Sorularla Risale-i Nur

Gaybı Allah’ın Bildirdiği Kişiler Bilir

“Sual: Gavs-ı Âzam gibi büyük veliler, bazı evkatta, mâzi ve müstakbeli hazır gibi müşahede ederler. Neden mâziye ait cihette sarahat suretinde haber veriyorlar da, istikbalden hafî remizlerle, gizli işaretlerle bahsediyorlar?

Elcevap: âyetiyle, âyeti ifade ettikleri kudsî yasağa karşı ubudiyetkârâne bir hüsn-ü edep takınmak için, tasrihten işaret mesleğine girmişler. Tâ ki işaretlerle, remizle anlaşılsın ki, ihtiyarsız, niyetsiz bir surette tâlim-i İlâhî olmuştur. Çünkü istikbalî olan gaybiyat, niyet ve ihtiyar ile verilmediği gibi, niyetle de müdahale etmek, o yasağa karşı adem-i itaati işmam ediyor.” (Metnin tamamı için bkz. Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 1997, s. 140-143.)

Tenkid:

1. Geçmiş ve gelecek gaybı Allah’tan başkası bilemez.

2. “La ya’lemü’l-gaybe illallah” şeklinde bir ayet yoktur.

İzah

1. Bediüzzaman Said Nursi telif etmiş olduğu eserlerinde gaybla ilgili konulara temas etmektedir. Yalnızca Sikke-i Tasdik-i Gaybi isimli eserde zikredilen bir kısmı alıp değerlendirmeye tabi tutmak sağlıklı bir yaklaşım değildir. Diğer taraftan Said Nursi’nin evliyanın gaybı bileceklerine dair açıklamaları Kur’an’la çelişmemektedir. Bu ifadeleri şu şekilde açmak mümkündür:

Said Nursi Kastamonu Lahikası isimli eserinde, “Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.” ifadesini kullandıktan sonra, “Ehl-i velayet gaybi olan şeyleri bildirilmezse bilmezler” demektedir. (Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2001, s. 150.)

Buna göre Said Nursi, Kur’an’ın ruhuna uygun bir şekilde veli denilen Allah dostlarının da Allah’tan bazı bilgileri ilham yoluyla aldıklarını kabul etmiş olmaktadır. Said Nursi’nin bu yöndeki tavrı da Kur’an’la çelişen bir durum değildir. Sözkonusu tenkidin sahipleri ise vahiy kavramını sadece Cebrail’in getirdiği haber anlamında düşündüklerinden, konuyu Kur’an’ın bildirdiği genel çerçeve içinde değerlendirmediklerinden tenkidlerinde isabet kaydetmemektedirler.

Burada sorun, Peygamberlerin dışında bazı kişilerin Kur’an’ın ifadesiyle vahye mazhar olmadığı sorunudur. Tabii burada bizim vahiyden bahsetmiş olmamız tenkidçilerin nazarında yeni bir tenkid kapısı olarak algılanabilir. Bunun için Kur’an’daki vahiy kavramının çok iyi bilinmesi gerektiği kanaatindeyiz.

Kur’an’ı ciddi bir araştırmaya tabii tutan her bir araştırmacı Cenab-ı Hakk’ın “vahiy” kavramını, bağlama göre çeşitli anlamlarda kullandığını görür. Biz burada hepsini zikretmek yerine konumuzla ilgili olan anlamları üzerinde durmak istiyoruz.

Şura Suresinde konumuzla ilgili şöyle bir ayet zikredilir: “Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, Hakimdir.”(Şura: 42/51.)

Bu ayetteki ifadelerde Allah’ın bir peygamberle değil, bir “insanla” konuşması sözkonusu edilmiştir. Keşşaf müellifi Zemahşeri bu ayetin “Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla konuşur” ifadesini açıklarken bunun ilham yoluyla, bilgiyi kalbe koymak şeklinde ya da uykuda iken olacağını bildirmekte ve Hz. Musa’nın annesine gelen vahiyle, Hazret-i İbrahim’in çocuğunu kurban etmesi hususunda gelen vahyin bu nevin içine girdiğini söylemektedir. (Zemahşeri, Keşşaf, Beyrut, 1997, IV, 237)

Burada vahiy kelimesinin “ilham” anlamına geldiği görülmektedir. Kaldı ki, aynı anlam Hazret-i Musa’nın annesine vahyedilmesinde de vardır: “Musa’nın anasına, ‘Onu emzir, kendisine zarar geleceğinden endişelendiğinde onu denize bırakıver, hiç korkup kaygılanma, çünkü biz onu tekrar sana geri vereceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız.’ diye vahyettik.”(Kasas: 28/7.)

Hazret-i Musa’nın annesi bir peygamber olmadığı halde Allah’ın ona vahyettiğini bildirmesi, buradaki vahyin peygamberlere gelen vahiy türünden olmayıp, ilham anlamında olduğunu gösteriyor. Diğer taraftan, “arı”ya vahyedildiğinin (Nahl: 16/68.), Hazret-i İsa’nın havarilerine vahyedildiğinin (Maide: 5/111.) bildirilmesi de, bu vahiylerin ilham anlamında olduğunu göstermektedir.

Bu ayetler Cenab-ı Allah’ın istediği kuluna veya varlığına bilmediği şeyi öğrettiğini açık bir şekilde anlatmaktadır. O halde peygamberlerin varisleri, ben-i İsrail’in peygamberleri gibi oldukları hadislerde bildirilen alimlerin de bu türden bir ilhama mazhar olmaları ve bir çok insanın bilmediği şeyleri Said Nursi’nin ifadesiyle “talim-i ilahi” ile, yani Allah’ın bildirmesiyle bilmeleri, gelecekten de yine O’nun talimiyle bazı şeyleri işarî bir tarzda bildirmeleri Kur’an’ın mantığıyla çelişen bir durum değildir. Tam aksine Kur’an böyle bir ilahi ta’limin olacağını açık bir şekilde beyan etmektedir.

2. Diğer taraftan Said Nursi’nin “La ya’lemü’l-gaybe illallah” ifadesini zikredilen yerde, ayet diye ifade ederken, yukarıda zikrettiğimiz Kastamonu Lahikası isimli eserin aynı sayfasında bir ayet olarak ifade etmemektedir. Kaldı ki, ilgili yerde bu ifadeye ayet denmesi ise anormal bir durum değildir. Çünkü bu ifadeler, bir ayetin içinden alınarak kullanılmış bir cümledir. Üstadın kendi ifadesi değil, ayetin ifadesidir. Bu yüzden Said Nursi gibi bir alimin o cümleciği bir bütün ayet olarak bilmemesi mümkün değildir. Buradaki ifadenin kendi ifadesi olmayıp, ayetten muktebes olduğunu nazarlara vermek istediğini söyleyebiliriz.

Yazar


Avatar