Makaleler

Dünya Barışının Esasları Üzerine

I. Giriş

İnsanlığın yeni bir yüzyılın ilk yıllarını yaşadığı şu zamanda “barış, kardeşlik ve hoşgörüyü” tartışmak ilginç olduğu kadar düşündürücüdür. Zira kin, nefret, düşmanlık ve hoşgörüsüzlüğün sonucu olan savaşlar, çatışma ve soykırımlar olmasaydı “barış” söz konusu olmazdı. Yine kin, düşmanlık, nifak ve zulümler olmasaydı “kardeşlik, dostluk, muhabbet” gibi kavramları yeniden tartışmamıza gerek kalmayacaktı. Ancak şunu hemen ifade edelim ki, bütün bu olumsuzluklara sebep olanlar, bugün Kur’ân’ın ışığında barış ve kardeşliği arayanlar değildir. Bilakis, başkalarının sebep olduğu ve içinden çıkamadıkları sorunlara, Kur’ânî değerler çerçevesinde çareler aranmaktadır.

Barış ve kardeşliği tartışırken, bunu Müslümanları esas alarak mı tartışacağız, yoksa tüm insanları hedefleyerek mi tartışacağız? Bunun belirlenmesi gerekmektedir. Kur’ân evrensel ve de taşıdığı değer yargıları kıyamete kadar geçerli ise, o zaman bizim ondan çıkaracağımız ölçülerin, kendi millî sınırlarımız ve insanlarımızla sınırlı kalmaması gerekir. Dahası, sadece beraber yaşadığımız farklı din ve inanç sahiplerinin de barış içinde yaşamalarını değil, diğer tüm canlılarla ve hatta tabiatla barış içinde yaşamayı da ihtiva etmelidir. Böylece, buradan çıkarılacak prensiplerin, dünyanın neresinde olursa olsun, zulüm, işkence ve soykırıma maruz kalan insanlara ve içinde yaşadığımız dünyaya ve diğer canlılara da hitap eden bir yönü olmalıdır. Görüldüğü gibi, tüm mahlukatı kucaklayan bir barış, kardeşlik ve hoşgörüden söz ediyoruz.

İnsanlığın yirminci yüzyılda gerçekleştirdiği bütün müsbet bilimsel ve teknolojik gelişmelere rağmen “barış ve kardeşliğin” tartışılması ancak trajik bir durum olarak değerlendirilebilir. Bu arayışın “Kur’ân’ın ışığında” gerçekleştirilmesi ise tarihin garip bir cilvesi olmalıdır. Zira son yüzyıllarda hakim olan dindışı ve seküler arayışların, toplumdan ve hayattan dini dışlayarak barış ve kardeşliği gerçekleştirme projelerinin inanılırlıkları ve en azından yetersizlikleri görülmüştür. Başka bir ifadeyle, dinden ve her tür manevî değerden bağımsız bir hümanizma üzerine bina edilmeye çalışılan “barış ve kardeşliğin” yetersizliği, dünyanın içinde bulunduğu mevcut durumla tescil edilmiş görünmektedir. Bu, aynı zamanda Aydınlanmacı felsefenin bazı temel varsayımlarının gerçekleşmediğinin bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir. Zira Aydınlanmacı ve pozitivist projeyi ileri süren filozoflara göre, dünyanın ilerlemesi doğrusal olarak devam edecek, insanlık her gün daha iyiye, barış ve kardeşliğe doğru gidecekti. Fakirlik, açlık, kıtlık, tabiî felaketler ile beraber savaşlar da yerini barışa ve kardeşliğe bırakacaktı. Bu düşünceyi en iyi dile getirenlerin başında hiç şüphesiz Fransız filozof M. Condorcet (1743-1794) gelmektedir. Fransız filozof şöyle diyordu:

Bütün zincirlerinden sıyrılmış, ilerlemelerine düşman olanların boyunduruğundan olduğu gibi tesadüfün boyunduruğundan da kurtulmuş olan insan soyunun bir tablosu, hakikat, erdem, saadet yolunda yürüyerek, yeryüzünü bugün kirleten, sık sık da kendisinin kurbanı olduğu yanılmalardan, cinâyetlerden, haksızlıklardan feylesofu kurtarıp yüreğine su serpen bir manzara gösteriyor. Feylesof, bu tabloyu temaşa etmekle, akıl ilerlemeleri ile hürriyeti koruma uğrundaki çabalarının mükafatını buluyor. Artık bu ilerlemeleri insan alınyazısının sonsuz zincirine bağlamaya cesaret ediyor; bununla da erdemin gerçek karşılığını kaderciliğin peşin yargıları ve esirliği getirerek uğursuz bir karşı kuvvetle bir daha yıkamayacağı, sürekli bir iyiliğin hazzını duyuyor. Bu temaşa, onun için kendisini kovalayanların asla akıllarına gelmeyen bir sığınaktır, orada hem tabiatın değerliliği içinde, hem hakları içinde yerini almış olduğunu düşünerek, açgözlülüğün, korkunun, kıskançlığın insanı sarsıp ahlâkını bozduğunu unutuyor; böylece aklının yaratabildiği, beslediği insanlık sevgisinin en saf sevinçlerle bezediği bir cennet içinde gerçekten soydaşlarıyla birlikte yaşıyor.

Condorcet ve diğer Aydınlanmacıların hayal ettikleri dünya böyleydi. Bu dünyada haksızlıklar, eşitsizlikler, sömürü, kölelik, açlık, sefalet, hastalıklar, alçaklıklar, hurafeler, her türlü bâtıl inançlar, kısacası insanı mutsuz eden her şey yok olacaktı. Ama çok geçmeden bunun bir hayal ve ütopya olduğu ortaya çıktı. Zira dünyanın içinde bulunduğu durum söz konusu iddiaları doğrulamıyor.

Tam aksine, günümüzde insanlığın dine ve manevî değerlere yeniden yöneldiği görülmektedir. Adeta çağdaş insan dini ve ezelî hikmeti yeniden tanımaya ve keşfet-meye çalışmaktadır. “Barış, Kardeşlik ve Hoşgörü”yü arayışımızın nedenlerini daha iyi anlayabilmek için, gerek yüzyılımıza ve gerekse günümüze şöyle bir göz atmak gerekmektedir.

II. Dünyanın Durumu

Bugün bizi barış ve kardeşliği aramaya iten temel nedenlerden birisi, dünyamızın içinde bulunduğu mevcut durumdur. Dünyamız, âdeta sosyal çalkantılar, etnik çatışmalar, soykırımlar ve savaşlarla sarsılmaktadır. Tüm bu çatışmalar bir yanda çağdaş insanda tam bir düş kırıklığı yaratırken, diğer yandan bunların kurbanları onarılmaz rahnelerle yaralanmaktadırlar. Ayrıca tüm bu huzursuzlukların neden olduğu toplu göç olayları tüm dünya için büyük sorunlar meydana getirmektedir. Savaştan, açlıktan, yoksulluktan kaçan insanlar, gittikleri yerlerde ya kabul edilmemekte veya ikinci sınıf insan muamelesine maruz kalmaktadır.

20. yüzyıldan, daha çok bilim ve teknoloji çağı veya mantık çağı olarak bahsedilir. Gerçekten de bilim ve teknolojinin çok büyük gelişmeler kaydettiği görülmektedir. Ancak tüm bu gelişmelere temel teşkil edecek evrensel değerler ve özellikle de ahlâkî değerler olmadığından, bu sonuçlardan tüm insanlar adil ve eşit olarak yararlanamamışlardır. Zbigniew Brzezinski’nin ifadesiyle “bütün bu gelişmeler ahlâki seviyeye yansımamış ve politikanın 20. yüzyılın en büyük düş kırıklığı olmasına yol açmış”tır:

“Tüm beklentilerin tersine, yirminci yüzyıl insanoğlunun gördüğü en kanlı ve nefret dolu yüzyıl olmuştur. Bu yüzyılda çoğunlukla kuruntuların egemen olduğu politikalar inanılmaz boyutlarda ölümlere yol açmıştır. Zalimlik kurumsallaşmış, büyük ölçüde yaygınlaşmıştır. İnsan öldürme işlemleri kitlesel üretim seviyesinde örgütlenmeye başlamıştır. Daha önce tarihin hiçbir döneminde insan öldürmek bu kadar yaygınlaşmamış, hiçbir dönemde savaşlar bu kadar insanın hayatına mal olmamış, hiçbir dönemde böyle mantıksız amaçlar uğruna insanların hayatına son verebilmek için bu kadar yoğun bir çaba gösterilmemiştir.”

Prof. Dr. Anna Masala’nın, “20. yüzyılın sonunda, savaş, dinî hoşgörüsüzlük, ırkçılık, açlık, cahillik gibi kelimelerin anlamlarının unutulması gerekir” diye feryad etmesi düşündürücüdür. Bu kelimelerin değil unutulması, aksine her gün yeni çıkan çatışmalarla körüklendiğine şahit olunmaktadır. Soğuk Savaş sonrasında “Yeni Dünya Düzeni” olarak ortaya sürülen fikirlerin temelinde “medeniyetlerin çatışması” tezinin olması, tüm bu etnik çatışmaların kökeni hakkında bilgi verirken, böyle gittiği takdirde bunların şiddetleneceği bile söylenebilir.

Bu nedenle, gerçekten herkesin barış, diyalog, hoşgörü, dostluk ve kardeşlik için bir şeyler yapması gerekmektedir. Her şeyin devletten veya totaliter ve tekçi; halkı dışlayan ve hatta “halka rağmen halk için” karar veren yönetimlerden bekleme dönemi geride kalmıştır ve kalmalıdır. Bu tür yönetimlerin sebep olduğu acı ve ızdıraplardan ders alan duyarlı insanlar gönüllü kültür kuruluşları esprisi altında örgütlenmekte ve reel politikalara ve karar verme mekanizmalarına katılmaya çalışmaktadır.

Bununla beraber bütün bunların kökeninde ve temelinde yatan nedenlere işaret etmek gerekir. Aksi takdirde “barış ve kardeşlik” için yeni ve sağlam bir temel bulmak mümkün olmayacaktır. Çağdaş ideolojilere baktığımızda bunların en temel özelliğinin “tekçi, monist, totaliter ve mutlakiyetçi” oldukları görülmektedir. Bu ideolojiler kendileri gibi düşünmeyen farklı düşünceleri veya kendilerinden saymadıkları herkesi yok edilmesi gereken bir düşman olarak görmüşlerdir. Brzezinski’nin ifadesiyle “Bir önceki yüzyılda, Tanrı’nın her şeye kâdir olduğuna inanan adam, yerini cennetin yeryüzünde kurulabileceğine inanan, bunun için de yalnız insanı ezmekle kalmayıp doğayı da yok eden seküler fanatiğe bırakmıştır.” Ancak gerçek dinin yerini almaya çalışan bu tekçi ve totaliter anlayış insanlığa çok pahalıya mal olmuştur. SSCB eski devlet başkanı Gorbaçov’un bunun nedenlerini soran bir gazeteciye verdiği kısa cevap her şeyi açıklamaktadır: “İnsanın kendisini tanrılaştırması ve her şeye sahip olduğunu sanması. Ancak insan Tanrı değildir.”

Böylece, tüm sorunların temelinde; çağdaş insanın kendisini her şeye sahip, istediğini yapabilen, kendi zevklerini tatmin eden her şeyin meşru olduğuna inanan anlayışının yattığı görülmektedir. Bu nedenle günümüz insanın kendinî yeniden tanımaya çalışarak kâinattaki yerini, görevini ve sorumluluklarını/sorumsuzluklarını yeniden tanımlamaya çalışıyor. Daha önce sahip olduğu izafi değerler yerine, herkesi kuşatan evrensel ve mutlak ilâhî değerleri koymaya çalışıyor. Postmodern olarak tanımlanan zamanımızda gözlemlenen dinî değerlerin yükselmesine ve önem kazanmasına Said Nursî’nin 1911’de Şam Emeviye Camiinde verdiği hutbede işaret ettiği görülmektedir. İnsanın mahiyeti üzerine yaptığı tahlil ve tespitler sonucunda, insanlığın dinsizliğin mahiyetini ve sebep olduğu sonuçları istikbalde daha iyi anlayacağını ve din-i hakk’a yöneleceğini ifade ederek, şu sonuca ulaşıyor Said Nursî:

“Nev-i beşer, hususan medeniyet fenlerinin ikazatıyla uyanmış, intibaha gelmiş, insaniyetin mahiyetini anlamış. Elbette ve elbette dinsiz, başıboş yaşamazlar. Ve olamazlar. Çünki, acz-i beşerî ile beraber hadsiz musibetler ve onu inciten hâricî ve dahilî düşmanlara karşı istinad noktası; ve fakrıyla beraber hadsiz ihtiyâcâta mübtelâ ve ebede kadar uzanmış arzularına meded ve yardım edecek istimdâd noktası, yalnız ve yalnız Sani’-i âlemi tanımak ve iman etmek ve âhirete inanmak ve tasdik etmekten başka, uyanmış beşerin çaresi yok…”

Buraya kadar yaptığımız girişin temel amacı, bütün bu zulüm ve düşmanlıkların temelinde, çağdaş insanın önce “kendisini”, daha sonra da “öteki”sini tanımlamasında esas aldığı değer ve kıstasların yattığını göstermektir. Böylece, kendimizi ve ötekini tanımlama biçimimizi ve bu tanımlamanın muhtevasını değiştirmeden, bunların sonuçlarının da değişmeyeceğine olan inancımızı vurgulamaktır. Zaten asıl sorun da “kendisini” tek ve mutlak gerçek olarak tanımlayan, kendisi gibi düşünmeyen ve kendisinden olmayanları, hatta tabiî çevreyi, yani “ötekini”, ele geçirilmesi, baskı altına alınması ve nihâyette yok edilmesi gereken bir varlık olarak tanımlayan zihniyetten kaynaklanmaktadır.

Eğer barış ve kardeşliği Kur’ân’ın ışığında temellendirmeye çalışıyorsak, öncelikle bunun temelini oluşturacak temel kavramları vurgulamamız gerekir. Başka bir ifadeyle, Kur’ân’ın “kendimizi” ve “ötekini” nasıl tanımladığını ortaya koymamız gerekir. Bu yapıldıktan sonradır ki, Kur’ân merkezli bir barışın ve kardeşliğin gerçek boyutları ve değeri daha iyi anlaşılacak ve takdir edilecektir. Bunu gösterebilmek için özellikle Kur’ân’ın ortaya koyduğu ahlâkî öğretinin üç temel kavramına dikkat çekmek yerinde olacaktır: İman, İslâm ve takva.

III. İslâm ahlâkının temeli: İman, İslâm ve Takva

İslâm’ın takdim ettiği değerler sistemini anlamanın temel şartlarından birisi hiç şüphesiz İslâm’ın temel inançlarını ve İslâmî dünya görüşünün esasını oluşturan unsurları bilmektir. Kur’ân’ın temel hedefi de insanları dalâletten hidâyete, nefsin ve tabiatın karanlığından nura çıkarmaktır. Zira Kur’ân’a göre gerek insanın kendi nefsi, gerekse tabiattaki her şey Allah’ı gösteren birer işaret [âyet] ve belgedir. Bu nedenle Kur’ân kendisini “yol gösterici bir kitap” olarak tanımlamakta, kâinat kitabını nasıl okuyacağımız konusunda bize rehberlik etmektedir.

İslâmî dünya görüşünün temelinin şu üç noktadan oluştuğu söylenebilir: Birincisi, Allah veya Tevhid inancı; ikincisi, Peygamberlik veya Nübüvvet; üçüncüsü ise, âhiret ve hesaba çekilme inancı. İşte bu sebeple, Müslüman birey bütün hal ve hareketlerini bu üç temel noktadan hareketle oluşturulan bir ahlâkî zemine oturtmak zorundadır. Kur’ânî öğretinin temelinde “tüm kâinatın Allah tarafından yaratıldığı” hakikati yattığından; Ezelî ve Ebedî tek hakikat O’dur. O’nun dışındaki her şey fanidir. Her şeyin dizgini O’nun elinde, her şeyin anahtarı O’nun yanındadır. Her şey O’nun emriyle halledilir.

Bundan dolayı Müslüman kendini ve kendi dışındaki “ötekini” tanımlarken hep bu temel tevhid ilkesinden hareket eder. Böylece sadece hemcinsleriyle değil, tüm kâinatla bir ünsiyet ve kardeşlik bağı kurar. Bunun üzerinde daha sonra durulacaktır. Şimdi konumuzun teorik temelini oluşturacak üç temel kavram üzerinde duralım: İman, İslâm ve takva. Bu kelimeler Arapça ayrı köklerden gelmelerine rağmen, hepsi şaşırtıcı şekilde benzer anlamlara sahiptir. Fazlur Rahman’a göre bu kavramlar Kur’ân merkezli bir ahlâkın en temel anahtar kavramlarıdır.

İman kelimesi Arapça emene (e-m-n) fiilinden gelmekte ve “kendi içinde barış içinde olmak” veya “kendi içinde herhangi bir sorunu ve sıkıntısı olmamak”, “kendinden emin olmak” gibi mânâlara gelmektedir. İmanın temel anlamı, anlaşıldığı gibi, “barış” ve “emniyettir”. Ancak “inanmak” fiilinin Kur’ân’da (bi) harf-i ceriyle kullanılarak “-eye inanmak” şeklinde kullanıldığı ve çoğunlukla da “Allah’a inanmak veya güvenmek” anlamında âmene billahi şeklinde geçtiği görülmektedir. Ancak Allah’a inanmanın yanında, Kitaplara, Peygamberlere, Meleklere ve Hesap Gününe inanmak olarak da sık sık geçmektedir.

Burada dikkatimizi çeken ve vurgulanması gereken önemli nokta şudur. İnanmak kelimesinin asıl mânâsının “barış ve emniyet” olduğu göz önüne alınınca, bunun Allah’a, meleklere, Kitaplara, peygamberlere ve Hesap Gününe inanmayla irtibatlandırılarak, “gerçek barış, emniyet ve huzurun” bunlarsız olamayacağının vurgulanmasıdır. Böylece kardeşliğin, barışın, dostluğun ve tüm ahlâkî değerlerin temelinde Allah’a imanın yattığı görülmektedir. Kur’ân’ın en temel ve merkezî kavramının tevhid olmasının nedeni de budur. Başka bir ifadeyle, Kur’ân’a göre, “Allah’a iman ve güven olmadan” barış ve kardeşliğin, hem bireysel ve hem de toplumsal mânâda tesisi mümkün değildir. Zira imanı olmayan kişi, öncelikle kendi içinde barış ve emniyeti sağlayamamış, kendi bütünlüğünü gerçekleştirememiş olduğundan, böyle kişilerden oluşan toplumlarda gerçek barış ve kardeşliğin ortaya çıkmasını beklemek ölçüsüz bir iyimserlik olur. Bu gerçeğe günümüz İslâm düşüncesinin büyük temsilcilerinden Bediüzzaman şöyle işaret eder:

“…hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, imân-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en halis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.

“Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olmaz. Cenab-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihâyetsiz saadete, nimete, envara, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakiki tanımayan, sevmeyen nihâyetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten müptela olur.”

Fazlur Rahman gerçek emniyetin, barışın ve huzurun iman-ı billahta olduğunu vurgularken, Bediüzzaman’ın buna marifetullah (Allah’ı tanıma ve bilme) ve muhabbetullahı da eklediği görülmektedir. Böylece, Allah’a inanmadan, O’nu tanımadan ve sevmeden gerçek barış ve huzurun mümkün olmayacağını her iki düşünür de vurgulamış olmaktadır. Hatta Bediüzzaman yazdığı çağdaş Kur’ân tefsiri Risale-i Nur’un en büyük özelliğinin, Kur’ân’ın yöntemini takip ederek, “bu dünyada bir mânevî cehennemi dalâlette (inançsızlık ve küfürde) gösterdiği gibi, imânda dahi bu dünyada mânevî bir cennet bulunduğunu” açık bir şekilde ortaya koyması olduğuna dikkat çekmektedir.

İslâm kelimesine gelince, Arapça seleme (s-l-m) kökünden gelmekte ve “emin olma”, “bütünlük” ve “tam olma” gibi anlamlara gelmektedir. Kur’ân’da bazı âyetlerde “barış” anlamında, bazen de “bütünlük” anlamında kullanılmıştır. Yine diğer bir âyet-i kerimede ise selam “barış” anlamında kullanılmıştır.

Görüldüğü gibi selam Kur’ân’da değişik bağlamlarda “barış”, “emniyet” veya “barışla selamla” anlamlarında kullanılmıştır. Kelime dördüncü bâbdan esleme olarak, yani kendini teslim eden, kendini bırakan anlamında kullanılmıştır. Özellikle de sık sık esleme vechahu, yani benliğini ve kendisini teslim etti anlamında kullanılmış ve hemen sonrasında li’llahi denilmiştir. Böylece bütün varlığı ve benliğiyle Allah’a yönelen ve teslim olan anlamına gelmektedir. Yine sözlük anlamıyla Kur’ân’da kullanılan bu anlamını bir bütün olarak aldığımızda karşımıza şöyle bir anlam çıkmaktadır: Kişi emniyet ve bütünlüğünü ancak “Allah’a ve kanunlarına teslim olmakla” koruyabilir ve geliştirebilir. Böylece Kur’ân’da sık sık ism-i fâil olarak kullanılan müslim kelimesi de “kendisini Allah’a ve Allah’ın kanunlarına teslim eden kişi” anlamına gelmektedir. Müslüman kelimesiyle ilgili ilginç bir nokta da, Kur’ân’ın müslim sıfatını tüm kâinat için kullanmasıdır. Kâinat bizim tabiat kanunları dediğimiz, ancak Müslüman düşünürlerin ilâhi kanunlar dediği kanunlar vasıtasıyla Allah’ın kanunlarına teslim olduğundan, kendisinden Müslüman olarak söz edilmiştir. Aynı düşünce birçok âyet-i kerimede zikredilmiştir. Yine Hz. Nuh’tan (as) bu yana birçok peygamber ve ümmetleri için de müslim sıfatının kullanıldığını görmekteyiz.

Ancak burada dikkatimizi çeken en önemli nokta, İslâm kelimesi ile iman kelimesi arasındaki anlam benzerliğidir. Zira Allah’a [kanunlarına] ve iradesine teslim olmak imansız mümkün değildir. Ayrıca gerçek barış, huzur, saadet ve kardeşliğin de ancak iman ve islâmla mümkün olduğu bir kez daha vurgulanmıştır. Kur’ân’a dayalı bir barışın ve kardeşliğin temelinin Kur’ânî anlamda sahih ve sağlam bir imanla mümkün olabileceği görülmektedir.

İslâm ahlâkının temel kavramlarından üçüncüsü ise, takvadır. Takva daha çok “Allah’tan korkmak” ve “dindarlık” olarak tanımlanmıştır. Ancak Fazlur Rahman yine kelimenin sözlük mânâsından hareketle yaptığı tahliller sonucunda daha değişik bir anlamını öne çıkarmaktadır. V-k-y (vakaye) kökünden türetilen takvanın sözlük mânâsı “korumak”, “tahrip olmadan kurtarmak” ve “muhafaza etmek” demektir. Sekizinci babda kullanıldığı zaman ise ” kişinin kendisini muhtemel saldırı ve tehlikelerden koruması” anlamına gelmekte, bundan dolayı da “dikkatli olmak” ve “dikkat etmek” anlamını da ihtiva etmektedir. Böylece Kur’ân’da kullanılan takva kelimesi ahlâkî anlamda “kendini kötülüklerden muhafaza etmek” ve yine “kendini Allah’ın cezalandırmasından korumak” anlamlarında kullanılmıştır. Said Nursî’nin de takvanın sakınma ve korunma anlamını vurguladığı görülmektedir:

“Takvâ, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek; ve amel-i salih, emir dairesinde hareket etmek ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def’i şer, celb-i nef’a racih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takvâ olan def-i mefâsid ve terk-i kebâir üssü’l-esas olup büyük bir rüçhaniyet kesb etmiş. Bu zamanda tahribat ve menfi cereyan dehşetlendiği için, takvâ bu tahribata karşı en büyük esastır.”

Bununla beraber, Fazlur Rahman buradaki korku kelimesinin bizim genelde kullandığımız korkudan farklı olduğunu vurgulamaktadır. Böylece bir zalim veya diktatörden, bir kurttan veya bir suçlunun polisten duyduğu korkudan farklı bir korku söz konusudur. Bu, “sorumluluktan kaynaklanan bir korkudur”. Başka bir ifadeyle, insanın aşkın varlık olarak Allah’la ilişkisi iman, marifetullah ve muhabbetullaha dayandığı gibi, bu ilişkinin kesilmemesi, lekelenmemesi ve bozulmaması için gösterilen gayret ve çaba takva olarak nitelendirilmektedir. Böylece kulun, Allah’a olan saygı, sevgi ve sorumluluğundan kaynaklanan bir korkuyu ifade eder ki, bu zikrettiğimiz diğer korkulardan tamamen farklıdır. Belki evladın anne-babasına, öğrencinin öğretmenine karşı duyduğu ve onların sevgi ve saygısını kaybetme endişesinden duyduğu bir korkuya benzetilebilir. Böylece, yaptığı kötü amellerin sonucu olarak âhirette cezalandırılmaktan kaynaklanan korkunun yanında, Rahman ve Rahîm olan Allah’a karşı duyulan sevgi ve saygı merkezli bir korkudur. Bu açıdan bakınca, takvanın iman ve islâmı beraberce ihtiva ettiği görülmektedir. İman kalbin derununda yerleşirken, İslâm ise insanın hal ve hareketlerinde inancının etkisinin ortaya çıkması ve tezahür etmesidir. Takva ise her iki kavramın bir sonucu olarak, kulun amellerini sadece ve sadece Allah’a karşı duyduğu sevgi, saygı ve korkuyla gerçekleştirmesidir. Sadece O’nun rızasını esas almasıdır.

Burada Said Nursî’nin Kur’ân merkezli sahih bir iman için yaptığı vurgu dikkat çekicidir. Herkesin Allah’a inandığını söyleyerek, imana vurgu yapmanın anlamsızlık ve lüzumsuzluğunu iddia edenlere verdiği cevap, iman-amel ilişkisinin yanında, takvanın her ikisinin âdeta zorunlu bir sonucu olarak nasıl ortaya çıktığını da göstermektedir:

“Allah’ı bilmek, bütün kâinatı ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî her şey O’nun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat’î iman etmek; ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına Lâ ilâhe illallah kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, ‘Bir Allah var’ deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek hâşâ hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve her şeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini tanımamak, peygamberlerini bilmemek elbette hiçbir cihette Allah’a iman hakikati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki mânevî cehennemin dünyevî tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.

“Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır. Evet, kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahidleri bulunan Hâlik-ı Zülcelâl’i inkâr edemez. Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayd kalır.

“Fakat ona iman etmek, Kur’ân-ı Azîmüşşânın ders verdiği gibi, O Hâlıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir.”

Görüldüğü gibi, İslâm kardeşliğinin temeli olan Allah’a iman, gerçekten birey ve toplum için birçok sonuçları beraberinde getirmektedir. Dinin bir vicdan meselesi olduğunu iddia edenlerin görmezden geldikleri veya korktukları hususun, bireyin tüm benliğine, yaşantısına, hal ve hareketlerine nüfuz eden ve yönlendiren böyle Kur’ân merkezli sahih imanın gücü ve etkisi olduğu söylenebilir.

Bediüzzaman Uhuvvet Risalesi’nde, mü’minler arasındaki birlik ve beraberlik ruhunu pekiştirmek, kuvvetlendirmek ve geliştirmek için kullandığı bir argümanı Allah’ın isim ve sıfatlarına dayandırmaktadır. Aslında bu argümanın tüm insanlara ve hatta tüm mahlukata da teşmil edilebileceğini düşünüyorum. Bediüzzaman iman kavramının ve bunun yöneldiği objenin [Allah’ın] gücünden hareketle şöyle der: “İmanın verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği Esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak râbıtaları ve uhuvvet münasebetleri var. Meselâ, her ikinizin [veya hepinizin] Halikınız bir, Malikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir; bir bir, bine kadar bir bir.”

Burada zikredilen Esmâ-i İlâhiye ve sıfatların Müslümanlar arasındaki birlik, beraberlik ve gerçek kardeşliğin temelini oluşturduğu açıktır. Ancak daha geniş bir perspektiften bakıldığında, aynı esmâ ve sıfatların tüm insanları ve hatta tüm mahlukatı da kuşattığı görülmektedir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle “tevhid-i imanî, tevhid-i kulûbu” ve “vahdet-i itikad dahi vahdet-i ictimaiyeyi” gerektirmektedir. Böylece bütün ayrımcılıkların, ırkçılığın ve zulümlerin menşei olarak görülen “diğeri” veya “ötekisi” ile ilgili sun’i ayrımlar, Müslüman’ın gözüne Allah’ın esmâ ve sıfatlarının tezahürü ve yansıması olarak görünür. Irk, renk, dil, vb. tüm farklılıklar İslâm’ın tevhid ilkesi çerçevesinde yeni bir anlam kazanarak; Allah’ın varlığının ve birliğinin âyetleri mertebesine çıkar: “Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması, O’nun varlığının belgelerindendir. Doğrusu bunlarda, bilenler için dersler vardır.” Yine bir diğer âyet-i kerimede ise, bu farklılığın bir diğer amacı ve sosyal boyutu da şöyle ifade edilir: “Ey insanlar! Sizleri bir erkek ve dişiden yarattık; sonra da birbirinizi tanıyasınız diye milletlere ve kabilelere ayırdık.” Said Nursî’nin bu âyete meal verirken bu sosyal boyutu öne çıkardığı görülmektedir: “Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yaratmışım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinize hayat-ı ictimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa, sizi kabile kabile yaptım ki, yekdiğerine karşı inkârla yabanî bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir.” Görüldüğü gibi, “öteki” olarak adlandırılabilecek her şeyle ilgili davranışın temelinde “tanıma” ve “yardımlaşma” esprisi yatmaktadır.

IV. Barış ve kardeşliğin boyutları

Kur’ân merkezli bir barış ve kardeşliğin sadece mü’minler topluluğu arasındaki ilişkilerle sınırlı olmayıp, mü’min bireyin tüm mahlukatla olan ilişkilerini de ihtiva etmesi gerektiğini daha önce vurgulamıştık. Günümüz insanının en çok muhtaç olduğu şey “barış ve kardeşlik” olduğuna göre, Kur’ân’ın bu konudaki görüşünün biraz daha açılması gerekmektedir.

a. Müslüman’ın insanlarla olan kardeşliği

Kur’ân’a göre insan mahlukatın en şereflisidir. Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Bu nedenle insana çok önem verilmiş ve yüceltilmiştir. Bir insanı suçsuz yere katletmek, tüm insanlığı katletmeye denk tutulmuştur. Hz. Peygamber, Yahudi cenazelere saygı göstermiş ve böylece insan olma sıfatının, filan dine mensup olma sıfatından önce geldiğini göstermiştir. Müslümanların, diğer din mensuplarına karşı hoşgörü ve diyaloga dayalı bir gelenek oluşturmalarında bu anlayışın büyük payı bulunmaktadır.

Diğer yandan, Müslümanların kendi dışındakilere karşı olan bakış açıları Kur’ân’daki ilkelere dayandığından, hiçbir zaman hakimiyetleri altındaki insanları dinlerini değiştirmeye ve Müslüman olmaya zorlamamışlardır. Bu, Kur’ân’ın “Dinde zorlama yoktur” ilkesinin tabiî bir sonucu olarak görülmelidir. Böylece fethedilen bölgelerdeki insanlar hiçbir zorlamaya maruz kalmamış, aksine cizye ödemek şartıyla din ve inançlarında serbest bırakılmışlardır. Üstelik cizye, kadınlardan ve çocuklardan, yaşlılardan, fakirlerden, işsizlerden, özürlülerden, ticaretleri olmayan kilise mensuplarından alınmıyordu. Mükellef olanlardan ödemeyenlere sadece hapis cezası vardı. Onlara bedenî ceza uygulamak ve hakarette bulunmak kat’iyetle yasaktı. Hz. Peygamber’in şu beyanları, Müslüman idarecilere daima ışık tutmuştur:

“İnsanlara azab edene Allah da azab eder.” “Kim bir zımmîye zulmeder ve ona gücünün dışında iş yüklerse, kıyamet günü beni karşısında bulacaktır.”

İnanç konusunda zorlama, dinin özüne aykırı olduğundan, daha İslâm’ın ilk gününden itibaren böyle bir zorlamaya yer verilmemiştir. Bu nedenle Hz. Peygamber’e (s.a.v.), “asıl görevinin tebliğ olduğu, yoksa insanları hidâyete erdirme olmadığı” bir âyette açıkça belirtilmiştir.

Bu konuda Hz. Peygamber’in uygulamaları da tabiî ki Kur’ân’daki ilkeler çerçevesinde gerçekleşmiştir. Bilindiği gibi, Hz. Peygamber Mekke’den Medine’ye hicretle beraber, Yahudi toplumuyla bir arada yaşamaya başlamıştır. Hz. Peygamber Yahudi toplumuyla olan ilişkilerini yazılı bir metin şeklinde ortaya koymuştur. Hz. Peygamber’in Medine ileri gelenlerini toplayıp vücuda getirdiği bu Şehir-Devleti Nizamnâmesi, dünyada bir devletin ortaya koyduğu ilk Anayasa olarak kabul edilmektedir.

Elli civarında maddeden oluşan bu yazılı vesikanın pek çok yerinde Yahudiler ele alınmakta, Medineli ve Muhacir Müslümanların onlarla oluşturdukları birliğe, işbu yazılı metnin 2. ve 25. maddelerinde ümmet ismi verilmektedir. Ayrıca 25. maddesinde, “Müslümanların dinleri kendilerine, Yahudilerin dinleri de kendilerinedir” denilerek Yahudilere ve bunların müttefiklerine tam bir din hürriyeti tanınmış olduğu görülmektedir. Prof. Hatipoğlu’na göre, “Çeşitli ırk ve inançta kimselerin bir idâre altında birleşebileceklerinin en güzel örneklerinden birisini işbu Medine şehir devleti teşkil ediyor olsa gerektir.”

Mekke’nin güneyinde kalan Necrân bölgesi, Hicaz’ın Hıristiyanlık merkezi durumunda idi. Yine Hz. Peygamber’in Necran Hıristiyanlarıyla yaptığı anlaşmada onlara, hem kendilerine hem de daha sonraki nesillerine şamil olmak üzere, kimsenin dininden döndürülmeyeceğini; dinlerinin, mabedlerinin haç ve suretlerinin masûn kalacağını, din adamlarının dinî mevkilerinden, rahiplerin rahiplikten uzaklaştırılmayacaklarını taahhüd etmiştir. Görüldüğü gibi, Hz. Peygamber Necranlılarla yaptığı anlaşmada, onların can, mal ve din hürriyetlerini garanti ettiği gibi, mâbedlerine ve din adamlarına da tam bir dokunulmazlık tanımıştır.

Kur’ân ve Sünnetle belirlenen bu temel çizgi daha sonra gelen Müslüman idareciler tarafından aynen devam ettirilmiştir. Bu bağlamda Hz. Ebu Bekir’in komutanlarına verdiği talimatname ve Hz. Ömer’in Kudüs’ün fethinde yaptığı anlaşma aynı ruhu yansıtmaktadır. Hatta Ebu Bekir’in (r. a.) talimatnamesinde “Hurma ve diğer meyve ağaçlarını, koyun, keçi ve diğer hayvanları yemenin dışında bir amaçla kesmeyin, telef etmeyin” denilerek tabiî çevrenin savaş durumunda bile tahrip edilmemesi istenmektedir. Bunun detaylarına girmek, bu çalışmanın sınırlarını aşar. Ancak bir ülkede barış ve kardeşliğin temeli, o ülkedeki farklı din ve kültürlerin ve bunların müntesiplerinin can, mal ve ibadet hürriyetlerinin sağlanmasıyla mümkündür. İslâm tarihinin bir kesitini oluşturan, Endülüs Emevî İslâm devletindeki dinî hoşgörü, “çok dinli ve çok kültürlü bir ortamda bir arada yaşamaya” örnek olarak verilecektir. Zira bu örnek o kadar göz kamaştırıcıdır ki, özellikle Avrupa kıt’asında modern zamanlar da dahil bir daha tekerrür etmemiştir. Bu nedenle, İsveçli bir diplomat, Avrupa birliğini savunanların Endülüslü Müslüman idarecilerin asırlar önce gerçekleştirdiği; hoşgörü ve barışın hâkim olduğu çok kültürlü Elhamra’yı örnek almasını teklif etmektedir.

Buraya kadar verdiğimiz tarihî malumattan ve özellikle de Endülüs örneğinden amacımız, Müslümanların hakimiyetlerindeki insanlara din, dil, ırk ve renk ayrımı yapmadıklarını; can, mal ve din hürriyetlerini keyfîlikten uzak anlaşmalar çerçevesinde teminat altına aldıklarını göstermektir. Böylece Müslümanların tarihinde insanları farklılıklarından dolayı zulüm, işkence ve asimilasyona tâbi tutma olaylarına rastlanmamaktadır. Bunun en müşahhas göstergesi, tarih boyunca Müslümanların hakimiyetinde olan bölge ve ülkelerde başta Hıristiyan ve Yahudiler olmak üzere çeşitli dinlerin ve kültürlerin müntesiplerinin varlıklarını devam ettirmesidir. Buna karşılık, Hıristiyanların egemen oldukları yerlerde yüzyılımıza kadar İslâm’a yaşama hakkı tanınmamıştır. Muasır meşhur tarihçi Arnold Toynbee bu tarihî gerçeği şöyle ifade eder:

“Hıristiyanlar nasihat etmek ve eğitmek dışında bir emir almadılar, ama gel gör ki, pek eskilerden beri, kendi dinlerinden olmayanları demir ve ateşte yok etmektedirler… Hiç şüpheniz olmasın, şâyet Batının Hıristiyanları Araplar ve Türklerin yerine Asya’da hâkim olsalardı, bugün Yunan kilisesinin hiç bir kalıntısına tesadüf edemezdik. İslâm’ın Hıristiyanlığa gösterdiği hoşgörüye Batının Hıristiyanları hiç sahip olmamışlardır.”

Bu tarihî tecrübeleri ve örnekleri inceledikten sonra, bazı çevrelerin İslâmî bilincin gelişmesinden endişe duymaları, hele hele bunu çoğulculuk, çok kültürlülük ve beraber yaşamaya bir tehdit olarak algılamaları gerçekten üzücüdür. Böyle bir endişenin temel kaynağı olarak bilgi eksikliği, önyargı ve yanlış anlamanın yanında; Müslümanların da bu ilkeleri iman, İslâm ve takva bağlamında ortaya koymada eksiklikleri veya başarısız olmaları gösterilebilir.

V. Sonuç

Kur’ân Müslümanları “insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmet” olarak tanımlamaktadır. Bu tanımın tarih boyunca Müslümanlar için bir hedef ve ideal oluşturduğu görülmektedir. Âyetin tanımladığı gibi, Allah’a inandıkları için doğruluğu emreden ve fenalıktan alıkoyan bir topluluk olmak, onların belirleyici özelliği olmuştur. Bununla beraber Müslümanların Kur’ânî değerlerden uzaklaştıkları dönemler de olmuştur. Böyle dönemlerde doğruyu emretme ve kötülükten alıkoyma görevinin yeterince yerine getirildiği söylenemez.

İslâm, daha önce de vurguladığımız gibi, Allah’ın iradesine ve dinine (şeriatına) teslim olmaktır. Bu teslimiyet (Müslümanlık) zımnen:

1. Allah’a sahih ve sağlam bir imanı,

2. Bu imanın amel-i salih olarak dışa vurmasını,

3. Doğru olanı yapmayı ve ayrıca doğru olan şeylerin hakim olmasını temin edebilecek güçte olmayı,

4. Kötülükten sakınma (takva) ve kötü olandan sakınmada başkasına örnek olmayı; kötüyü ve adaletsizliği yenilgiye uğratacak güce sahip olma gibi birçok hususu ihtiva etmektedir.

Görüldüğü gibi, iman, İslâm ve takvayı esas alan İslâmî değerler sisteminin hedefi, sadece Müslüman birey ve toplumun barış ve saadeti değil, belki tüm insanlığın bu nimetlerden yararlanmasıdır. Başka bir ifadeyle, Müslüman bir yandan kendi içinde barış, huzur, denge ve bütünlüğü Allah’a iman ve teslimiyetle kazanacak; diğer yandan da tüm mahlukat ve insanlıkla olan ilişkilerinde her tür aşırılık ve zulümden uzak bir şekilde barış, denge ve kardeşlik içinde ilişkilerini sürdürecektir. Müslümanların tarihine şöyle bir göz atıldığında, bu hedefin çoğunlukla gerçekleştirildiği görülecektir. Bu nedenle İslâm sadece kendisi için değil, insanlık için yaşayan evrensel bir dindir.

Dünyanın ve ülkemizin barış ve kardeşliğe, dostluk ve sevgiye, hoşgörü ve diyaloga çok muhtaç olduğu bir bağlamda bize düşen görev “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a inanırsınız” âyetinin bize yüklediği sorumluluktan kaçınmamaktır. Önce kendi benliğimizde, sonra tabiî ve toplumsal çevremizde barışın, emniyetin ve kardeşliğin hakim olmasını temin etmektir. Bu, kendisinden daha fazla kaçamayacağımız kutsal bir görev olarak karşımızda durmaktadır.

Yazar


Avatar