş sabit olduğu için, onu yansıtan damlacıklar da sabitmiş gibi algılanır. Oysa, yansıtan damlacıklar sürekli yenilenmekte ve her yeni yansımada farklı manalar hasıl olmaktadır. Varlık aleminde de benzer bir şekilde, sabit olan esmayı yansıtan varlıklarda bir süreklilik, kalıcılık, sabitlik gözlense bile, geri planındaki zerreler aleminde her an bir tazelenme vardır. İbda boyutundaki bu anlık yenilenmeler ile inşa boyutundaki ruh ve hayatı şekillendiren yenilenmeler, bu kavramların ortaya çıkışına zemin hazırladığı gibi, “makro boyutta”ki değişimleri de gösterir. Yağmur yağar, kelebekler uçar, güneş doğar, sosyal yaşantının koşuşturmacaları devam eder, savaşlar olur, asırlar başkalaşır, kainatın oluşumu ile ilgili değişim tezleri ortaya konur, Bütün bunlar şuur sahiplerinin ruhlarında makes bulup şiirlere, romanlara, resimlere, türlü türlü sanatlara dönüşür. Algılarla, şuur sahiplerinin ruhlarında manalara dönüşür. O ruhlara ulaşmayanlar, “nazar-ı dekaikaşina” olan her türlü inceliği kuşatan külli bakıştan uzak kalamazlar, onlar da manaya dönüşürler. Gölgelemekle, değişimle, arızilikle ve acziyetle içiçe olan mülk geçicidir, değişir, her an tazelenir, itibari ve farazi bir haldedir. Elle tutulur, gözle görülür bir temel yapı taşı arayan fizikçilerin mikro alemde karşılaştıkları karışık, şekilsiz, soyut, ele avuca gelmez, kuşatılamaz bir dünya ile karşılaşmaları da bu hali doğruluyor olmalıdır. Mülkün faraziliği, sabit, kalıcı ve daimi olmadığı, bu alemde daha net görülür. Bu ele avuca sığmayan zerreler bir an-ı seyyalede çok çok küçük zaman dilimlerinde. Bir an görüntüyü yansıtıp hemen kaybolurlar. Bu anlık değişimler, başkalaşımlar zerreler boyutunda varlığı makro boyuttaki gibi kuşatmamıza engel olur, adeta orası hayal alemi gibidir. Makro boyutun kuşatabildiğimiz idrak edebildiğimiz görünümleri ise bu bize hayali, kuşatılması imkansız gözüken temel üzerine bina edilmiştir. Mülkün, varlığın, eşyanın özünde sabitlik, devamlılık, kararlılık ve beka görülmemektedir. Aslolan, kalıcı ve baki olan nihai mahsulat ise manalardır. Bu yüzden zerrelerde ve bütün mahlukatta olabildiğince çok sayıda manaya mazhar olma telaşını hissettiren bir meyil olarak değişimler, başkalaşımlar gözlenir. Merkezi bir konumu olan insanın telaşı ise, daha fazla manaya muhatabiyet olmalıdır.

Günlük yaşantıyı değerlendirirken, acımasız katliamların, menfaat çatışmalarının, işkencelerin; kısacası, insandaki sınır tanımaz gadabi ve şehevi kuvvelerin uçlarda tezahürlerinin ortasında en uç zıtlıkları yaşarken zaman zaman varlığın kesretinden ve boğuculuğundan çıkıp bu manalar düşünülmezse büyük bir karamsarlık ve ruh çöküntüsü yaşanabilir. İnsanlık adına en uç şeylerin yaşandığı, iyilik ve kötülük namına en çarpıcı görüntülerin sahnesi olan şu alem her şekli ile esma hasıl etmektedir. Nazarlar fıtri halleri olan işleyişin gerisindeki esmaya yönelmezse varlığın ismi boyutu ile gölgelenir ve o nazarların gerisindeki ruhlar kararır. Oysa varlığın aslı ve özü esmadır. Esma ise hep aydınlıktır ve hep güzeldir. Tek yapılması gereken güzel düşünmek ve güzel görmek olmalıdır. Dünyanın çok iç karartıcı gibi gelen şu anki manzarası karşısında bile.

Yazar


Avatar