Makaleler

Din-Devlet İlişkisi Yönünden Meclis İradesinin Üstünlüğü Meselesi – II

Soru 3. Demokratik devlette Anayasanın gücü ve fonksiyonu nedir?

Demokratik devlet dini ve ideolojisi olmayan devlettir. Bu yönüyle demokratik devlet aynı zamanda—zorunlu olarak—laik ve teknik bir devlettir. Vatandaşlarına herhangi bir dini ya da ideolojiyi dayatmadığı gibi, vatandaşlarını ideolojilerine ya da dini inançlarına dayanarak sınıflandırmaz. Eğer aynı zamanda sosyal devlet ilkesini de benimsemiş ise, vatandaşın kamusal nitelik taşıyan ihtiyaç ve taleplerini, dinden kaynaklanıp kaynaklanmadığına bakmaksızın, bir kamu hizmeti olarak değerlendirir ve ekonomik gücü nisbetinde yerine getirmeye çalışır. Liberal bir devlet ise din hizmetlerini de cemaatlere bırakır.

Demokratik devlet (Türkiye Cumhuriyeti devletinin yürütme ve yargı organları) kamu hizmetini ifa ederken, halkın temsilcileri (Türkiye Milletinin Meclisi) tarafından belirlenmiş kurallara uygun hareket eder. Bu kuralları belirleme yetkisi de sadece halka—temsilcilerine—aittir.

Kurallar bir hiyerarşi (ast-üst ilişkisi) içerisindedir. Yasama organı tarafından kabul edilen ve ayrıntıyı düzenleyen kanunlar, yine yasama organı tarafından—bizzat ya da değiştirilmeyerek zımnen—kabul edilmiş olan ve temel metin durumunda bulunan anayasaya (kanun-u esasi-loi fondamentale) uygun olmalıdır.10 (Anayasaların da insan hakları konusundaki evrensel ilkelere ve metinlere uygun olması gerekir. Ancak buna aykırılığın, uluslararası alanda dışlanmak ve yalnızlaşmak dışında, iç hukuk yönünden bir müeyyidesi yoktur.) Anayasanın üstünlüğü; genellikle olağanüstü dönemlerin sonucunda hazırlanmış olmaları yanında, meclisin vasıflı çoğunluğuna dayanması ve devletin işleyişi ile hak ve ödevler konusunda temel kuralları koymasından kaynaklanmaktadır.

Kanunların anayasaya uygunluğunu Anayasa mahkemesi denetler.11 Aykırılığın müeyyidesi iptaldir. Kanunların anayasaya uygunluğu denetimi, devlet çarkının sağlıklı işleyişinin sağlanması için gerekli ve hatta zorunludur. Aksi halde anayasanın ak dediğine kanunun kara demesi gibi bir duruma imkan hazırlanmış olur ki, bu sonuç, demokratik sistem için de bir tehlikedir.

Ancak Anayasa Mahkemesi TBMM’nin üzerinde değildir. Gerçekten meclisin anayasa değişikliği yaparak Anayasa Mahkemesini lağvetme yetkisi dahi bulunduğuna göre aksini düşünmek, bu mahkemeye Anayasa üstü bir konum vermek sonucunu doğurur. Anayasa Mahkemesi anayasa yapmaya—ya da değiştirmeye—yeterli vasıflı çoğunluk (2/3 veya 3/5) ile kanun yapmaya yeterli salt çoğunluk (1/2) arasındaki ihtilafı görmek ve gidermekle görevli olması nedeniyle, salt çoğunluk ile vasıflı çoğunluğun arasında bir konumdadır. Vasıflı çoğunluğun kabul ettiği ya da değiştirmeyerek yürürlükte tuttuğu anayasa kuralını gerekçe göstererek, salt çoğunluğun yaptığı bir kanunu iptal etmektedir.

Kanunun iptali halinde son söz yine meclistedir. Ya anayasayı olduğu gibi bırakacak ve fakat bu kere kanunu, mevcut anayasa hükmüne uygun olarak çıkaracaktır. Ya da kanunu aynen (iptal edilen şekliyle) yenilemek istiyorsa, önce yeterli çoğunluğa ulaşarak anayasayı değiştirecek ve ardından salt çoğunlukla, kanunu dilediği şekilde çıkarabilecektir.

Sonuç olarak denilebilir ki, demokratik devlette, doğru-yanlış, iyi-kötü, haklı-haksız gibi hukuk ve adaletle ilgili kavramların tanımını halk yapacaktır. Bu konularda tek—son—hakem, sandıktır. Dolayısıyla tanımlar, doğrudan doğruya, halkın ve temsilcilerinin erdemiyle ilgilidir. Halkın çoğunluğu kişisel çıkarlarını kamusal ya da toplumsal çıkarlara üstün tutuyorsa kanunlar ve uygulama da bu yönde gelişecektir. Nitekim ülkemizde, demokrasinin popülist uygulamalara zemin hazırladığı, politikacıların halka rüşvet vererek oy avcılığı yaptığı gibi haklı şikayetlerin temelinde, demokrasinin kendisindeki kusur değil, demokrasinin (sandığın) içini dolduran halkın erdem eksikliği (faziletsizlerin toplumda çoğunluğu oluşturması) yatmaktadır.

Soru 4. Anayasada değişmez maddelerin bulunmasının anlamı ve değişmezliğin müeyyidesi nedir?

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 4. maddesi ile; devletin niteliklerini ve temel özelliklerini düzenleyen 1. 2. ve 3. maddelerin değiştirilemez hükümler içerdiği kabul edilmiştir. Buna göre “Türkiye devleti bir cumhuriyettir./Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir./Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir. Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı istiklal marşıdır. Başkenti Ankara’dır.” Bu hükümler değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez.

Bu hüküm bir kural koymakta, ancak kuralın ihlali halinde müeyyidesini belirtmemektedir. Meclis anayasayı değiştirmeye yeterli çoğunluğa ulaşarak—hatta ezici bir çoğunlukla—bu hükümlerden birini kısmen ya da tamamen değiştirmek istediği—bunu gündemine aldığı—ya da değiştirmeye muvaffak olduğu—yani Cumhurbaşkanının da desteğini alarak yeni metni Resmi Gazetede yayınlattığı—takdirde ne olacaktır? Sorunun cevabı Anayasada yoktur.12 Ancak bu sorunun cevabı zihinlerde hemen şekillenmektedir. Gerçekten, bırakınız şeriatçı olmayı, kendisi dindar olmamasına rağmen, demokrasinin ne olduğunu çok iyi anlamış ve anlatmış olan ve halka hitaben yaptığı konuşmada “siz isterseniz şeriatı bile getirebilirsiniz”13 diyerek, demokraside hakimiyetin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğunu özetleyen, demokrasi şehidi Adnan Menderes ve bütün—önceki ve sonraki—dava arkadaşlarına bu fikirleri nedeniyle hangi müeyyide uygulandıysa, değişmez maddelerle oynamaya kalkan siyasetçiye de aynı müeyyide uygulanacaktır; ihtilalle devrilmek ve cezalandırılmak.

Demokrasiyi korumak ve totaliter rejime gidişi önlemek uğruna, temel hak ve hürriyetlerin ve özellikle halkın örgütlü propaganda—meclisi etkileme—hakkı ile meclisin kanun yapma yetkisinin kısıtlanıp kısıtlanamayacağı ve ihtilalin bu amaçla kullanılabilecek meşru bir müeyyide olup olmadığı tartışılabilir. Ama sadece bu kadar…

Bir din ya da ideoloji adına tek parti diktatörlüğü kurmak isteyen bir fikir akımı, anayasadaki demokratik devlet ilkesini değiştirmek gücünden ve bu amaca yönelik olarak genişlemeyi sağlayan propaganda imkanından (partileşme-dernekleşme vb.) mahrum edilebilir ve edilmelidir de. Ancak bunu sağlayacak müeyyide, mevcut Anayasal sistemin içerisinde mevcut olduğundan ayrıca ihtilal ihtimalini gündeme almaya ihtiyaç yoktur. Zira ihtilal meşru bir koruma yöntemi olarak kabul edilemez. Yani antidemokratik bir hedef taşıyan bir kitle hareketinin büyümesini, sistemin içinde kalarak (parti ya da dernek kapatma yoluyla) önlemek mümkündür.

Ancak yukarıdaki maddelerde zikredilmiş olan diğer ilkeler (hükümler) yönünden benzer bir koruyucu yaklaşımı kabul etmek kesinlikle mümkün değildir. Zira demokrasinin ideolojisi yoktur. Çoğulcu yönetim dışında, devletin ideolojisini iktidarda olan parti ya da partiler belirler. Yeter ki, halkta ve temsilcilerinde bir konsensüs oluşsun, anayasanın ilgili hükmünün değişmezliği söz konusu edilmemelidir. (Nitekim 1985 ve devamı yıllarda—üstelik anayasayı yapan ihtilal ekibinin lideri de henüz cumhurbaşkanı iken—Ankara’daki yoğun hava kirliliği nedeniyle başkentin Kayseri ya da Konya’ya taşınması gündeme geldiğinde, başkentin Ankara olduğu yolundaki hükmün değişmezliği ileri sürülmemişti.)

(Belirtelim ki, bir ülkede demokrasinin tehlikeye girmesi dışındaki sebeplerle ihtilal yapılabileceği ihtimali, siyasetçinin önünde az da olsa bir ihtimal olarak bulunuyorsa, hakimiyetin kayıtsız ve şartsız olarak ve tamamen değil, sadece, muhtemel cuntacıların istediği kadarıyla millete ait olduğundan bahsedilebilir. Bu halde ise tam demokrasiden değil, korku hastalığı ile malul, güdümlü bir demokrasiden bahsetmek gerekir. Tam demokrasi niteliğinde olmayan bir demokrasinin, gerçekte demokrasi olup olmadığı ise ayrı bir tartışma konusudur.)

Soru 5. Anayasada değişmez hükümler bulunmasının, kanunların anayasaya uygunluğu yönünden sonucu nedir?

Anayasa Mahkemesi kanunların anayasaya uygunluğunu denetlerken bir yorumlama faaliyeti yapmakta ve anayasayı yorumlamaktadır. Ancak yukarıda da söylediğimiz üzere, son söz, TBMM’nin anayasayı dahi değiştirebilecek olan vasıflı çoğunluğundadır. İşte burada bir paradoks ortaya çıkmaktadır: Hakimiyet sahibinin yorumlananı ve dolayısıyla yorumu değiştirememesine karşılık; değişmezi yorumlayanın, yorumuyla hakimiyete müdahalesi. Şöyle ki;

Anayasanın değişmez maddelerini yorumlama gücü de Anayasa Mahkemesinde olduğuna göre, bu mahkeme, bir kanunu iptal ederken değişmez kurallara dayanmışsa, aslında Meclisin elini kolunu bağlamakta ve böylece Meclisin de anayasanın da üzerine çıkmış olmaktadır. Zira Meclis, bu halde, anayasa değiştirecek vasıflı çoğunluğa ulaşsa dahi, bir değişiklik yapamayacağını bildiğinden—ihtilalden çekindiği sürece—dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin yorumu ile bağlı kalmış olmaktadır.

Bu durum “hakimiyetin kimde olduğu” sorusunun, “halka rağmen halk için düşünen ve karar alıp uygulayan bir zümrede olduğu” şeklinde cevaplandırılmasına sebep olmakta ve önemli bir sistem sorununa işaret etmektedir.

İlk bakışta, Anayasa Mahkemesinin üye yapısının değişmesi sorunu çözmeye yeterli gibi görünüyorsa da bu çözüm gerçekte, en azından iyi kral ve kötü kral ayrımı kadar abestir. Zira iyi ya da kötü kral neticede kraldır ve sistem (adalet) onun iki dudağı arasındadır. Üstelik kral hiç değilse birinci adam olması nedeniyle ülkesinin ve tebasının namusu ile özdeşleşmiş bir kişiliktir, ülkesine ve halkına ihaneti söz konusu edilemez. Oysa Anayasa Mahkemesinin üyeleri bir inat ve kötü niyet kadar, ihanet zinciri içinde de bulunabilirler. Bu nedenle doğru çözüm, sistemi değiştirmek ve Anayasa Mahkemesinin, dogmatik ilkelere dayanarak karar verebilmesinin önünü tıkamaktır.

Nitekim üniversitelerdeki türban yasağı uygulamasının, YÖK tarafından, kanuna değil, kanunun ve Anayasanın da üzerine çıkma yetkisini kendinde bulan Anayasa Mahkemesinin—değiştirilemez maddelere dayanarak yaptığı yorumu içeren—bir kararına dayanılarak sürdürülmekte oluşu dahi bu tezimizi doğrulamaktadır.

Soru 6. Anayasanın bir dini tanımasının ya da hiçbir dini tanımamasının anlamı nedir?

Geçen hafta ikinci soruya cevap ararken ifade edildiği üzere bir devletin anayasası dini konularla iki sebeple ilgilenir. Birincisi inanç ve ibadet özgürlüğü ve ikincisi de devletin kurallarının—hukukunun—kaynağını oluşturmak üzere bir dinden etkilenip etkilenmediği.

Bir devlet, vatandaşlarının mensup olduğu bir ya da birkaç din ile; salt kamu hizmetini ifa edebilmek ve bu meyanda bu vatandaşlarının din hizmetlerini de düzenleyebilmek için ilgileniyorsa, bu dini/dinleri anayasasına yazmış olması, laiklik ilkesinden vazgeçtiğini göstermez. Nitekim dinden doğrudan etkilenmeyen—din kurallarını doğrudan hukuk kuralı olarak benimsememiş olan—birçok Avrupa devleti ve ABD kanunlarında ve anayasalarında bir ya da birden çok dini—kamu hizmeti amacıyla—resmen din olarak tanıdıklarını belirtmektedir.

Buna karşılık, bir devlet, bir dinin temel kurallarını, anayasa seviyesinde—hatta bazen anayasa üstü—bağlayıcı ve değişmez metin olarak kabul ediyorsa, bunun anlamı, o devletin anayasasında belirtilmiş olan dinden doğrudan doğruya etkilenmeyi (kanunlarını din süzgecinden geçirmeyi) kabul etmiş olmasıdır. Böyle bir bağlantı, devletin kanun ve anayasa yapan organının (yasama meclisinin) ya da kralının da üzerinde din adına bir denetim icra edecek vesayet makamının varlığını gerekli kılar ve devleti laik devlet olmaktan çıkarıp teokratik devlet haline getirir. Aynı zamanda demokrasiyi de sakatlar. İşte meşrutiyet dönemlerinde Osmanlı devletinde uygulanmış olan ve İran’da—ve kısmen İsrail’de—halen uygulanan kontrollü ve vesayetli demokrasi siteminin özelliği budur. Dikkat edilirse görülecektir ki; aynen yukarıda 4. ve 5. sorular altında anlattığımız değişmez hükümlerle belirlenmiş ideolojik ilkelere dayalı kontrollü vesayet sistemindeki gibi, bu sistemde de hakimiyet—son söz—halkın seçtiği mecliste değil, onun da üzerinde yetkilere sahip olan ve bu yetkiyi bir dinden ya da ideolojiden, daha doğrusu halk dışındaki—genellikle silahlı—güçlerden alan bir seçkinler zümresindedir.

Sonuç

Anayasanın, bir dini, baskılayıcı değişmez kural olarak tanıması ile bir ideolojiyi ya da dogmatik fikri, baskılayıcı değişmez kural olarak tanıması arasında, hakimiyetin halktan alınıp bir zümreye verilmesi sonucunu doğurması itibariyle kanaatimizce esaslı bir fark yoktur. Birinde Allah adına denilerek, diğerinde ise değişmez ilkeler adına denilerek aynı sonuca ulaşılmakta ve milli hakimiyet sınırlanmaktadır.

Buna göre Said Nursi’nin, meşrutiyeti (demokrasiyi) şeriatla sınırlandırmasının (meşrutiyet-i meşrua=şeriata uygun meşrutiyet) anlamı, kanaatimizce, anayasal sistemde halkın iradesine bir süzgeç koymak değil, iradesini ortaya koyma hakkını elde etmiş olan halkı, bu iradesini dine uygun kullanmaya yöneltmektir. Diğer ifadeyle meşrutiyet-i meşrua talebinin muhatabı devlet sistemi ve anayasa değil, doğrudan doğruya ve sadece halktır.

O halde sonuç olarak, meclisin çıkardığı kanunların dinin hükümlerine uygunluğu yönünden ayrıca denetlenmesine ve bu amaçla bir mekanizma kurmaya gerek yoktur denilebilir.

Zira sandığı yukarıdan halk dolduracağına göre, halk dinî hassasiyetlere yeterince sahip olursa, sandığın altından dine aykırı bir kural çıkmayacak ve böylece meşrutiyet şeriata uygun bir yönetim halinde sürüp gidecektir.14

Aksi fikrin kabulü, Said Nursi’nin, halkın seçtiği meclisin üzerinde bir vesayet makamını uygun bulduğunu ve güdümlü demokrasiyi—dolayısıyla tepeden inmeci, siyasal İslamcı yaklaşımları—tercih ettiğini kabul etmeyi gerektirir ki, bu sonuç, aynı zamanda, Said Nursi’nin müsbet harekete (nasihate) dayalı, bireyi hedefleyen iman hizmeti anlayışını görmezden gelmekle eşdeğerdedir.

Dipnotlar

10. Yürütme organı tarafından düzenlenen tüzük, yönetmelik ve benzeri metinler de kanunlara ve anayasaya uygun olmak zorundadır.

11. İdari metinlerin kanuna uygunluğunu ise yürütmeyi denetleyen yargı organı—Danıştay—denetler.

12. Nitekim İtalyan Anayasası (139. madde) gibi bazı anayasalar cumhuriyeti ya da demokrasiyi korumaya yönelik değişmez kurallar koymakta ancak bunun müeyyidesini gösterememektedirler.

13. Demokrasiyi reddeden bir şeriat anlayışının demokratik rejim içinde savunulamayacağı açık olduğuna göre, bu sözde kastedilen şeriat, elbette İslam’ın demokrasi ile uyum gösterdiğini kabul eden ılımlı İslam anlayışıdır.

14. Bu düşünce, Menderes’in yukarıda açıkladığımız, “siz isterseniz şeriatı bile getirebilirsiniz” yaklaşımı ile örtüşmesi açısından da özellikle önemlidir.

Yazar


Avatar