Makaleler

Dinlerarası Diyalog ve Dostluk – 2

İki farklı Avrupa ve “Müslüman İsevîler”

Said Nursî’ye göre Avrupa’yı iki yüzüyle görüp, değerlendirmek gerekmektedir. 1933-1934’lü yıllarda yazdığı gibi, “İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyz ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi sanatları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden birinci Avrupa” ile “felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehâsin zannederek, beşeri sefahate ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa”1 olmak üzere iki ayrı Avrupa’dan söz etmek mümkündür. Bediüzzaman, her ne kadar Avrupa medeniyetinin seyyie kefesinin hayır kefesine ağır bastığını söylese de, onu tümüyle reddetme yolunu tercih etmemiştir. Çünkü ona göre, medeniyette görülen “mehasin” ve “terakkiyat-ı sanayi”2 gibi gelişmeler, mukaddes olan her şeyi inkar eden ateist felsefenin bir ürünü değildir. Belki insanlığın ulaşmış bu yüksek seviyeler, başta Kur’ân olmak üzere bütün semavi kitapların yol göstermeleriyle kazanılmıştır.

Medeniyetin güzelliklerini ve menfaatlerini İseviliğin aslından almış olan birinci Avrupa insanlığa pek çok iyilikler getirmesine rağmen, insanlığa ciddî anlamda çok büyük zararlar getiren ikinci Avrupa’nın menfi niteliklerine mağlup olmuştur. Bu ikinci “menfi akım”, hem Müslümanları, hem de Hıristiyanları, manevî ve moral değerlerin kaynağına yabancılaştırmakla birlikte, her iki dinin mensupları arasında husumetin oluşumunu da güçlendirmiştir. Kâinatın yaratılışını ve değişimini tabiata dayandıran, insan-merkezli Yunan-Roma felsefesinin prensipleri üzerinde yükselen bu ikinci Avrupa, olumsuz fikir akımlarıyla nefisperestliğe ve tabiatperestliğe meydan açarak beşeri dalâlete sürüklemiştir. Ayrıca, gelir dağılımındaki eşitsizliklere3 dayanan pazar politikaları ve cazibedar eğlenceleriyle de insanlığın sefahatine kapı açmıştır.

Said Nursî, “Ey Ehl-i Kitap! Sizinle bizim aramızda bir ortak kelimeye gelin”4 mealindeki âyeti tefsir ederken, bu asrın ehl-i kitap insanlarının Kur’ân’ın “ey ehl-i kitap” hitabına, diğer asırlardan çok daha fazla muhtaç olduklarının altını çizmektedir. Ona göre “ehl-i kitap” lafzı “ehl-i mektep” manasını da içine almaktadır. İşte, Kur’ân-ı Kerim bu zamanın bilgiye önem veren okumuş insanlarına, sanki yeniden nazil oluyormuş gibi hitap etmektedir.

Önceki asırlarda yaşayan insanlara göre kendine daha fazla güvenen ve Kur’ân’ın sözlerine karşı kulağını kapayan bu zamanın ehl-i kitap, ehl-i mektep insanlarının artık gözlerini açmaları gerekmektedir. Çünkü, İnsanların zekalarına güvenerek ürettikleri kanunlar, gerçek anlamda adaleti ve huzuru temin etmekten aciz kalmakla birlikte, kendileri gibi yaşlanmaya maruz kalmaktan da kurtulamamıştır. Kur’ân’ın her iki dünya saadetini temin eden semavi hükümleri ise, aradan asırlar geçmesine rağmen gençliğini ve tazeliğini muhafaza etmesi ile insanlığın yakın ve uzak gelecekle ilgili her türlü beklentilerine cevap verebileceğini ispat etmiştir. İnsanı ve tabiatı ilahlaştıran, mevcut teknolojik gelişmeleri kendi ürünü gösterip beşeri büyülemeye çabalayan medeniyetin menfi yüzünün temsilcisi ikinci Avrupa, çağın göz kamaştıran, akıllara durgunluk veren bütün güzelliklerini ve menfaatlerini kendine alet ederek başta İslamiyet olarak bütün semavi dinlere karşı mücadele ve muaraza etmektedir. İşte, Said Nursi, “Şahıslar, cemaatler, muarazasından âciz kaldıkları Kur’ân’a karşı; bütün nev’-i beşerin ve belki cinnîlerin de netice-i efkârları olan medeniyet-i hâzıra, Kur’ân’a karşı muaraza vaziyetini almıştır.”5 diyerek, bu duruma dikkati çekmek istemiştir. Bu açıdan düşünüldüğünde, Hıristiyanlığın dinsizlik cereyanına dayanabilmesi için tasaffi ederek İslamiyet’in hakikatlerinden destek almaktan ve Hıristiyanların da tevhid eksenli imanî bir şuurla harekete geçerek, Kur’ân’ın “ortak bir kelimeye gelin” emrine uyarak Müslümanlar ile ortak bir misyon geliştirmelerinden başka çıkar yolları kalmamıştır.

Kırklı yıllarda, komünizmin Doğu Avrupa’nın büyük bir kısmına hakim olduğu bir ortamda, Bediüzzaman’ın “misyonerler ve Hıristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir”6 demiştir. Çünkü, İkinci Dünya Savaşı ateist Komünizmin hem gücünü hem de yayılma alanını arttırmıştır. Mukaddes olan her şeyi reddeden Komünizmin, İslam ve İsevi dininin hücumuna karşı kendini koruyabilmesi ve varlığını devam ettirebilmesi için, mutlaka her iki dinin temsilcileri arasında bir birlikteliği bozması gerekmektedir. İşte, insanlığın karşı karşıya kaldığı bu dehşetli durumdan kurtulabilmesi için yegane çare, Allah’a inanan her insanın inançsızlığa karşı ortak hareket etmesi ve aradaki ihtilafları ortadan kaldırması gerekmektedir. Bediüzzaman yanlış yerde gösterilen tarafgirliğin ve düşmanlığın, nasıl büyük bir güç kaybına yol açtığını iki örnekle akla yaklaştırmıştır. Örneğin, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Dengedeki bir terazinin iki gözünde dağlar bile olsa, bir küçük taş, her ikisinin dengesini bozup, birini yukarı diğerini aşağı indirebilir. Bu sır gereği, ahirzamandaki dinsizlik akımının da bu zayıf noktadan güç alacağını Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) asırlar öncesinden haber vermiştir: “Ahirzaman’ın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhas-ı müthişe-i muzırraları, İslam’ın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek, az bir kuvvetle nev-i beşeri herc ü merc eder ve koca alem-i İslam’ı esaret altına alır.” En bedevi kavimlerin bile, harici düşmanlara karşı içerdeki düşmanlıkları unutup, omuz omuza verip, düşman aşireti kovuncaya kadar aralarındaki düşmanlıkları hatıra getirmediklerini hatırlatan Bediüzzaman, ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış sayısız dinsizlik cereyanlarına karşı küçük ayrılıkları ortadan kaldırmamanın çok büyük bir “sukut, vahşet ve hıyanet” olduğunu belirtmektedir.7

Bediüzzaman’a göre, Hıristiyanlık Teslis inancından kaynaklanan küfür dairesinde daima kalıcı değildir. Bir gün başlangıçta olduğu gibi hâlis tevhid inancına geri dönecektir. Tarihsel gelişmelerin de bunu doğruladığını, o şu şekilde ifade etmiştir: “Nasrâniyet ya intifâ, ya ıstıfâ bulacak. İslâm’a karşı teslim olup terk-i silâh edecek. Mükerreren yırtıldı, Purutluğa tâ geldi. Purutlukta görmedi ona salâh verecek. Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin bâzı yakınlaştı tevhide; onda felâh görecek. Hazırlanır şimdiden, yırtılmaya başlıyor. Sönmezse, safvet bulup İslâm’a mal olacak. Bu bir sırr-ı azîmdir. Ona remz ve işaret: Fahr-i Rüsûl demiştir: “İsâ, Şer’im ile amel edip ümmetimden olacak.”8

Ahirzamanda Hz. İsa’nın (a.s.) yeryüzüne inerek Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) şeriatıyla amel edeceğini haber veren hadisin yorumunu ise şu şekilde yapmaktadır: “Âhirzamanda, felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı, İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyet’e inkılâp edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı mânevîsi, vahy-i semâvî kılıcıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevîsini öldürür. Öyle de, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden Deccal’ı öldürür; yani, inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek.”9

Tabiatçı, maddeci felsefeden doğan ateist Komünizmin yayılarak güçlenmesiyle, Allah’ı inkar fikri de yaygınlaşacaktır. İşte, Hz. İsa’nın (a.s.) manevi şahsiyetinden ortaya çıkan “hakiki İsevilik” dininin, mevcut Hıristiyanlık dininin hurafelerden ve tahrifattan sıyrılmasıyla ortaya çıkışı bu zamana rastlayacaktır. Hıristiyanlığın tasaffisi ise, ancak Allah’ın birliğine ve cismani dirilişe inanmak gibi İslami hakikatler ile olabileceğinden, manen bir nevi İslamiyet’e inkılap edecektir. Ateist Komünizm cereyanına ayrı ayrı iken mağlup olan İsevilik ve İslamiyet, bu birliktelik sayesinde dinsizlik cereyanına galip gelecektir.10 Hz. İsa’nın (a.s.) hakikî dini ile İslâm hakikatlerini bir araya getirmeye çalışacak olan bu topluluğa Bediüzzaman “Müslüman İsevîleri”11 ünvanını vermiştir.

Bilindiği üzere Bediüzzaman, İslam aleminin ve Batı’nın geleceği ile ilgili çok orijinal bir tespitte bulunmuştur. İslâm âleminin en büyük temsilcisi Osmanlı devletinin akıbeti ve Hıristiyanlığın temsilcisi konumundaki Avrupa’nın geleceği hakkındaki şu yorumu yapmıştır:

“Osmanlı hükümeti Avrupa ile hamiledir; Avrupa gibi bir hükümeti doğuracak. Avrupa da İslâmiyet’e hamiledir; o da bir İslâm devleti doğuracak… Birinci tevellüdü gözümüzle gördük. Bir çeyrek asır Avrupa’dan daha dinden uzak… İkinci tevellüd de, inşaallah yirmi otuz sene sonra çıkacak. Çok emarelerle, hem şarkta, hem garpta Avrupa içinde bir İslâm devleti çıkacak.”12

Bediüzzaman’ın -Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) müjdesi üzerine- Hıristiyanlıkta vuku bulmasını beklediği tasaffi, Hıristiyanların dinlerini bütünüyle terk ederek İslâmiyet’e girmeleri şeklinde bir beklenti değildir. Çünkü, İslamiyet eski dinlerin güzelliklerini ve şeriatlarının prensiplerini barındırdığı için, tadil ve tekmil edicidir. Yalnızca, zaman ve mekanın değişimiyle hükmü kalmayan fürüat kısmında yenilikler getirmiştir. Bu sır gereğince, Hıristiyanlar zaten sahip oldukları dinlerinin esaslarına dayanmakla ve inançlarını tekmil etmekle asli dinlerine kavuşacaklardır.13

Kur’ân’ın hakikatleri, bütün dinlerin inanç esaslarını içine almaktadır. Çünkü, Hz. Adem’den (a.s.) hâtemü’l-enbiyâ olan Resul-ü Ekrem’e (a.s.m.) kadar bütün peygamberlerin tebliğ ettikleri din İslâmiyet’tir. Kaynak tek olduğundan, bütün peygamberlerin nübüvvetleriyle icrâ ettiği fonksiyonlar da tek olmuştur. Bu nedenle ehl-i kitabın, hâlis tevhid inancına dönerek akîdelerini tashîh etmeleri zaruri bir haldir. Ehl-i kitabın kendi aslına dönmesi ve akîdesini tashih etmesi için ise, er yada geç mutlaka Kur’ân-ı Kerime müracaat etmeleri gerekecektir.

Hüseyin-i Cisrî “Risâle-i Hamidiye”sinde yüz on dört işaretleri semavi kitaplardan çıkarmıştır. Onca tahrifattan sonra bile hâlâ Resûl-ü Ekrem’le (a.s.m.) ilgili müjdeli haberlerin yer alması, daha evvelce daha çok tasrihatın bulunduğunu göstermektedir.14 Madem semavi kitaplarda geçen her hakikate mutlaka inanmak gereklidir. Elbette İseviliğin hakiki dindarları, kendi kitaplarında açıkça geçen bu müjdeleri dikkate alıp tasdik edecekler ve Kur’ân-ı Hakîm’in hakikatlerini de kabul ederek onun da ilâhî bir kaynaktan geldiğine inanacaklardır. Şüphesiz ki, ehl-i kitabın Kur’ân hakikatlerini ve Hz. Muhammed’in (a.s.m.) nübüvvetini kabul etmeleri, hiçbir şekilde onları kendi özlerinden ve asıllarından ayırmayacaktır.

Bediüzzaman, Hutbe-i Şâmiye adlı eserinde medeniyeti ayakta tutan dördüncü esasın muhabbet (sevgi) olduğunu şu şekilde ifade etmektedir: “Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husumete en lâyık sıfat husumettir. Yani hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi temin eden ve saadete sevk eden muhabbet ve sevmek sıfatı en ziyade sevilmeye ve muhabbete lâyıktır.”15 Ona göre, “Husumet ve adavetin vakti bit”miştir. Çünkü, iki dünya savaşında yaşanan tahrip edici, dehşetli zulümler adavetin içinde zerre kadar fayda bulunmadığını gözler önüne sererek, tarih sayfasına kanlı harflerle resmetmiştir. Öyle ise, nefrete ve düşmanlığa en layık insanlara bile -sataşmamak şartıyla- kin ve adavet beslememek bu zamanın zaruriyatından olmuştur. Bu prensibin hayata geçirildiği ilk yer ise Müslümanlar ve Hıristiyanların birbirleriyle ilişkilerini sevgi üzerinde temellendirmelerinin yollarını arayıp bulmaları olmalıdır.

Yahudilerle diyalog ve dostluk kurmanın zorlukları

Bediüzzaman, Hıristiyanlık aleminde beklenilen gelişmelere benzer şekilde, Yahudiliğin de tasaffi edeceğinden, İslâm’a teslim olacağından bahsetmemiştir. Risâle-i Nur Külliyatı’nda Yahudilerden olumlu bir şekilde bahsedilen yerler ise, birçok Yahudi ve Hıristiyan âlimlerinin Resul-ü Ekrem’in (a.s.m.) nübüvvetini kabul edip iman etmeleri hususuyla sınırlı kalacak kadar azdır. Kur’ân-ı Kerim’de olduğu gibi, Kur’ân’ın manevi bir tefsiri olan Risâle-i Nur’da konu edilen Yahudiler -Hıristiyanların aksine- tarih boyunca değiştirmedikleri olumsuz yönleriyle mevki kazanmışlardır.

Dinsizlik cereyanına karşı tek başlarına mukavemet edemeyen Hıristiyanlık ve İslamiyet’in hak din noktasında birleşeceklerine dikkat çeken Bediüzzaman, Yahudilerin ise Deccal’ın en büyük kuvveti, destekçisi ve gönüllü takipçisi olacaklarına hadislerin işaret ettiğini belirtmiştir. Nitekim, Yahudiler Alman milletinden intikamlarını almak için komünist komitesin tesisinde mühim bir rol oynamışlar ve kendilerinden olan Troçki namındaki dehşetli bir adamı Rusya’nın başına geçirmeyi başarmışlardır.16

Müslim’in Enes b. Malik’ten rivâyet ettiği, “Deccal’ın mühim kuvveti Yahudi’dir. Yahudiler severek tabi olurlar.”17 hadis-i şerifinin benzeri mahiyette daha başka hadisler de vardır. Deccal’ın Yahudiler arasında doğacağını haber veren İbn Sayyad ilgili rivayetler bunlardan sadece birisidir.18

Said Nursî, Yahudilerin her iki Deccal’a verecekleri destek konusuna şöyle temas etmektedir: “Deccal, Yahudi’nin İslâm ve Hıristiyan aleyhinde şiddetli bir intikam besleyen gizli komitesinin muavenetini…., hatta İslâm Deccal’ı masonların komitelerini aldatıp müzâheretlerini kazandıklarından, dehşetli bir iktidar zannedilir…”19

Risâle-i Nur Külliyatı’nın geneli düşünüldüğünde, ehl-i kitap olan Yahudilik ile Hıristiyanlığın birbirinden ayrı tutulduğu görülecektir. Yahudiliğin ve Yahudilerin konu edildiği birçok bölümlerde onların bozgunculuklarından, fıska ve zulme düşmelerinden bahsedilmesi gözden kaçmayacaktır. Bediüzzaman, Fatihâ Sûresinde geçen “Gayri’l-mağdûbi aleyhim” ibaresini yorumlarken çok orijinal bir nüansa dikkatleri çekmektedir: “İkinci fırka ise, kuvve-i gadabiyenin galebe ve tecavüzüyle tecavüz ederek ahkâmın terkiyle zulüm ve fıska düşmüşlerdir: Yahudilerin temerrüdü gibi.”20 Burada, Yahudileri vasıflandırmak için kullanılan “mağdubi” isminin, devam ediciliği zihne getiren “ism-i mef’ul” olarak tercih edilmesinin hikmetini düşünen Bediüzzaman, bunun tevbe ve af ile yollarından vazgeçmedikleri sürece Yahudilerin şer ve isyanlarının silinmez bir damga gibi kalıcı olacağına dair bir işaret kabul etmiştir. Hıristiyanları vasıflandırmak için kullanılan “dallin” isminde geçiciliği ifade eden “ism-i fail”in kullanılmasının ise, onların dalaletlerinin son bulduğunda affa uğrayacaklarının bir işareti olarak görmektedir. Kur’ân’ın ehl-i kitaptan Yahudiler ile Hıristiyanları eşit tutmaması gerçeği, Müslümanlar için hatırdan çıkarılmaması gereken oldukça önemli bir mesele olsa gerektir ki, fihriste-i Kur’âniye olan Fatiha ile vakit namazlarının her rüknünde remzen ihtar edilmektedir.

Kur’ân’da Yahudilerin kimliklerini öne çıkaran âyetlere bakıldığında, Hıristiyanların aksine hep olumsuzluklar dikkati çekecektir:

“Sen Yahudileri, hayata karşı insanların en hırslısı olarak bulursun”21
“Onların çoğunun günaha, zulme ve haram yemeye koşuştuklarını görürsün.”22
“Onlar yeryüzünde hep bozgunculuğa koşarlar.”23
“İsrailoğullarına Tevrat’ta şöyle bildirdik: Siz yeryüzünde iki kere fesad çıkaracaksınız.”24
“Bozgunculuk yaparak yeryüzünü fesada vermeyin.”25

Yukarıdaki ayetler, Yahudilerin sosyal hayatı bozan iki yönüne dikkatleri çekmektedir. Bunlardan birincisi, “Sen çalış, ben yiyeyim” prensibi üzerine bina edilen faizli kredi sisteminin yerleştirilmesi amacıyla bankacılığın yaygınlaştırılmasıdır. Böyle bir sistem, fakirin emeği ile zenginin sermayesinin çarpışmasına yol açtığından toplum hayatının huzurunu kaçırmıştır.

İkinci yön ise, her çeşit fesad komitelerine karışmaları ve ihtilallere parmak karıştırmalarıdır. Bilindiği üzere, Yahudiler değişik sebeplerden birlikte yaşadıkları toplumla bütünleşememişlerdirler. “Getto” denilen, Yahudiler dışındakilere kapalı yerlerde yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Faizli kredi sistemi gibi yöntemlerle haksız mal biriktirmeleri, ahlakı dejenere edici faaliyetler göstererek insanları birbirine düşürücü fitne ve fesat çıkarmaları, “Tanrının (seçkin) kavmi” “mukaddes millet” olarak kendilerini görmeleri, sözünde durmamaları ve anlaşmaları bozmaları gibi birçok olumsuz özellikleri sebebiyle dünyanın değişik yerlerindeki toplumlardan dışlanmışlar, hatta acımasızca zulüm görmüşlerdir. İşte, Yahudilerin uğradıkları zulümlerden yüzünden biriken intikam hisleri bütün fesad şebekelerinde baş aktör olmalarının temel nedeni olmuştur.

“Kızlarınızı sağ bırakıp yeni doğan erkek çocuklarınızı kesiyorlardı”26 ayeti Firavun zamanında meydana gelen bir hadiseden bahsetmesine rağmen, aslında daha sonraları da Yahudilerin değişik memleketlerde sayısız katliamlara maruz kalacaklarının işaretini vermektedir. Bediüzzaman, Yahudilerin Nazi soykırımı da dahil birçok etnisite hareketine maruz kalmaları tarihi gerçeğini şu şekilde özetlemiştir: “Benî İsrail’in oğullarının kesilip kadın ve kızlarını hayatta bırakmak, bir Firavun zamanında yapılan bir hadise ünvanıyla, Yahudi milletinin ekser memleketlerde, her asırda maruz olduğu müteaddid katliamları, kadın ve kızları hayat-ı beşerîye-i sefihanede oynadıkları rolü ifade eder.”27

Yahudilerin başka bir ortak özellikleri de ölümden çok korkmaları ve hayata hırsla bağlanmalarıdır. Kur’ân-ı Kerim “Eğer doğru iseniz mevti isteyiniz. Hiç istemeyeceksiniz”28 ayetiyle bu sosyolojik gerçeği açığa vurmuştur. Yahudiler kendilerini seçkin bir kavim olarak gördüklerinden, ahiret saadetinin de yalnızca kendilerine ait olduğunu iddia etmekteydiler. Ahiretten kastettikleri ise, dünya hayatının sonunda düşündükleri mutlu bir gelecektir. Yani, en sonunda Kudüs’ün de içinde bulunduğu “arz-ı mukaddes/kutsal topraklar”ın kendilerine ait olmasına, devletlerini orada kurup bütün dünyayı istila edeceklerine olan inançlarıdır. Onların inandıkları ahiret yurdu, öldükten sonra dirilişi ve hesaba çekilişi barındırmayan tahrif edilmiş bir ideal olarak anlaşılmıştır. İşte, Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) huzurundaki küçük bir Yahudi cemaati için söylenen bu ilahi kelam aslında Yahudilerin “kıyamete kadar lisan-ı halleri mevti istemeyeceğini ve hayat hırsını bırakmayacağını”29 ifade etmektedir.

Kur’ân’ın Yahudiler hakkında şiddetli terbiye tokatlarından biri de ‘Onların üzerine bir zillet ve meskenet damgası vuruldu’30 âyetindedir. Bu âyet “O milletin mukadderât-ı istikbâliyesini umumî bir surette ifade”31 etmektedir. Önceki paragraflarda zikredildiği gibi, Yahudilerin genel karakterleri olarak yerleşmiş birçok menfi özellikleri sebebiyle, Kur’ân onlara karşı çok şiddetli davranmıştır.

Yahudiler toplum olarak istikameti koruyamadıkları gibi, diğer toplumların da dalaletlerine yol açmışlardır. Ruhun yaşayabilmesi için mahiyetine yerleştirilen ve serbest bırakılan – Kur’ân, şeriatıyla sınır koymuştur- gadabiye, şeheviye ve akliye kuvvelerinin insaniyet alemindeki zakkum meyveleri, Yahudilik dalından her zaman için beslenme imkanı bulmuştur. Şeheviye dalında, Yahudi kadın ve kızlar sefihane hayatın yerleşmesinde önemli rol oynamışlardır. Gadabiye dalındaki şerli faaliyetleri ise, ihtilallere parmak karıştırmaları ve intikam fikriyle her türlü fesad şebekelerinde faaliyet göstermeleridir. Kuvve-i akliye dalında ise, insanlığı dalalete sürükleyen maddeci, tabiatperest fikirlerin güncelleştirilmesinde ve yaygınlaştırılmasında, yine Yahudi kökenli feylesofların etkili rol oynadıkları görülmektedir.

– Devam Edecek –

Dipnotlar:

1. Lem’alar, s. 119

2. Mesnevi-i Nuriye, s. 77.

3. Muhakemat, s. 37-38

4. Âl-i İmran, 64.

5. Sözler, s. 371.

6. Emirdağ Lahikası, 139.

7. Mektubat, 260

8. Sözler, s. 644.

9. Mektubat, 12.

10. Mektubat, 60.

11. Mektubat, 426.

12. Said Nursi, s. 1856

13. İşârâtü’l-İ’câz, s. 52-53.

14. Sözler, s. 215.

15. Hutbe-i Şamiye, s. 57

16. Şualar, s. 507

17. Müslim, Fiten: 124

18. Buhari, Cenaiz 80, Şehadat 3, Cihad 178, Edeb 97; Müslim, Fiten 85, 95, (2924, 2930); Ebu Davud, Melahim 16, (4329); Tirmizi, Fiten 63, (2250), 56, (2236).

19. Şualar, s. 513.

20. İşârâtü’l-İ’câz, s. 33.

21. Bakara, 96.

22. Maide, 62.

23. Maide, 64.

24. İsra, 4.

25. Bakara, 60; A’raf, 7.

26. Bakara, 49.

27. Said Nursi, s.180.

28. Bakara, 94-95.

29. Sözler, 366.

30. Bakara, 61.

31. Said Nursi, s. 180

Yazar


Avatar